.

Salı, Kasım 21, 2006

Biraz Çocuk Olmaya Ne Dersiniz? #

Oyuncu olmasaydım;
Çocuk olmak isterdim,
Oyunlar oynamak için...

Müjdat Gezen
Yaratıcı olmak için, hayattan zevk almak için, yaptığımız işi sevmek için biraz çocuk olmalıyız.
Başka türlü ne günlük hayatımızda; ne de iş hayatımızda mutlu olabiliriz.

Niye mi açtım bu çocukluk konusunu?

Yakında istanbulog'a "istanbul oyuncak müzesi" hakkında harika (gerçekten harika!) bir yazı geliyor.

Şimdiden merak edin biraz diye :)

Arada bir şeyler oynamak; fotografik hafızasını test etmek isteyenler içinse ufak bir oyunumuz var.

...Görüşme üzere.

Etiketler: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Çarşamba, Kasım 01, 2006

Gün 81 - Başarı, Balık Tutmak Gibidir #

Ürettiklerinize, yorgunluklarınıza, sevinçlerinize; kısaca hayatımıza bir bakın.

Hayatınızın (size göre) en başarılı anlarını düşünün.

Fark edeceksiniz ki, gerçekten başarılı olduğunuz anlar, en beklenmedik, neredeyse tesadüf diyeceğiniz durum ve olayların bir araya gelmesiyle oluşur:
  • X ile tanışmasaydım hayatımın anlamını bulamayacaktım.

  • O gün o kokteylde olmasaydım, şimdiye iflas etmiştim.

  • Hâlâ o fikir nasıl aklıma geldi bir türlü anlamıyorum; iyi ki de gelmiş.

  • Sonra düşündüm ki; kimsenin henüz bu işi yapmamış olması bu fikrin anlamsız olduğunu göstermez. Ve şu an buradayım.

  • Gecenin bir yarısı kalktım ve başarı hakkında bir blog yazdım, sonra bir baktım beş gazate ve bir dergi röportaj için peşimdeler ;)

  • Sonra dedim ki kendi kendime;"neden tüm cember.net'ci blogger'lar birleşmiyor?"

  • Ve birden kendi şirketimi kurma maceramı dünyanın geri kalanıyla paylaşmaya karar verdim; ve şu an iş hayatı, iş yönetimi, girişimcilik ve kendi işini kurma konularında Türkiye'nin en çok takip edilen bloguyum.
    ... Bir dakika, geliyorum doktor bey.
Eminim örnekleri arttırabilirsiniz.

Çoğu zaman fırsatlar en beklenmedik anlarda karşımıza çıkar. Hiç beklemediğimiz "ne gereği var" dediğimiz bir yatırım bizi geleceğe götürecek yeni girişimimiz olabilir.

Peki o zaman, iyi fırsatlar ile kötü fırsatları birbirinden nasıl ayıracağız?

Cevap basit: ayıramazsınız.

İşler nadiren bizim (ya da herhangi birinin) beklediği gibi gelişir. Geleceğin nasıl olacağını önceden belirlemek için tonla para alan trend araştırmacıları, pazar analistleri bile çoğu zaman yanılırlar.
Gelecek hakkındaki en kesin şey, geleceğin tamamen rastlantısal olduğudur.
iş olsun, aşk olsun, arkadaşlık olsun hiç farketmez: Hangi fırsatın değerli olduğunu; hangi fırsatın üzerinde harcadığınız emeğin hakkını vereceğini bilemezsiniz - Bir sonraki adımın sizi nereye götüreceğinden bile emin olamazsınız.

Bu belirsizlik durumuna karşı alınabilecek en akıllı-mantıklı tepki elimizdeki fırsatların sayısını olabildiğince arttırmaktan geçer. Boşuna dememiş ingilizler "Don't put all your eggs in one basket" (tüm yumurtalarınızı aynı sepete koymayın) diye.

Olabildiğince fazla girişimde bulunun; sürekli yeni fikirler üretin. Ve bu fikirlerin çoğunun
  • hiçbir değeri olmayacağına;

  • hiçbir işe yaramayacağına;

  • herhangi bir sebepten dolayı (pazar payı / finansman eksikliği / zaman eksikliği) uygulanabilir olamayacağına
kendinizi hazırlayın. Fakat bu fikirlerden bazılarının size hayal ettiğinizden çok daha fazlasını kazandıracağını da bilin.

Dedim ya, başarı balık tutmak gibidir. Ne kadar farklı yere olta atarsanız, o kadar çok balık yakalarsınız. Attığınız oltaların çoğu zaman kaybı olacaktır.

Belki bazen balık tutayım derken denizden asker postalı çıkaracaksınız. Ama tuttuğunuz bazı balıklar beklediğinizden kat kat büyü olacaktır.

Çoğu insan, sonunda belirgin bir ödül olmayan riskli bir girişime para ve zaman ayırmaktan çekinir. Kendileri için "güvenli" olan yolları tercih ederler; ve sadece sonunda kazanacaklarından kesinlikle emin oldukları fırsatları kovalamak isterler.

Sorun, kârlı ve güvenli görünen fırsatların çoğunun aslında ne kârlı ne de güvenli olmamasıdır. Hangi fırsatın sizin için iyi sonuçlar doğuracağını bilemezsiniz. Elinizdeki fırsatları sınırlandırmak; başarı şansınızı sınırlandırmak demektir.

İşte sizi başarıya götürecek bir yol!

En azından benim deneyimlerim bu yönde.
Sizin deneyimlerinizi de duymak beni mutlu eder.
Siz ne düşünüyorsunuz?

Etiketler: , , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Cuma, Ekim 06, 2006

Gün 78 - Yaratıcı Gerilim #

Hemen her konuda değişimin hızının ve belirsizliğin arttığı bir dönemde yaşıyoruz. Bu değişim yolculuğunda önemli olan karşılaştığınız fırtınalar değil; gemiyi limana getirip getiremediğinizdir.

Sadece belirlenmiş kuralları ve yönergeleri izlemekle fazla yol kat edemeyiz. Kendi kurallarımızı; kendi hedeflerimizi de ortaya koyabilmeliyiz (evet; bu paragrafı bir gün boyu kışlada bu tarz bir eylemde bulunduğum için araya sıkıştırıyorum; ama konu ile de bağlantılı :) ).

Başka bir deyişle önemli olan X işinin nasıl yapılacağı değil; X işini gerektiren etkenler bütününe karşı sizin nasıl davranacağınız; olası bir belirsizlik anında ne yapacağınızdır.

Sadece böyle bir yaklaşımla geleceğe ilişkin öngörülerimizi geleceğe yönelik hayallerimiz arasında gerçekçi ilişikler kurabiliriz.

Ne yaratmak İstiyorum; Ne olmak İstiyorum?

Öncelikle bu soruya cevap vermeliyiz. Yaratıcılığımız; hayal gücümüz; geleceğe ilişkin bakışımız ve projelerimiz geçmiş ve gelecek arasında kurduğumuz bu ilişkinin temelini oluşturacaktır.

O klasik kelimeyi kullanmak istemiyorum (ama kullanmazsam yazının devamı gelmeyecek). Kısacası; Vizyon sahibi olmalıyız.

A aaa Bizim Şirketin Girişinde Asılı Çerçevelenmiş Kocaman Anlamsız Yazıdan Bahsediyor Galiba!

Vizyon mu? O da ne?

Pazarlama Yönetimi kitaplarında vizyonun ne olduğuna dair onlarca tanım var zaten. Onun için bir kez daha tanımlamayacağım.

Onun yerine vizyon kavramının ne olmadığına; nelerle karıştırılmaması gerektiğine değinmek daha doğru olacak:
  • Vizyon, bir "tedavi yöntemi" değildir;

  • Vizyon, gelecek ile ilgili gaipten haberler veren bir davranış tarzı da değildir;

  • Vizyon boş hayaller; temelsiz açılımlar; varılması imkansız düş ve seraplardan öte bir kavramdır.

  • Vizyon bir problemin çözümü de değildir. Eğer öyle olsa, problem ortadan kalkınca vizyonun arkasındaki enerji de yok olacaktır.
Fakat ne yazık ki pek çok yerde vizyon yukarıdaki kalıpların içine yerleştirililiyor ve kavram olarak yanlış anlaşılıyor:

  • Vizyon, inandırıcı; çekici ve gerçekçi bir geleceği tanımlar.

  • Vizyon, geleceğin gerçekliğini yakalama ve bilinmeyeni kavrama konusunda mevcut durumun analizine bağlı olarak tasarlanan bir resimdir (Sharon Nelton "Leadership for the New Age Nation's Business)
İyi de; nedir şu "Yaratıcı Gerilim" meselesi?

Vizyona ulaşmak; değişmek ve kendimizi yenilemekten geçer.

Vizyon sizi eyleme yöneltir; risk almaya teşvik eder.

Bu yoldaki hedefinize ulaşmak amacıyla "şu anki durum" ile "ulaşılması istenen durum" arasındaki açığı gidermek için çabalarsınız. Bu; kontrolü tamamen sizin elinizde olan planlı bir değişim sürecidir.

"Gerçeklik" ile "ulaşmak istediğimiz nokta" arasındaki farkı gördüğümüzde; bu açığı kapatma isteği gösteririz. İşte bu istek bir gerilim yaratır. Ancak bu gerilim, kullanmayı bilirseniz , sizi yönlendiren ve motive eden olumlu bir enerji kaynağıdır.



İşte değişim ve gelişim sağlamak ve yeniliklere yönelmemizi sağlayan bu gizli güce (bilin bakalım...) "yaratıcı gerilim" diyoruz.

Bu noktada gerilimi azaltmak için iki farklı eylem yapılabilir:
  • Ya vizyonumuzu aşağı çekeriz;

  • ya da şu anki durumumuzu vizyonumuza
    yaklaştırmak için çaba gösteririz.
Bu eylemlerden tabii ki ikincisi tercih edilmelidir.



Vizyonunuza gönülden inanıyorsanız; ona ulaşmak için çaba göstermelisiniz. Vizyonunuza ulaşmak içinse durmaksızın yaratıcılık ve ustalığınızı arttırarak şu anki durum ile öngördüğünüz gelecek arasındaki gerilimi azaltmalısınız.

Yaratıcı gerilim sadece bugünkü mevcut durumdan elde edilemez. Çünkü sadece bugünü analiz edip, geçmiş<->bugün<->gelecek ilişkisini kuramayanlar vizyon sahibi olamazlar. Ve vizyon olmadan yaratıcı gerilim de söz konusu olmayacaktır.
Liderlik yaratıcı gerilimi yönetebilmekle başlar.
Değişimi yönetin; belirsizliklerden dolayı oluşan gerilimi öngörünüz ve sezgileriniz yardımı ile sizi motive eden bir güç kaynağına çevirin.

Gerisi zaten kendiliğinden gelecektir.

... Görüşmek üzere.

Etiketler: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Pazar, Eylül 24, 2006

Gün 77 - Kalite Yaratmak İçin 7 Adım #

Kaliteli bir ürün ortaya çıkarma ve gerçekten değer üretebilmek için neler yapmanız gerekir?

Öncelikle gelişime ve değişime kendinizi hazırlamalısınız ve riskten korkmamayı; proaktif olmayı öğrenmelisiniz.

Peki nedir değer?

Eğer bir hikaye ya da oyun yazıyorsanız, değer yarattığınız eserden beklentinize göre değişir. Bu kitabın pek çok kopyasının satılmasını istiyorsanız, sizin için değer; satacağınız kitabın popülerliğidir -- ya da en azından etkilemek istediğiniz kesim (segment) tarafından kabul görmesidir.

Dünya çapında kabul görecek bir eser ortaya çıkaracaksanız sizin için değer birilerini tatmin etmektir diyebiliriz. Fakat, bu "birileri"nin sizin değerinizi sizden birkaç nesil sonra anlayacak meraklı araştırmacılar olmasını istemiyorsanız; sadece yaratıcı olmanız yeterli olmaz.

Yaratıcı olmanın yanısıra; doğru zamanda; doğru adımları; doğru sıra ile atmalı ve yaratıcılığı nefes almak kadar yaşamınızla ilişik hale getirmelisiniz.

Kaliteli ve değer katan bir şeyler üretmek için:

1. Öncelikle Beyninizin Değerini Arttırın.


Değerli bir şeyler üretebilmek için yaratıcılık ile beslenmiş bir beyniniz olmalı. Herkesin her konuda fikri olamaz; ve bazı insanlar bazı konularda daha yaratıcı olabilirler. Önemli olan hangi konularda yaratıcı yönlerinizin var olduğun keşfetmenizdir. Öncelikle yaratıcı olduğunuz alanları netleştirmelisiniz ki; düşüncelerinizi bu konular etrafında geliştirebilin.

2. Beyninizi Değer Üretecek Yönde Hazırlayın

Tüm fikirler, düşünceler, ilhamlar, buluşlar ve diğerleri beyninizde rastgele ortaya çıkıyor gibi görünür. Bu yazının sözcükleri, şu an yazdığım cümlenin kelimeleri hop diye aklıma geliveriyor.

Peki niye benim aklıma geliyor da, başkalarının aklına değil?

Değerli (ya da değersiz) düşüncelerin insanların aklına birden bire gelmesinin temel nedeni daha önceden yapılan alt yapı faaliyetlerinde yatar. Kendimi örneklemeye devam edersem; daha önce iş yönetimi / girişimcilik / yaratıcılık / biyoloji / psikoloji / mizah / finans ... gibi pek çok konuda okuduğum onlarca yazıdan arta kalan düşünce kırıntılarının harmanlanması sonucu aklıma şu an yazdıklarım geliveriyor.

Sanıldığının aksine ilham perisi öyle çat kapı gelmez; beyninizi pek çok farklı kaynaktan pek çok farklı düşünce ile beslemeniz sonucu görünüverir size. İşin ilginci, beyninizi beslediğiniz kaynaklar ne kadar çeşitli ise farklı kavramlar arasında sıradışı bağlantılar kurmanız da o kadar olası bir hal alır (ki buna kısaca "yaratıcılık" diyoruz).

Şöyle örneklendirelim:
Diyelim ki tüm dünyaca sevilen bir oyun var. Fakat bir grup insan kendi aralarında bu oyunu oynarken hiç mi hiç zevk almıyorlar. Çünkü oyuna başlarken belirli bir hamle / haraket ile başlıyorlar (onlar için en doğal ve tek başlangıç yöntemi bu). Ve bu hamleden sonra tüm oyun tam anlamıyla bir can sıkıntısına dönüşüyor (Sırf bu yüzden satrancın en sevmediğim bölümü ilk 10-15 hamlesi şu ya da bu şekilde sabit olan açılış kısmı ritüelleridir :) ).
Halbuki dünyanın geri kalanı her başladıklarında bu oyunu farklı bir şekilde oynuyor ve yukarıdaki sıkıcı kombinezonla neredeyse hiç karşılaşmadıkları için bu oyundan müthiş zevk alıyorlar.

Bu durumu grup düşüncesi kavramı ile açıklayabiliriz. Grup düşüncesi bir gruba ait üyelerin aynı şeyleri aynı yönde düşünmeleri ve bu nedenle kendi referans çerçeveleri dışndaki çözümleri göremediklerinden dolayı çözümü apaçık ortada olan bir sorunu çözümleyememeleri olarak açıklanabilir.

Benzer şekilde bazen düşüncelerimiz de tek bir nokta etrafında gruplanabilir ve alternatif çıkışları; farklı başlangıçları; farklı birleşimleri göremeyebiliriz. Bu özelliğimizi kırmak için her türlü fikre açık olmalı; sabit fikirlilikten ve dogmalardan uzak durmalı; kendi dünya görüşümüz dahil her şeyi her an yeniden yorumlamalı ve sorgulamalıyız.

Bu, herkesin yapabileceği bir şey değildir. Ama elimizden geldiğince böyle olmaya çalışmalıyız.

Böyle yaparsak sürekli değişen dinamik fikirlerle dolu, hayalci, aktif bir beynimiz olur. Böyle bir beyinden de yaratıcı fikirler er ya da geç ortaya çıkacaktır.

3. Fikirlerinizi Düzenleyin ve Eleyin

Bu denli aktif bir düşünce yapısına sahip olduğunuzda; kafanızda kuyrukları birbirine dolanmayan milyonlarca tilki olacak demektir. Fakat unutmamanız gereken her fikrin değerli olmadığıdır. Değerli fikirleri, sıradan fikirlerden ayırd etmeyi öğrenmeniz gerekir. Peki nasıl?

Benim oldukça basit bir kuralım var bu iş için:
Eğer elinizdeki fikir onlarca yeni fikir öne sürmenize neden oluyorsa bu fikrin temeli sağlam demektir. O zaman bu fikir üzerinde çalışmaya, dikkatinizi bu fikre yoğunlaştırmaya değer.
Kanıtlanamayan ya da test edilemeyen fikirler ise genelde değerli fikirler değildir.

Değer katan yaratıcı bir fikir sürekli yeni fikirler doğurur. Değer katan fikirler zihninizi daha çok meşgul eder. Düzenli olarak gereksiz/değer üretmeyecek fikirlerimizi ayıklamalıyız ki değer katabilecek yeni fikirler için yer açılsın.

4. Fikirlerinizi Zorlayın

İnsanın kendi fikirlerinden etkilenmesi, bu fikirlerin peşine takılıp sürüklenmesi çok kolaydır.

Fakat belki de fikirlerimiz o kadar orijinal değildir; ancak biz farkında değilizdir bu durumun.

Fikirlerinizi karşınıza alın ve onlara her doğrultudan saldırın. Açıklarını bulmaya, onları çürütmeye çalışın.

Diyelim bir yazarsınız; yazdığınız konu ile ilgili diğer eserleri de okuyun. Daha da önemlisi kendi düşünce tarzınızla örtüşmeyen yayınları okuyun; okuduklarınızı ciddiye alın ve düşüncenizi ya da eserinizi bu karşıt düşüncelere karşı savunun.

5. Fikirleriniz Zamana Karşı Dayanıklı Olsun


Yaratıcı ve yenilikçi bir fikir geçen zamandan bağımsız olarak değerini kaybetmez.

Kafanızda bir şimşek çakınca bundan bir gün, bir ay, ya da bir yıl sonra bu fikir sizi hâlâ heyecanlandırabilimelidir. Bu durum fikrinizin değerli olduğunu garantilemez ancak hangi fikirlerin değersiz olduğu konusunda düşüncelerinizi şekillendirebilir.

Unutmadan; bu saydığım adımları sıra ile atmalısınız. Bundan bir önceki adımı başaramamışsanız ne kadar uğraşırsanız uğraşın bu adımdaki zamandan bağımsız değerli cin fikire ulaşamazsınız.

6. Fikirlerinizi Cilalayın

Fikirlerinizin tozlanmasına izin vermeyin. Daima üzerinde çalışın. Yeniden yazın, düzenleyin, tasnif edin, kurcalayın, farklı yönlerini inceleyin...

Bir fikri canlı tutmanın en güzel yolu bu fikri temel alan yeni fikirler üzerinde çalışmaktır. Bir süre böyle çalıştıktan sonra orijinal fikrinize geri dönün. Hâlâ sizin için anlam ve değer ifade ediyor mu?

7. Fikirlerinizi Dış Dünyaya Sunun
Güzel bir fikrin tek bir düşmanı vardır: mükemmel bir fikir.
Aslına bakarsanız fikirlerinizi düzenlemenin, üzerinde yeniden çalışmanın, geliştirmenin yani altıncı adımın sonu asla gelmez. O nedenle bir noktadan sonra elinizde güzel ve değerli bir şey oluştuysa öyle ya da böyle onu ortaya çıkarmalı; dış dünyaya sunmalısınız.
Mükemmeli yakalamak için çabalamak, bir bakıma, fikrinizi hiç hayata geçirememektir.

... Görüşmek üzere.

Etiketler: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Cumartesi, Temmuz 08, 2006

Gün 68 - Hayat ciddidir, ama aynı zamanda komiktir de #

İki şey sonsuzdur; evren ve insanın aptallığı.
Evren hakkında o kadar da emin değilim.
Albert Einstein
Düşünsenize hayatın tam orta yerine sıkıştırılmış durumdayız; ve bu nedenle hayatı ciddiye alıyoruz. Fakat bir saniyeliğine benliğinizin dışına çıkıp, olaylara bir adım öteden bakarsınız aslında ne kadar da gülünç olduğumuzun farkına varabiliriz.

Kendimize verdiğimi önem ve değeri bir anlık bir kenarı bırakalım. Aslında acınası yaratıklarız. Dünyamızdaki oksijen bir anda yok oluverse; ya da yediğimiz yemekler ortadan kalksa aslında ne kadar önemsiz ve güçsüz olduğumuzun farkına varabiliriz.

Olaylara bir süreliğine dışarıdan bakarsak ve çoğumuzun aslında ne kadar garip ve gülünesi davrandığını fark edebiliriz. Mesela pizzacının bir saat geç kalması üzerine sinirlenip bağırıp çağıran üst kat komşunuz; yazdığınız raporda iki kelimede harf hatası yaptığınız için dünyanın sonunun geldiğini zannederek küplere bilen yöneticiniz; patates kızartmaları tam istediği gibi pişmediği için restoranın altını üstüne getiren sinirli müşteri... Eminim liste genişletilebilir.

Kendi küçük dünyamızda yolunda gitmeyen bir şeyler olduğu zaman bunu abartıp adeta tüm dünyanın sonu gelmişçesine panik içine gireriz. Kendinize iki adım geriden bakın ve ne kadar gülünç göründüğünüzü fark edin.

Mesela çoğumuz insanlık tarihinde binlerce yıldır tartışılıp halen tatmin edici bir sonuca varılamamış onlarca soru (din ve politika alanında yüzlerce örnek bulunabilir) hakkında üç dört cümle sarf edip; tek otorite ve tek çözüm biziz gibi davranarak; tek ve gerçek doğrunun bizim doğrumuz olduğunu savunabiliriz. Düşünsenize tüm insanlık bir soruyu belki tarihinin başından beri tartışıyor ve siz geliyor bu soruyu iki cümle ile noktalayıveriyorsunuz. Bundan daha büyük bir aptallık ve kendini beğenmişlik olabilir mi?

"Hayır ben öyle değilim" demeyin. Hepimizde biraz vardır bu aptallık. Yoksa insan aptallığı nasıl sonsuz olabilir ki? Bazen iki adım geri çekilip aslında ne kadar cahil davranabildiğimize gülmemiz gerekmez mi? Hayatı hep böylesine ciddiye almak zorunda mıyız?

O kadar komik ve mantık dışı canlılarız ki aslında; içinde yaşadığımız dünya da aynı oranda mantık dışı ve her konuda dengesizliklerle, uçurumlarla dolu. Hiç insanlığın şu anki durumunun --politikasından ekonomisine, hayat standartlarından özgürlüğün tanımına varana kadar-- ne kadar mantığa, çıkarımlara ve doğaya aykırı olduğunu düşündünüz mü?

Bir an için tüm bunları düşünün ve hayata biraz da alaycı bir gözle bakın.
Sonra geri döner hayatınızı tekrar aynı ciddiyetiyle yaşamaya devam edebilirsiniz.
Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.
Nazım Hikmet


... Yarın görüşmek üzere.

Etiketler: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Çarşamba, Mayıs 17, 2006

Gün 32 - Düşünüyorum, o halde kazanıyorum #

Arkadaşlarım hâlâ bana soruyorlar:
"Rahatlıkla her ay xxxx YTL paranın cebinde olduğuna emin olduğun bir iş bulabilecekken, niye kendini riske atıyorsun?"
Ben de onlara bu bloga bir göz atmalarını öneriyorum :)
Uzaktan çoğu insana delilik gibi göründüğü için (olmadığını kim söylemiş) kendi işinizi başlatmak, kendi girişiminizin sahibi olmanın neden bu kadar çekici olduğunu biraz daha açmak yararlı olabilir:

4. Sıkılıyorsanız, yanlış işi yapıyorsunuz demektir


Ya da eğer sevdiğiniz işi yapıyorsanız, iş yapmıyorsunuz demektir.

Belki yeni serüveninizde yorulacaksınız. Ama kesinlikle eğleneceksiniz. Zaten eğer kendi işinizi yaparken eğlenmiyorsanız yanlış işi yapıyorsunuzdur.

Yeni fırsatlarla karşılaşacak, ve bu fırsatları yakalamak için her gün yeni birşeyler öğrenecek, daima ileriye bakacaksınız. Bundan daha güzel, daha eğlenceli ne olabilir?

Daha fazla macera ve heyecanı bulacağınız fazla yer yok. Bu macera ve heyacanın karşılığını daha iyi alacağınız bir yer de yok: Kimse Afrika'da kaplanlarla safari yaptığınız için "aferin evlat" deyip onbin dolarlık bir çek vermez. Ancak eğer gerçekten orijinal şeyler üretiyorsanız bu onbin dolardan çok daha fazlasını birkaç ay, hatta bazen birkaç saat içerisinde kazanabilirsiniz.

Herşey finansal getiri için mi, tabii ki değil, ama o kısmı başka bir yazının konusu.

Tabi eğer sizin için macera ve risk masa başında oturup patrondan gizli gizli solitaire, mayın tarlası vb. oynamaksa, emin olun bu blog size hiç mi hiç anlamlı gelmeyecektir.

3. Simcity oynamaktan çok daha eğlenceli

Bilgisayar oyunu sevenler civilization, simcity, age of empires, monopoly, capitalism plus türevi oyunları bilirler. Herşeye sıfırdan başlarsınız ve oyunun sonunda inanılmaz noktalara gelirsiniz.

İşte kendi girişiminizi başlatmak bu yaklaşımı alıp, gerçek hayatta kullanmak için bir fırsat sunuyor insana.

Kullandığınız kavramların birebir aynısını gerçek hayatta da uygulayabildikten sonra niye sanal bir firma kurasınız ki?

Evet, hayatı oyun olarak görmek biraz delice olabilir ama çoook eğlenceli.

Bir de diğer tarafına bakın: Hayatı insanın "çaresiz oyuncu" olduğu bir tiyatro sahnesi olarak görmek daha mı iyi?

İnsanı ümitleri, istekleri ve hedefleri ayakta tutar. Bunları kaybetmeyiniz.

2. Düşünüyorum, o halde kazanıyorum

Kendi işinizi ayakta tutmak zor olabilir. Yine gerçekçi olacağım ve çoğu pazarlama kitabında yazan "... ama ödülünüz çok büyük olacaktır" laf salatasını yapmayacağım.

Kendi işinizi ayakta tutmanız size ancak şöyle böyle bir hayat standardı sunar. İşin ödül kısmı ise zekânızı kullanmaktan geçer:

  • Akıllıca hareket eder
  • Kaliteli fikirler üretir
  • Bu fikirleri işleyecek iş gücünü sağlar (ya outsource eder, ya da kendiniz bizzat işin içinde olur)
  • Ve bunları yaratıcılığınızla birleştirirseniz
işte o zaman ödülünüz büyük olur.

Tam tersini alalım: Hiç işe yaramayan bir fikir ürettiniz. O zaman hiçbirşey kazanmazsınız.

Eğer kendi işiniz olmasaydı, yani bir yerlerde 8-5 maaşlı çalışıyor olsaydınız ürettiğiniz kötü fikirlerin cezasını bu kadar acımasız çekmeyecektiniz. Ancak ürettiğiniz güzel fikirlerden de (müdürünüzün ağzından zorla çıkan bir "aferin"den başka) hiçbir şey kazanmayacaktınız.

Bir de işin olumlu tarafına bakın: İstediğiniz kadar fikir üretmekte özgürsünüz. Ürettiğiniz tüm fikirler kötü olacak diye bir şart yok ya. Hem niye düşer insan? Tekrar ayağa kalkmayı öğrenebilmek için.

1. İş güvenliğine yeni bir bakış

Full time işinizden atılma, yerinize başka birinin alınması gibi kaygılar yaşayanların sayısı hiç de az değil.

Bilin bakalım kendi işinizden sizi kim çıkartabilir? Evet kendiniz! Yani başarınızın ya da başarısızlığınızın tek sorumlusu sizsiniz. Niye geleceğinizi, işe devam etme/etmeme kararınızı, "acaba terfi alır mıyım?" beklentilerinizi hayatında birinci önceliği siz olmayan bir yöneticinin elinde tutasınız?

Kendi işinizi yapıyorsanız, birinci öncelikte siz olacağınız için kendiniz için en iyi kararı da siz alacaksınız. Kendi girişiminizi başlatmanız, geleceğinizi ve hedeflerinizi birinci dereceden sorumlu birinin (sizin) kontrolüne verir.

Şans faktörünü unutun. Evet şans diye bir şey var. Zaten strateji kavramı da bunun için var. Olumlu olayları lehinize yönlendirecek ve olumsuzluklardan gelecek zararı en aza indirgeyecek bir stratejiniz olsun ve bildiğiniz yolda ilerleyin.

... yarın görüşmek üzere;

Etiketler: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Salı, Mayıs 16, 2006

Gün 31 - Daha iyi görebilmek için #

Az önce gözlüğüm kırıldı. Yaramaz muhabbet kuşum almış yere atmış (ben çalışırken hep odada bir yerlerde gezinir de :) ) Ben de fark etmeyip çatırt diye üzerine bastım.

Bu olay, durumumu tamamen farklı bir konuyla ilişkilendirmemi sağladı (ilham gelecek ya):

Bazı şeyleri daha iyi görmek için gözlüğe ihtiyacınız yok. Görmekten kastım tabii ki fiziksel değil; daha üretken olmak, orijinal fikirler bulmak, halihazırda varolan karmaşık bir soruna çözüm bulabilmekten bahsediyorum.

Size olur mu bilmiyorum ama, bir konu üzerinde saatlerce kafa patlattıktan sonra bazen aniden kafamda bir ampul yanar.

İşte, ilham perilerinizin sizi daha sık ziyaret etmesini sağlamak için birkaç öneri:

1. Arada molalar verin ve durumu yeniden değerlendirin

Yaptığınız işten uzaklaşın. Her ne yapıyorsanız bırakın ve o ana kadar yaptıklarınızı / elde ettiklerinizi bir değerlendirin. Acaba doğru şey üzerinde mi çalışıyorsunuz? Üzerinde çalıştığınız iş/proje için doğru miktarda zaman ayırdığınıza (yani ne az, ne fazla) emin misiniz? Bu konuları netleştirin.

2. Arada molalar verin; kendinizi ödüllendirin

Bugün çalışmak istemiyor, gidip boğazda gezmek mi istiyorsunuz. Buyrun gezin. Bu geziyi, daha önceden yüksek dikkatle odaklandığınız ve verimli olarak çalıştığınız günlerin bir ödülü olarak sunun kendinize.

Eğer nefes almaya ihtiyacınız varsa, bu ödülü sunun kendinize. Zaman kaybetmeyeceksiniz. Aksine, verimliliğinizi kat kat arttırdığınızı fark edeceksiniz.

3. Arada molalar verin ve yaptıklarınızı bir arkadaşınıza anlatın

Mutlaka yaşamışsınızdır, bir arkadaşınıza harıl harıl üzerinde çalıştığınız bir problemi anlatırken kendi kendinize sorular sormaya başlar, ve birden bire arkadaşınızın desteğine ihtiyaç duymadan problemi çözüverirsiniz.

O an ihtiyacınız olan arkadaşınızın desteği değildir. Sizin konuşmaya, kendinizi dinlemeye ihtiyacınız vardır.

Kendi sesinizi dinlemek daha önce görmediğiniz pek çok şeyi fark etmenizi sağlayacaktır.

Bakın bu üçüncü "mola verin" deyişim :)

4. Yanınızda küçük bir defter-kalem bulunsun

Bu iş için bilgisayar olacakken son anda evrimleşip cep telefonu olan teknoloji harikası cihazımı kullanıyorum ama bir defter kalem de fazlasıyla işinizi görür.

Her zaman yanınızda bir defter bulunsun. Aklınıza gelen irili ufaklı fikirleri yazın. Fikirlerin ne zaman gelip ne zaman gideceği hiç belli olmaz.

5. Yapacağınız işleri bir kenarı kaydedin

Ben bu iş için basecamp'i kullanıyorum. Ama bir önceki maddedeki defter-kalem de işinizi görür. Yapacaklarınızı bir kenarı yazmak hafızanıza güvenmekten çok daha akılllıcadır. Ne demişler "söz gider, yazı kalır."

6. Smokin giyen insanların arasına saklanmış pengueni fark edin

Tek birşeye odaklanmak belirgin bir problemi çözerken zaman kazandırıcı olabilir. Ancak yaratıcı olmak bakış açınızın mükün olduğunca geniş tutmayı; yaptıklarınızda, ürettiğiniz eserde, güncel hayatınızda, çevrenizde olan zıtlıkları farkedebilmeyi gerektirir.

Sokakta dikkatinizi zar zor çeken "yıkık dökük bir ev", bir fotoğraf üstadı için "müthiş bir perspektif"i yansıtıyor olabilir. Ve inanın, bu perspektifi bakmayı bilmedikten sonra hiçbir gözlükle göremezsiniz (benim kırık gözlüğüm dahil :) )

Farklı olanı, orijinal olanı, yakalayın. Herkesten farklı bir bakışınız olsun. Benzerliklere değil, farklara odaklanın.

Örneğin "ne var ki bunda, herkes kıymalı yumurta yapıyor" demeyin: Kıymalı yumurtada bile yenilik arayın.

Dönüşüm (rotation), zıtlık (duality), ve devinim (oscillation) hayatınızın vazgeçilmez kutsal üçlüsü olsun.

Hayattan zevk aldığınızı, ve çok daha üretken olduğunuzu fark edeceksiniz.

...Yarın görüşmek üzere

Etiketler: , , , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Cumartesi, Mayıs 13, 2006

Gün 29 - Bir milyon dolarlık bir fikir #

Oyun oynamaktan ve çocuk olmaktan bahsetmişken daha önceden yazdığım bir yazının (ingilizce) Türkçesini burada tekrar yazmanın yerinde olacağını düşündüm. Hazır yazarken de biraz geliştirip ekstra birşeyler daha ekledim.

Neyse, konuya geçeyim...

Diyelim ki bir milyon (ya da bir milyar, ya da bir gazilyon... fark etmez) dolar değerinde bir fikir üretmek istiyorsunuz. Ne yapmanız gerekli biliyor musunuz: Fikir üretmeyi öğrenmek!

Dalga geçmiyorum. Fikir üretmeyi bilmeden/anlamadan nasıl milyon dolarlık bir fikir üretebilir ki bir insan? Eğer yaratıcı olmayı bilmiyorsanız, nasıl yeni birşeyler ortaya çıkarabilirsiniz ki?

Zaman içinde geri gidin ve düşünün, en zon ne zaman "İşte bu!", "Harika! süper bir çözüm bu!", "ya bunu neden daha önce düşünemedim ben!" dediniz?

Bir ay önce? üç ay önce? Bir yıl önce?

Şimdi o anki ruh halinizi gözünüzün önüne getirin. Heyecanlıydınız değil mi? İçiniz içinize sığmıyordu. Sanki dünyayı kurtarmıştınız.

İddiaya girerim, beş altı yaşlarında iken her gününüz yüzlerce buluşla, yeni şeyler keşfetmekle geçiyordu. Ve bulduğunuz en basit şeyde bile yukarıdaki cümlelerden kat kat güçlü bir heyecan duyuyordunuz.

Niye? Çünkü düşünce yapınızı kalıp fikirlerle ve ön yargılarla perdelememiştiniz.

Sonra ne oldu. Okula başladınız. Başlangıçta herşey güzel ve eğlenceliydi. Fakat üniversiteden mezun olduğunuzda yaratıcılığınızın temelinde yatan yeteneklerinizi de büyük ihtimalle kaybettiniz.

Kaybettikleriniz:
  1. Sorgulamak, herşeyi sorgulamak

    ve

  2. İlişki kurmak. Birbiriyle ilgisi bile olmayan iki farklı şey arasında mantıksız, abuk sabuk da olsa bir ilişki kurabilmek.
(Bir düşünün; buluşların / icatların hepsi birbiriyle ilgisi yokmuş gibi görünün varlıklar arasında, başlangıçtan beri var olan ancak kimsenin o ana kadar fark etmediği ilginç ve farklı yönleri bularak ortaya çıkmamış mıdır?)

İlkokula girdiğinizde soru işareti idiniz. Üniversiteden çıkınca ise kocaman bir nokta oluverdiniz.

Ve şimdi tüm bunlar olmamış gibi davranıp, yaratıcı olmak istiyorsunuz. Hadi canım!

Yaratıcı olmak istiyorsanız, öncelikle gözünüzün önündeki şu önyargı perdesini kaldırın. Bildiğiniz, öğrendiğiniz, geçmişten beri size şu ya da bu şekilde empoze edilen herşeyi unutun. Mantıksız olun. "Elalem ne der"leri, "oldu mu şimdi"leri, bildiğiniz tüm normları bir kenarı bırakın.

Ve tüm bunlardan daha önemlisi; özgür olun! Kısacası çocuk olun. Yaptığınız en ufak eylemden bile müthiş bir mutluluk duymaya bakın.

Hepsi bu. Eğer yaratıcı olmak istiyorsanız, çocukluğunuza geri dönün. Hatta mümkünse, annenizin karnına geri dönüp oradan yepyeni bir hayata tekrar doğun.

Peki bunca şeyi söylüyorum ama, ben niye halen milyarder olmadım:
Çünkü henüz altı yaşındayım! Dört yaşına geldiğimde bir servetim olacak ve onunla kendime kocamaaan bir dondurma alacağım. Öyle büyük olacak ki, tüm kuzey kutpunu kaplayacak.

Tüm annelerin anneler günü kutlu olsun!

Görüşmek üzere;

Etiketler:


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Çarşamba, Mayıs 10, 2006

Gün 27 - Sıkıcı toplantılarda uyumamak için bir yöntem #

Kurumsal ortamı, yani full-time işimi bıraktım ya, kurumsallıkla dalga geçmeden edemiyorum :)

Halen kurumsal hayatlarına devam eden, ya da öyle ya da böyle gruplar halinde toplanıp, toplantıda harcanan zamanın en az yarısının boş ve anlamsız konuşmalarla geçtiğine inananlara bi önerim var.

Ufak bir oyun da denebilir. Yanlız bu oyunu, toplantıya katılan herkesin oynaması gerekli (toplantıyı yöneten müdür/yönetici dahil).

Aslında bu oyunu oynadığınızda toplantı konusuna olan dikkatin ve toplantıdan alınan genel verimin de arttığını fark edeceksiniz.

Gerekli malzemeler:
Kareli bir kağıt
Bir kalem

Yöntem:
  1. Kaleminizle kağıda 5e 5lik bir kare çizin. (yani karenizde toplam 25 hücre olsun -- hücreler içine yazı yazılabilecek büyüklükte olmalı.
  2. Her kutucuğa aşağıdaki kelimelerden birini yazın
    • Sinerji
    • Stratejik uyumluluk
    • Rekabet avantajımız
    • En iyi uygulama
    • Sonuç olarak
    • Erteleyelim
    • Masraflı
    • İşin aslını isterseniz (ya da benzeri: gerçeği söylemek gerekirse vb.)
    • 7 / 24
    • Döngü
    • Test sonuçlarına göre
    • Değer katmak
    • Proaktif
    • kazan-kazan stratejisi
    • olaylara dışarıdan bakmak
    • herşey çok hızlı gelişiyor
    • sonuç odaklı
    • bilgi bankası
    • Günün sonunda
    • müşteri odaklı
    • paradigma
    • oyun planımız (planımız)
    • kaldıraç etkisi
    • vizyon
    • misyon
  3. Konuşulanları dikkatle dinleyin. Ve bu kelimelerden herhangi biri söylenince ilgili kutucuğa bir çizik atın.
  4. Alt alta, yan yana, ya da çapraz beş tane çizik yakaladığınız zaman avazınız çıktığı kadar bağırın: "TOMBALA".
Hatta en çok tombala yapana dikkatinden dolayı ufak bir ödül verin.
Yukarıda sıralı 25 kelimeyi gereksiz yere kullanıp "laf salatası" yapanlara da ufak bir ceza verilebilir.

Toplantıların verimliliğinin ne kadar arttığını görünce şaşıracaksınız.

... Çok ciddiyim!

Yaratıcı mı olmak istiyorsunuz?
Biraz çocuk olmaya ne dersiniz?

Yarın görüşmek üzere.

Etiketler: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Salı, Mayıs 02, 2006

Gün 22 - Etkileyici bir hikaye yazmak #

Eğer kendi girişiminizi başlattıysanız ve bu girişim varolandan farklı, sıradışı, yaratıcı bir eser ortaya çıkarmak üzerine ise; ya da böyle bir girişimi başlatmak istiyorsanız; kısaca bu blogun tipik bir takipcisi iseniz, mutlaka bir hikayeniz vardır ya da olacaktır.

Etkileyici hikayeler dikkat çeker (google'ın hikayesi mesela, ya da yakın zamanda HipCal'ın birkaç milyon dolara plaxo tarafından satın alınması).

Konuyu bilmeyenler için; hipcal ortalıkta mantar gibi benzerlerinden geçilmeyen bir elektronik takvim, not defteri ve ajanda uygulaması. Siteyi gezindikten sonra "herhalde bu eseri on-onbeş kişilik bir ekip bir senede çıkarmıştır" diye düşünebilirsiniz.

Hayır! Hipcal'i tasarlayanlar topu topu 4 tane üniversite öğrencisi. Ve bu işi beş altı ayda bitirdiklerini söylüyorlar. Düşünebiliyor musunuz, altı ayınızı riske atıyorsunuz ve bir milyon dolar sahibi oluyorsunuz. Adam başı ikiyüzelli bin dolar yani. Fena para değil.

E, risk varsa getiri de olacaktır.

Konuyu dağıtmadan geri döneyim. Yaratıcı bir başlangıçsanız, ve insanları arkanızdan sürüklemek istiyorsanız onlara inanacakları, şaşıracakları, adeta büyülenecekleri bir hikaye sunmalısınız.

Bu yazımda sizinle iyi bir "ürün hikayesi"nin nasıl olması gerektiğini paylaşmaya çalışacağım:

1. Etkileyici bir hikaye doğrudur

Hikayeniz doğru değilse, içine fazla hava üflenmiş bir balon gibi birden şişer, ama patladığında ortalıkta hiçbirşey kalmaz. Hikayenin doğru olması için gerçekçi olması gerekmez. Özgün ve kendi içerisinde tutarlı olması gerekir. Çünkü takipçileriniz hikayenizdeki en ufak tutarsızlığı dahi yakalayıp büyütmek konusunda oldukça başarılı olacaklardır.

2. Etkileyici bir hikaye birşeyler vaad eder

Eğlence, rahatlık, kolaylık, farklılık... Etkileyici bir hikaye, bu hikayenin takipçisine birşeyler sunmalıdır.

3. Etkileyici hikayelere güvenilir

Güven belki de en az bulunan maddi olmayan varlığımız (intangible asset). Günümüzde kimse kimseye güvenmiyor. Reklamlara güvenmiyoruz, gazete köşe yazılarına güvenmiyoruz, haberlere güvenmiyoruz...

Sonuç olarak eğer hikayeniz için bir güven ortamı oluşturamadıysanız, siz istediğiniz kadar çevrenize mesaj vermeye; hikayenizi anlatmaya çalışın sizi inanarak dinleyecek bir kitle bulamazsınız.

4. Etkileyici hikayeler kolay fark edilmezler


Şaşırtıcı ama gerçek olan; eğer hikayeniz hakkında ne kadar çok muğlak kısım varsa, hikayenizin bilinmeyenleri "ne olacak"ları, "ama ama ama..."ları ne kadar fazla ise, hikayeniz o kadar dikkat çeker.

İnsanların kendi sonuçlarını kendilerinin oluşturmasına izin verin, insanlar hikayenize kendilerinden birşey katabilsinler; kendilerinden birşey bulabilsinler.

Analoji yaparsak, sinemanıza gelen seyirci kitlenize filmin sonunu en baştan anlatmayın ve filmi de sonlandırmayın.

5. Etkileyici hikayeler hızlı gerçekleşirler

İlk izlenim önemlidir. Bunu kimse yadsıyamaz sanırım. Ancak bence ilk izlenim sanılanın çok üstünde bir öneme sahiptir. Etkileyici hikayeler on sayfalık bir ön yazı, yirmi slaytlık powerpoint gösterisi, bir fasikül iş planı ve maliyet analizi içermezler.

Ya hikayenizi dinlerler; hikayeniz ilk anda kendini dinletecek kadar çarpıcı ve etkileyicidir. Ya da dinlemezler. Bu ikisinin arası ise nerdeyse yok gibidir. Acı ama gerçek.

6. Etkileyici hikayeler mantığa değil, duygulara seslenirler

Neden? Çoğu yaratıcı buluş mantıklı değildir. Ya da mantığı, ya da faydası çok sonradan anlaşılır. Ama bilirsiniz, "bir şey" vardır. Ve o şey, buluşunuzun "sezgi"lere hitab etmesidir. "Sezgi", "mantık"tan çok daha güçlüdür. Sezgilerinize değer verin.

7. Etkileyici hikayeler, nadiren herkesi hedefler

Odaklanın! Hedef kitlenizi belirleyin. Ortalama insanı hedeflemeyin. Ortalama insan, sizi rahatlıkla yoksayabilir.

Şöyle örnek vereyim: Bu blogda bir bakıma "hikaye anlatıyorum". Hatta bazılarınız "ya yine hem yazıyor, hem oynuyorsun; gerçek hayatta işler bu kadar kolay mı?" bile diyordur.

Aslında gerçek hayatta da (o da ne ise) ses getirecek özel bir proje ile uğraştığım için rahatlıkla söyleyebilirim ki: Kolay değil. Hatta deli işi bile denebilir. Şu an full-time işimde çalıştığımdan en az iki üç kat daha yoğun çalışıyorum denebilir.

Hiçbir zaman fırsatlar size gümüş tepsi ile sunulmaz (Eğer para sahibi ve özgün bir projeye yatırım yapmak isteyen bir Venture Capitalist ya da Angel iseniz durum farklı tabi: çünkü VC'ler her şeyin önlerine gümüş bir tepside sunulmasını isterler :) )

hikaye kısmına geri dönelim. Ben olası herkesi hedefleseydim, bu blog neye dönerdi sizce?
Bir gün sevdiğim karikatürleri yayınlar, bir gün şiir yazar, bir gün son izlediğim filmi eleştirir (çok güzeldi ama :) ), başka bir gün XHTML / AJAX, .net veya ruby üzerine konuşur, daha başka bir gün bizim kanka grubuyla yaptığım nargile muhabbeti ve tavla maçının sonuçlarını anlatırdım.

Sizce böyle bir durumda bu blogun takipçi sayısı kaça düşerdi:
Evet "0" (yazıyla sıfır).

8. Etkileyici hikayeler kendi içlerinde çelişmezler

Örneğin çin lokantası açtınız ama menüde yuvalama, şiş, kebap ve antep yemekleri var.
Müşterileriniz, takipçileriniz sandığınızdan çok daha zekidir ve yukarıdaki örnekteki kadar açık olmayan çelişkileri bile anında fark edebilirler.

9. Etkileyici hikayeler, o anki dünya görüşü ile paralellik gösterirler

En önemlisi, sanıldığının aksine, etkileyici hikayeler insanlara yeni şeyler öğretmezler. Aksine, etkileyici hikayeler, dinleyicilerinin zaten inandığı bildiği şeyleri ön plana alırlar.

Böylelikle dinleyiciler zaten başından beri "ne kadar haklı" olduklarını, zaten işlerin "böyle olması gerektiği"ni düşünürler.

İnsanlar hikayede ne kadar kendilerinini bulurlarsa; hikaye insanlara ne kadar kendilerini "ayrıcalıklı ve zeki" hissettirirse, o kadar başarılı olur.

Eminim siz de bu işlerin zaten böyle olması gerektiğini düşünüyorsunuzdur ;)

Yarın görüşmek üzere.

Etiketler:


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Çarşamba, Nisan 26, 2006

Gün 20 - Ödevimi yaptım, daha ne yapayım! #

Diyelim ki;
  • posta kutunuzda hiç e-postanız kalmadı, hepsini cevapladınız.
  • yapılacaklar listenizdeki tüm işleri bitirdiniz.
  • üzerinde uğraştığınız proje bitti ve karşılığında gereken ödeme de size yapıldı.
Yani, yapılası tüm işlerinizi en iyi şekilde (altını çiziyorum: olabilecek en iyi şekilde) yaptınız.

"E, yapacak iş kalmadığına göre dinlenebilirim artık. Nerede şu televizyonun kumandası?"

mı diyorsunuz?

Yani ödevlerinizi yaptınız. Hem de en iyi şekilde. Ve göreviniz bitti mi?

Bu düşünce yapısını, yani bize verilen ödevi yapmak amacıyla çalışmamız gerektiğini, ilkokuldan beri kafamıza kazıdıkları için belki pek çoğunuza normal geliyor olabilir bu davranış biçimi.

Hatta

"Tabii ki, bundan doğal ne olabilir ki. İşini gücünü bitirmiş eleman. Dinlensin biraz."

de diyebilirsiniz.

Sorun dinlenmekte ya da dinlenmemekte değil:

Sorun fabrika gibi çalışmaya alışmış zihin yapımızda:

iş varsa yaparız, iş yoksa bakarız kesinlikle kaçınılması gerekilen bir düşünce tarzı.

Aslında bu yaparız/bakarız noktası girişimci bakış açısı ile çalışan bakış açısı arasındaki çizgiyi net bir şekilde çekiyor.

Eğer girişimci iseniz işleriniz bitince (ki bitmeyeceğine bire on bahse girerim) yapmanız gereken:

"Peki şimdi sırada ne var?" sorusunu sormak olmalı.

"Sırada ne var?, bundan bir sonraki aşama nedir? başka neler yapabilirim? "

Amaç mail kutunuzu boşaltmak değil; yönlendirici, geleceğinizi çizen sorular sormak ve ileriye dönük projeksiyonlarda bulunmaktır.

Zor olan ise doğru soruyu sormaktır. Soruyu sorduktan sonra gerisi gelir.

Bu uzakgörüyü edinmek, hem olası fırsatları kaçırmamanız için, hem de kendinizi geliştirmek; zamana ayak uydurabilmek için mutlaka gerekli.

Unutmayın, sınırlarınızı zorlamazsanız, sizi sınırlayan barajı kırmazsanız kendinizi de aşamazsınız.

Yarın görüşmek üzere.

Etiketler: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Pazartesi, Nisan 24, 2006

Gün 19 - tekerleği değil, kendinizi yeniden keşfedin #

Ne demek mi bu şimdi?

On üzerinden on puan verebileceğiniz kaliteli bir müşteriyi nasıl tanımlarsınız?
  • Üzerine düşen yükümlülükleri yapan, projeyi size en ince detayına kadar açıklayan,
  • Sorduğunuz sorulara açık bir şekilde cevap veren, sizinle fikir alışverişinde bulunan,
  • Emeğinizin karşılığını fazlasıyla veren,
  • Ödemeler konusunda dakik (hatta bazen erken bile davranabilen),
  • İnatçı olmayan, uzmanlığınıza güvenen, sizden gelecek önerileri anlayışla karşılayan,
  • Size güvenen,
  • Takdir etmesini bilen, dünyanın öbür ucunda bile olsa teşekkür için bir kartpostal gönderme nezaketinde bulunan (bir ara taa İngiltere'den çiçek yollamışlardı, acaip duygulanıyor insan)
Eminim ki listeyi daha da uzatabilirsiniz.

Böyle müşteriler var mı? Tabii ki var.

Peki sizi bulmalarını nasıl sağlayabilirsiniz. Basit: Siz de onlardan on puan alacak kaliteye erişmelisiniz.

Hemen hemen her sektörde benzerdir; ama özellikle "bilişim" sektöründe "on üzerinden on puan" alabilecek (gerek teknik gerekse iş yönetimi anlamında) bir girişimci olmak istiyorsanız bazen kendinizi yeniden keşfetmeniz gerekir.

Hatta "bazen" kısmını da atıyorum:

Eğer --özellikle bilişim sektöründe-- on üzerinden on puan alan bir girişimci olmak ve böylelikle yukarıdaki baldan tatlı on numara müşterilerle iş yapmak istiyorsanız kendinizi yeniden keşfetmelisiniz.

Böylelikle ortaya farklı birşeyler çıkarabilir, sıkıcı "ben de ben de" firmalarından biri (me too companies) olmaktan kurtulursunuz.

Kendinizi nasıl mı keşfedeceksiniz?

1. Öncelikle sizi önceden keşfedenlerden yararlanın:


Eski müşterilerinizden, işyerlerinizden, yaptığınız işin kalitesi, disiplininiz, olaylara farklı açılardan bakarak sıradışı çözümler üretebildiğiniz (bunları yapamıyorsanız zaten hiç girişmeyin bu işe) konusunda referans yazıları toplayın.

2. İlişkilerinizi koparmayın, çevrenizle bilgi ve görüş alışverişi içinde olun.

Kendi işini yapan bir kimse için bir "sosyal ağ" oluşturmak o denli önemli ki, bunu ne kadar vurgulasam az gelir. İş ilişkisi, projenin tesliminde sona ermez. İş ilişkisi, müşterinizle ömür boyu sürecek bir değer alışverişidir. Öyle olmalıdır.

3. Göz önünde olun. Birşeyler yazın, çizin. Ve bu yazdıklarınız çizdikleriniz boş şeyler olmasın.

Unutmayın ki başkalarının bizim hakkında algılarını belirleyen iki önemli şey, dilimiz ve görünüşümüzdür. Ve başkaları sizi kaç puanlık algılarsa, o kadar puanlıksınız demektir.

Yanlış anlaşılmasın; mış gibi yapıp da olduğunuzdan farklı görünerek başkalarını idare edin demiyorum. Sadece, daha önce farkında olmadığınız yönlerinizin inatla üzerine gidin.

(
örneğin; teknik bir insan olarak, pazarlama ve iş yönetimi üzerine bu kadar yazıp çizebileceğimi aklımdan geçiremezdim; her gün --olmasa bile gün aşırı-- yeni bir şeyler paylaşmaya çalışıyorum sizlerle burada. Ve site istatistiklerine bakılırsa pek de sıkıcı değilim :D
)

Unutmadan, paylaşımlarda sen/ben oranı 2 ya da 3 civarında olması etkili iletişimin yazılı olmayan kurallarından biridir. Yani siz bir konuşmanızda, bir yazınızda kullanığınız birinci şahıs (ben/biz) adedinin iki ya da üç katı kadar ikinci şahıstan (sen,siz) bahsetmelisiniz ki, konuşmanızın karşıdaki kitle için bir anlamı / değeri olabilsin. Aksi durumda, konuşmada kendinizi övmekten öteye gitmezsiniz ve en hafif tanımıyla "sıkıcı" olursunuz. Kimse sabahtan akşama kadar kendisinden bahseden birisi ile uzun süreli iletişimde olmak istemez.

Ne diyorduk, farkında olmadığınız yönlerinizin üzerine inatla yürüyün. Deneyim ve bilginizi, hedef kitlenizi anlamak; kendinizi bu kitleye anlatmak ve bu kitlenin sizi anlamasını sağlamak için harcayın.

Evet bunların hepsi zaman alacaktır. Ama yapılamayacak bir şey de değil sonuçta. Sadece ilk bebek adımını atmaya bakıyor herşey.

Görüşmek üzere;

Etiketler: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Salı, Mart 28, 2006

Gün 6 - İşinizi Geliştirin #

İş geliştirmek, oturduğunuz yerden çalışmaya benzemez. Sunduğunuz ürün ya da hizmetleri insanlara başarılı bir şekilde pazarlayabilmelisiniz.

"ne iş olsa yaparım" ("... will code for food") yaklaşımını bırakıp "ürün ve hizmetlerimle size değer katarım. Ürünlerim önemli bir ihtiyacınızı gidermenize yardımcı olur. İşin daha önemlisi, belki siz bu ihtiyacınızın varlığından bile haberdar değilsiniz" şeklinde bir iş felsefesi benimsemeniz gerekli.

Kimse diğerlerinin aynısı (me too) bir ürünü almak için pek fazla istek duymaz. Benzerlerinizden farklı olmalı, alternatiflerinizin yakalamadığı bir açığı yakalamalı ve bu açığı doldurmalısınız.

Bunları yapabilmek için ise en temel malzemeniz yaratıcılığınızdır.

yaratıcılık hiçbir zaman gökten zembille inmez. Aksine yaratıcılık daima ürün ve hizmetlerinize odaklanan sorular sorduğunuz uzun bir süreçtir. Eğer bir işi başarmak istiyorsanız, o işin kıyısından köşesinden tutmayı bırakıp, tamamiyle işinizle iç içe olmanız gerekli.

Tabii bunun için de öncelikle sunduğunuz ürün ve hizmeti net bir şekilde tanımlamalısınız.

  1. Ürün ya da hizmetinizi diğerlerinden farklı kılan beş özellik nedir mesela?
  2. Niye birisi sizin hizmetinizden yararlansın da, başka bir X firmasının hizmetini tercih etmesin?
  3. Sizde olup da başkalarında olmayan en önemli rekabet avantajınız nedir (unique competitive advantage, unique selling proposition)?

Bu sorulara net bir şekilde cevap verebiliyorsanız işiniz kolay. Eğer bunları cevaplamakta duraksıyorsanız, biraz durun ve bu sorular üzerinde yeterince zaman harcayın derim ben.

İş planı, ürün tanıtımı, teklif ve anlaşma metinlerini hazırlamaya ellerinizi sıvamadan önce bu üç sorunun cevabını net bir şekilde bilmeniz gerekli!

Bir diğer önemli faktör ise (özellikle bilişim/internet gibi hizmet sektörleri için) müşterilerinizle ömür boyu sürecek bir ilişki geliştirmeniz:

Biraz açalım: Diyelim ki yukarıdaki sıraladığım maddelerle ilgili yüzlerce kitap yaladınız yuttunuz. Bu yaratıcılık denen mefhumu öğrendiğiniz görüşündesiniz. Hatta öyle yaratıcısınız ki, insanların nelerden hoşlandığını, ürününüzün nerelerini beğendiğini buldunuz.

Öyle ki, sanki elinizde sihirli bir değnek var ve ürününüzü kime olsa pazarlıyorsunuz (yaz gününde mayonun yanında vizon kürk satmak gibi). Kimse hayır diyemiyor.

Unutmayın insanlar bir ürün veya hizmeti neden tercih ettiklerini söylemek konusunda büyük direnç gösterirler. Niye, çünkü eğer bunu bir kez yakalarsınız, insanların bu zayıf yanına arka arkaya odaklanarak önünde sonunda size karşı koyamayacak, ürün ve hizmetinizi satın alacak konuma getirirsiniz.

Bir an için kendinizi müşterinizin yerine koyun, zayıf olmak ister misiniz? Tabii ki hayır.

O nedenle satış odaklı düşünmeyi bırakın.

Ben,

"ne istesem satın alabilecek bir milyon müşteri bulabilirim"

felsefesini değil,

"uzun vadeli, ömür boyu ilişki kurabileceğim; benimle, ben onları kandırdığım; ihtiyaçları olmadığı halde bir ürün ya da hizmet sattığım için değil, gerçekten sunduğum hizmete ihtiyaç duydukları için benimle iş ilişkisi kuran yüz tane odaklanmış müşteri (targeted customers) bulabilirim"

felsefesini tercih ederim.

Neden, çünkü eğer yaz gününde kürk satarsanız sizin büyülü değneğiniz yardımıyla mayosunun yanına kürk satın alan kimse (belki yüzde yetmiş indirim yaptınız kim bilir), akşam evine dönüp de büyünün etkisi üzerinden geçince kendini tam anlamıyla salak gibi hissedecek ve değil sizle bir daha alışveriş yapmak, bir daha yakınınızdan geçmek istemeyecektir.

Yani ürününüzü/hizmetinizi sattınız ama ömür boyu sürecek güçlü bir iş ilişkisini kaybettiniz.

Böyle yüz tane iş yapıp da iş yapacak yüzbirinci kişiyi bulamamaktansa, on tane adam gibi iş ilişkisi kurup, müşterilerimle sürekli iletişim içinde olmayı, onların sorunlarına alternatif çözümler üretmeyi, onlara değer katmayı tercih ederim.

Şimdilik bu kadar, yarın görüşmek üzere...

Etiketler: , , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 



Geçmiş iletiler

RSS de ne ola ki? RSS

RSS register icon

Arşiv

Çeşitli

Sponsor

Önerdiğim Bağlantılar

Çnerdiğim Tarayıcı

Sponsor