.

Thursday, September 28, 2006

Cibali - Fener- Balat Gezintisi #

23/Eylül/2006


Yağmurlu bir Eylül günü eski İstanbul gezintimize Unkapanı Köprüsünden başlıyoruz. Yürüyüş güzergahımız Cibali – Fener – Balat. Niyetimiz daha önce hiç ayak basmadığımız İstanbul’un bu eski semtlerinin sokaklarında dolaşmak ve önümüze çıkan önemli yerleri ziyaret etmek.

Haliç’in sahili boyunca yürürken karşımıza önce yolun solunda kalan Kadir Has Üniversitesi çıkıyor. Kadir Has Üniversitesi eskiden Tekel’e ait bir sigara fabrikasıymış.

Biraz ilerde sırayla ünlü CibaliKapı Balıkçısı ve ismini aldığı Cibali Kapısı görünüyor. Haliç surlarından kalan yegane yapı olan bu kapının üzerinde bulunan yazıda bu semte adını veren Cebe Ali Derviş’inden bahsediyor. İstanbul’un fethi esnasında Cebe Ali Dervişin müritlerinin postlarını sererek Haliç’i boydan boya geçtiği rivayet ediliyor. Cibali Kapısından içeri girerek dar sokakta yürümeye devam ediyoruz. Gözlerimiz meşhur Cibali Karakolu’nu arıyor ancak göremiyoruz.

Yürüdüğümüz dar kaldırımın hemen solunda yüksek taş duvarla çevrili Aya Nikola kilisesinin yükseldiğini farkediyoruz. Demir kapısı kapalı. İçeriye nasıl girilir, diye bakınırken yoldan geçen yaşlı bir hanım bize kapı zilini çalmamız gerektiğini söylüyor. Dediğini yapıyoruz ve birkaç dakika sonra kapı açılıyor. Kilisenin koruyucusu hanım bizi içeriye davet ediyor. Kilisenin kapısındaki demirleri çözüyor ve içeriyi geziyoruz.

Sunağın olduğu bölüme kadınların girmesinin yasak olduğunu öğreniyoruz. Sunağa ise oldukça yüksek mermer bir duvardan geçiliyor. Duvarı mermer tek kilise burasıymış. Duvarın en tepesindeki üçgen içindeki tek göz sembolü dikkatimizi çekiyor. Hani şu 1 ABD dolarında da bulunan meşhur göz... “Her Şeyi Gören Göz”... Tarihin başladığı Mu kıtasından kaldığına inanılan kadim sembol. Eski Mısırlılara göre ise göklerden yere bakan Osiris’in “Her Şeyi Gören Gözü”...

Fener semtindeyiz. Rum Ortodoks Patrikhanesi’ni kolayca buluyoruz. Çok sıkı korunan bu komplekse girişte 3 kapı var. Sağdaki kapı kapalı. Ortadaki kapı zincirle sonsuza kadar kapatılmış. Sebebi 19. yüzyılda 2. Mahmud’un Balkanlar’daki Yunan isyanını kışkırttığı gerekçesiyle Patrik’i o kapıda astırmış olması. Son olarak soldaki kapıdan restorasyon çalışmalarının hummalı bir şekilde devam ettiği arşiv, kütüphane, yatakhane, çalışma yerleri gibi bölümlerin ve Aya Yorgi kilisesinin olduğu kompleksin avlusuna çıkılıyor. Kilise içinde Da Vinci’nin Şifresi tadında sürprizleri barındıran mistik bir mekan. Kilisenin geçmişi sadece 17. yüzyıla dayanmasına rağmen korunaklı bir yer olması nedeniyle birçok kutsal emanet burada tutuluyor.


Ortodoksluk dünyasında kutsal kabul edilen 10 kutsal ikonanın üçü burada. Bize kiliseyi gezdiren rehberimize hemen Hz.İsa’nın gerildiğine inanılan çarmıhın nerede olduğunu soruyoruz. Orada, diyor. Bakıyoruz ama göremiyoruz. Rehber bizi yanına kadar götürüyor. Ve nihayet görüyoruz. Duvarın içine gizlenmiş çarmıh. Çarmıhın kaplandığı tahtadaki küçük bir aralıktan çarmıhın esas yapıtaşı pirinç görünüyor. Esasen çarmıh üçe bölünmüş ve sadece bir bölümü buradaymış. Diğer ikisi Vatikan’da ve Kudüs’teymiş. Diğer iki ikona bin yıldan daha eski olan aziz ve azize mozaikleri. Rehberin yönlendirmesiyle ikonanın önünde duruyorum, azizenin gözlerine bakarak önce sola sonra sağa yürüyorum ve gözlerimin azizenin gözlerinden ayrılmadığını farkediyorum. Özelliği buymuş: nereden bakılırsa bakılsın bakanın gözlerine bakıyormuş gibi görünürmüş azizenin gözleri. Kutsal emanetler arasında ayrıca 3 azizenin tabutu daha bulunuyor. 6 Aralık’ta günü gelen bir Azize’nin tabutunun açılarak ayin düzenleneceğini öğreniyoruz.

Patrikhaneden çıkıp yürüyüşümüze devam ediyoruz. Hedefimiz Fener Rum Erkek Lisesi. Tepede kırmızı kulesini gördüğümüz okula çıkmak için eskiden görkemli olduğu belli viran evlerin bulunduğu dar sokak aralarına dalıyoruz. Camdan cama asılı çarşafların, çamaşırların altından yürüyoruz. Asılı çamaşırlarla okulu tek fotoğraf karesine sığdırma fırsatını ise kesinlikle kaçırmıyoruz. Etrafımızda çocuklar koşuyor. Dokuz taş oynuyorlar arnavut kaldırımlı taş sokakta. Kadınlar camdan cama sohbet ediyor. Eskiden aristokrat, tüccar, din adamı, zengin Rumların yaşadığı Fener’in o eski güzel evlerinde şimdi Doğu ve Güneydoğu’dan göçen vatandaşlar yaşıyor. Eskinin zenginliğinin, ihtişamının, güzelliğinin gölgesinde bugünün terkedilmişliği, yoksunluğu, yoksulluğu... Çirkin, demeye dili varmıyor insanın bugünkü haline. Biraz hüzünlü, biraz mistik, biraz yabancı... Şimdilerde reytingi yüksek bir dizinin çekimleri yapılıyormuş bu sokaklarda. Böylece buraları da eski popüler günlerine popüler kültürle de olsa yeniden kavuşuyor.



Dik bir yokuşu tırmanarak eski binaların arasında sıkışmış görkemli bir mimariya sahip okulla karşılıyoruz. Merdivenlerini döne döne tırmanarak okulun içine giriyoruz. Okulun avlusundan Haliç boylu boyunca gözünüzün önünde uzanıyor. Sadece 50 Rum öğrenciye hizmet veren bu büyük, güzel, kırmızı okul bu sayı daha da azalırsa ileride kapanma tehlikesiyle karşılaşacakmış.

En son Fener Balat arasında sahil yolunda yer alan Bulgar Kilisesini ziyaret ediyoruz. Üçgen içindeki tek göz sembolü burada da gözümüze çarpıyor. Bahçedeki lahitlerde ayrıca sıkça dört yapraklı yonca sembolüne rastlıyoruz. Dört yapraklı yoncanın hava, su, ateş ve topraktan oluşan Kutsal Dörtlüyü simgelediğine inanılır. İlginç bir hikayesi var buranın: 19. yüzyılda Ortodoks kilisesi kurmak istemiş Osmanlı’nın Bulgar tebası. Kilise kurma iznini verebilecek tek merci olan Padişah dönemin yükselen Bulgar milliyetçiliğinden çekindiği için bu kilisenin kurulmasını pek de istemiyor. 1 ay içinde tamamlanma şartı koyuyor yeni kilisenin önüne. Bulgar’lar Avusturya’da kilisenin dökümünü yapıyor ve süre dolmadan hazır kiliseyi burada monte ediyorlar.

Kilise çıkışında yağmur şiddetini artırıyor. Yorgun ayaklarımızı ve aç midemizi şenlendirmek için Haliç gezintimizi o günlük sona erdiriyoruz. Rotamızı Eminönü’ndeki Hamdi Et Lokantasına çeviriyoruz.

Tuğba Tarakcı ve Sema Ceylan




 

Önceki İletiler

RSS

RSS register icon

Arşiv

Sponsor

Sponsor