.

Salı, Aralık 05, 2006

iş ağları, sosyal ağlar ve pazarlama üzerine yoğun bir derleme #

Süleyman Şükrüoğlu'ndan yakın zamanda aldığım iletiyi sizlerle paylaşmak istedim:
iş ağları hakkında yayınlamış olduğunuz yazıyı okudum ve bana yardımcı olabileceğinizi düşündüm. İş ağları hakkında bir ödev hazırlıyorum ancak yeterli bir bilgiye ulaşamadım. Benim ödevim "cember.net , ikarma " gibi sitelerin nasıl kurulduğu kurulken nelere dikkat edildiği, bu sitelerin bireylere faydaları, zararları ve girişimcilerin böyle bir site kurarken nelere dikkat etmesi gerektiğidir.

Öncelikle (bence) online iş ağlarının topluma değer katmak konusunda o kadar çok yararı var ki; zararları (bazı üyelerin ağı kötüye kullanması, hiç katkıda bulunmaksızın oluşan sosyal sermayeyi sömüren kullanıcılar, ağın etik kurallarına aykırı davrananlar...) gözardı edilebilir.

Tabii ki yukarıda bahsedilen büyük online iş ağlarında, ağın kalitesindeki bu tarz deformansyonları önleyici şekilde içerik ve kullanıcılar sürekli kontrol (modere) edilirler.

Önemli olan, bu moderasyon sürecinin gerçekten gerektiği zaman çalıştırılması; mümkün olduğu sürece yöneticilerin diktatörlüğü değil; ağın dinamik sosyal yapısının oluşturduğu gizli demokrasinin ağa şekil vermesini sağlamaktır.

Konuyla ilgili linkibol bünyesinde derlenen (ve sayısı giderek artan) bir dizi yararlı kaynak var.
İlginizi çekebilir:
Dolaylı olarak ilgili olabilecek birkaç link ise:

Sosyal ağlar, iş ağları ve pazarlama ile ilgilenen herkes için yararlı olacağı ümidiyle.

... Görüşmek üzere.

Etiketler: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Cuma, Kasım 03, 2006

Gün 82 - Neden CEO'lar blog yazmaktan korkar? #



Tüm internet bir sahne ise, CEO'lar neden bu sahneyi kullanmaktan çekiniyorlar?


CEO'lar (üst düzey yöneticiler) risk faktörü yüksek eylemlerden kaçınırlar.
Örneğin;
  • dağcılık

  • paraşütle atlama

  • motorsiklet yarışçılığı

  • ... ve "blog yazarlığı"

Daha blog'un ne demek olduğunu bilmeyen yöneticiler varsa; onları en kısa zamanda blog kavramı ile tanışmaya davet ediyorum.
Bazı yöneticilerin "kendi blogumu yazmaya zamanım yok" der gibi olduklarını duyuyorum. Eğer bu iletiyi okumaya zaman bulabiliyorsanız, kendinize ait bir blog oluşturmaya da rahatlıkla zaman ayırabilirsiniz. Zamanın ne kadar göreli olduğunu en iyi sizlerin bilmesi gerekir.
Çalışanları ile, potansiyel müşterileri ile, yatırımcılar ile sürekli iletişim halinde olmak bir CEO'nun (bence) en önemli görevlerindendir. Ve bloglar sanıldığından çok daha güçlü bir iletişim ortamı sunarlar.

...

Aslında CEO'lara blog yazma çekingenlikleri konusunda hak vermek gerek:
Okuyucuları tarafından saygınlık kazanmış bir blogun iletişim gücü o kadar yoğundur ki; bu bazen istenmeyen sonuçlara yol açabilir. İletilmek istenen mesaj hitab edilen kitle tarafından farklı yorumlanabilir. İşte yöneticileri de asıl ürküten budur: Yanlış anlaşılmak; kendilerinin ve temsil ettikleri firmanın ününe zarar gelebilme ihtimali.

Evet, şirketin en tepesindeki bir ismin tüm içtenliğiyle görüşlerini dünyanın geri kalanına açması; istemli olarak gardını düşürmesi bir risk gibi görünebilir. Fakat bu riski kabul ederek insiyatifi ele geçirmek; riski yönetebilenlerin kazanacağı ödüle değer.

Zaten "yöneticilik riski akıllıca yönetebilme becerisi" değil de nedir?


Blog sahibi olmak firmama ne kazandıracak?

Her geçen gün daha fazla firma blog dünyasına katılıyor. Bir CEO ya da bir firma bir blog başlatarak ne kazanabilir?

İnternet sürekli evrimleşiyor. Benzer şekilde blog platformları da evrimleşiyor. Eskiden blog denilince akla kişisel web günlükleri gelirdi. Günümüzde ise bloglar sanattan tarihe, sinemadan teknolojiye pek çok konuya odaklanmış yoğunlaşmış içerik siteleri olma yönünde evrimlerine devam ediyorlar.

İş yönetimi / İş hayatı / Şirket blogları da evrimleşen bu blog hiyeraşisisinin bir parçası. İş bloglarının, yapıları gereği, diğer bloglara göre bulundukları sektöre çok daha fazla odaklanması beklenir.

Peki... Ama... Yani... Şey... Neden Blog?

Bir iş blogu başlatmak gerek büyük, gerekse küçük ve orta ölçekli firmalar için yararlı bir seçim olabilir.

Çoğu firmanın (aslında kanun gereği tüm Türk firmalarının) internet üzerinde öyle ya da böyle bir profilleri/siteleri bulunuyor. Bu sitelere yoğun ve sürekli bir ziyaretçi trafiği sağlamaksa; sadece reklamla elde edilemez.

Öte yandan, bir blog başlatıp, alanınızdaki yetkinliğinizi dünyanın geri kalanına ispatlayarak firmanızın sitesine milyonların erişmesini sağlayabilirsiniz.

Eğer bir CEO iseniz firmanız için bir blog başlatmaktan daha mantıklı bir karar olamaz çünkü:
  • Çalıştığınız sektörü en iyi siz bilebilirsiniz:

    Bir firma yönetiyorsanız, ne yaptığınızın en iyi siz farkındasınızdır. İş sektörünüzü çok iyi biliyorsunuzdur. Hatta alanınızda bir "guru" bile olabilirsiniz. Peki neden bilgi ve deneyiminizi dünyanın geri kalanıyla paylaşarak müşterilerinizin size olan güvenini tazelemiyorsunuz?

  • Daha fazla kişiye erişme imkânı bulabilirsiniz:

    Web sayfanızda "son gelişmeler / sıcak haberler / sektör haberleri / basında XYZ.com / çalışanlarımızdan / vizyonumuz / misyonumuz"... gibi bölümler halihazırda bulunabilir. Fakat bu bölümleri -- inanın bana -- çalışanlarınız, müşterileriniz ve potansiyel müşterileriniz dahil olmak üzere hiç kimse okumuyor.

    Tüm bunların yerine bir blog başlatarak yeni bir okuyucu (ve dolayısıyla potansiyel müşteri) kitlesi oluşturmanız çok daha kolay.

  • Çalışanlarınızla etkileşim fırsatınız olur:

    Blogunuzu okuyan çalışanlarınız sizi ve vizyonunuzu daha yakından tanıyacak. Şirket vizyonunuz duvarda asılı bir tabela olmaktan öteye geçecektir.

  • Geniş bir kapsama alanınız olur:

    Blogunuzu sadece varolan müşterileriniz ya da potansiyel müşterileriniz için değil; dünyanın geri kalanı için tasarlanmış bir iletişim aracı olarak düşünün.

    Örneğin blog yazılarınızda, üreteceğiniz yeni ürün için ufak ufak ipuçları verebilir; insanların (ve eğer blogunuz etkin bir blog ise basın ve yayın organlarının) ilgisini çekebilirsiniz (ing: create a buzz).

    Kısacası tek kuruş harcamadan reklam ve pazarlamanızı yapıyorsunuz. Daha ne isteyebilirsiniz ki?

  • Müşteri ilişkilerine farklı bir bakış getirebilirsiniz:

    Yeni bir müşteri edindiğinizde bu müşteriyi elde tutmak için elinizden geleni yaparsınız. Yeri geldiğinde müşterinizle kişisel bir bağ kurmaya çalışırsınız.

    Blogunuz varolan ve gelecekteki müşterilerinizle iletişim içerisinde bulunmak için biçilmiş kaftandır. Müşterilerinizin blog konularınıza katılmasını sağlayabilir; ürün gamınızda neleri beğendiklerini / hangi ürünlerinizi beğenmediklerini -- onlar için neyin iyi, neyin kötü olduğunu öğrenebilirsiniz.

  • İnsan kaynaklarına erişiminiz kolaylaşır:

    Eğer blogunuz sektördeki ağır toplardan biri olmayı başarırsa, her gün birbirinden kaliteli insanın size iş başvurusu yaptığını fark edeceksiniz. İnsanın doğasında olan şey bu. İnsan hep "en iyisi" ile birlikte olmak ister.

  • Arama motorları bloglara ve blogculara bayılır:

    Google taze ve kaliteli içeriğe önem verir. Bu içeriği daha sık tarar ve daha ön planda tutar. Bloglar da sürekli taze ve kaliteli içerik sunarlar. Aradaki ilişkiyi kurmak için fizik profesörü olmaya gerek yok ;)

    Bloglarımda yeni bir ileti yazmamla bu iletinin google tarafından endekslenmesi arasında geçen zaman bazen birkaç saat gibi kısa bir süre bile olabiliyor. Öte yandan şirket sitenizin ana sayfasında yaptığınız bir değişikliğin google (ya da diğer arama motorları) tarafından farkedilmesi günler / haftalar / hatta aylar alabilir.
İyi de ben bu konulara biraz uzağım; nasıl başlayacağım?

cember.net blog network blog'unu takip ederek başlayabilirsiniz.
Önümüzdeki 10-15 günlük sürede, cember.net blog network blogunda, yeni başlayanların blog yazarlığı konusunda dikkat etmesi gereken önemli konulardan bahsedeceğim.

.... Görüşmek üzere.

Etiketler: , , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Çarşamba, Ekim 25, 2006

Kim neye ne zaman inanır? #

  • İnsanlar sizin onlara kuru kuruya söylediğiniz hiçbir şeye asla inanmazlar.

  • İnsanlar onlara gözlerinin içine sokarcasına gösterdiğiniz şeyere nadiren inanırlar.

  • İnsanlar arkadaşlarının kendilerine söylediklerine çoğunlukla inanırlar.

  • İnsanlar kendi kendilerine söyleyip durdukları her şeye her zaman inanırlar.
Bir düşünün; hak vereceksiniz.

Yukarıda listelenen, insanların düşüncelere inanma ve kabul etme öncelik sırasına hayatın her alanında rastlayabiliriz.

Örneğin; diyelim karşı cinsten birini etkilemek istiyorsunuz. Eylem planınıza, bu kişinin "bir arkadaş"ına kendiniz "X de çok hoş çocuk ama; değil mi? ..." diye bahsettirerek başlamaz mısınız?

Benzer şekilde, ürün ve hizmetinizi hedef kullanıcıya doğrudan pazarlayarak ulaştırmanız neredeyse olanaksızdır. Aksine, arkadaşlar, arkadaşların arkadaşları... aracılığıyla kulaktan kulağa, yani viral yolla yaymak her zaman daha etkin, daha verimli, daha sonuca yöneliktir.

Siz ne düşünüyorsunuz? Neler eklemek istersiniz?

Etiketler: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Çarşamba, Temmuz 05, 2006

Gün 66 - Ürünümü ya da hizmetimi niye satamıyorum? #

En sık kafamıza takılan sorulardan biridir herhalde. Yeni, ve yaratıcı bir ürün ortaya koymuşsunuzdur; ama bir türlü bu ürüne ilgi duyan birileri çıkmaz.

İşlerin niye beklediğimiz gibi yürümediğini anlamak için gelin daha taze kurulmuş bir Web evinin yöneticisi Berk Bey ile bir röportaj yapalım. Konu bana daha yakın olsun ve daha rahat örneklendirebileyim diye web tabanlı bir ürün seçtim. Ancak aşağıdaki konuşma üç aşağı beş yukarı hemen hemen her sektör için geçerli olabilir.

(Not: ismi ve röportajın içeriğini uyduruyorum)

Ürünüm niye satmıyor

Berk: Yeni bir web-tabanlı ürün geliştirdik ve nedense satışlar ve ilgi beklediğimiz gibi değil. Halbuki her şeyi olması gerektiği gibi yapmıştık. Kafam karıştı şimdi...

Don Kişot: Bir düşünelim. İlk nedeni ürününüz hakkında kimsenin bilgi sahibi olmaması olabilir. Eğer kimse ürününüzü tanımıyorsa, ürününüz ne kadar yararlı olursa olsun, satış yapmanız o kadar da kolay olmayacaktır.

Berk: Hayır, sorun bu değil kesinlikle. Web sitemize her gün on binlerce tekil bağlantı alıyoruz. İnsanlar bizi fark ettiler. Google Adwords'de kritik anahtar kelimeleri satın aldım. Reklamlardan da geri dönüş alıyoruz. Yaptığımız iş ile ilgili bir blog başlattık. Blogumuz inanılmaz derecede ilgi görüyor. Yani o kadar da treni kaçırdığımızı zannetmiyorum.

Don Kişot: Hımm, o zaman belki kullanıcılarınıza ilettiğiniz mesajda bir sorun vardır. Belki kullanıcılarınız onlara sunduğunuz şeyin ne işe yaradığını anlayamamıştır. Sitenize gelen birisi, ürününüzün ona ne kazandıracağı konusunda kararsız kalırsa büyük olasılıkla sitenizden ayrılacak ve bir daha geri gelmeyecektir.

Berk: Böyle olduğunu da zannetmiyorum. Mesajımız oldukça berrak ve açık. Bu işin pazarlamasında doğru mesajları belirleyebilmek için aylardır uğraşıyoruz. Hatta takım arkadaşlarımızdan birisi MBA'ini tüketiciye nasıl mesaj iletilir konusunda bir tez sunarak bitirdi. Mesaj iletme konusunda gerçekten bir uzman. Potansiyel müşterilerimizin ne sunduğumuzu anlamak konusunda herhangi bir sorun yaşadıklarını zannetmiyorum.

Don Kişot: Eğer potansiyel müşterileriniz ne yaptığınızı, kendilerine neler sunduğunuzu biliyor ve anlıyorsa o zaman belki de pek umursamıyorlardır. Belki de insanların önemseyebileceği kadar önemli bir probleme çözüm üretmiyorsunuzdur. Belki ürününüz insanlarda "olsa güzel olurdu" etkisi oluşturuyor ama ürününü satın aldıracak yeterli motivasyonu sağlamıyordur.

Berk: Hayır, hayır... Sorun bu da değil. Ürünümüz insanların hayatını kökten değiştirecek nitelikte. Ürünümüz insanların bir günde on kilo vermelerini, dünya barışına katkıda bulunmalarını ve karşı cinse on kat daha çekici görünmelerini sağlıyor. Hem de hepsini tek bir pakete sığdırdık! Ürünümüzün potansiyel müşterilerimiz için değerli olduğu tartışılmaz bir gerçek. Ve müşterilerimiz de bunun farkındalar.

Don Kişot: Anlıyorum. Tamam diyelim ki ürününüz müşterileriniz için gerçekten değerli ve müşterileriniz bunun farkında. O zaman belki de müşterileriniz bu ürünü nasıl kullanmaları gerektiğinin farkında değildirler. Ürününüze uyum sağlamakta zorlanıyorlardır.

Berk: Evladım, bu kadar yavaş düşünme. Hep bu kafayla düşünüyorsan blogun nasıl bu denli popüler oldu anlaşılır gibi değil gerçekten. İşin aslı, ürünümüzün deneme sürümü kolaylıkla indirebiliyor müşterilerimiz. Böylelikle potansiyel müşterilerimiz ürünün ne olduğunu ve ne işe yaradığını para ödemeden anlayabiliyorlar. Deneme sürümünü indirmeleri için e-posta adresi istemek, anket doldurtmak gibi gereksiz atraksiyonlara da girmiyoruz. Yani ürünümüzü denemenin ve ürünümüzün ne işe yaradığını anlamanın son kullanıcı açısından hiç bir riski yok.

Don Kişot: Kusura bakmayın, web sitenizdeki kocaman yeşil "Ücretsiz Deneme Sürümü" düğmesinini fark etmemişim. Ama deneme sürümü kendi içinde ücretsiz olsa bile ürünü kullanmanın, kullanıcıya gizli bir maliyeti de var. Ürününüzü kuracaklar; nasıl çalıştığını anlamak için değerli zamanlarından ödün verecekler...

Berk: İyi deneme! Fakat biz ürünümüzün deneme sürümünü sitemizden indiren herkese bedavaya bir T-shirt de veriyoruz. Bu o kadar etkili bir promosyon ki sitemize gelen ziyaretçilerin yüzde doksanından fazlası ürünümüzün deneme sürümünü indiriyor ve deniyor. Ürünümüzü denetmekte hiç bir sorunumuz yok. Sadece kimse kendilerine değer katan bu ürüne para vermek istemiyor.

Don Kişot: O zaman belki fiyatlandırma politikanız yanlıştır.

Berk: Zannetmiyorum. Ürünümüz için optimum fiyatı belirlemek için pazarın altını üstüne getirdik. Onlarca araştırma yaptık. Hatta son modaya uyduk ve ürünümüzün fiyatını .99 YTL değil .95 YTL ile sonlandırdık. "Sadece 95.95 YTL!"; 99.99 YTL'den çok daha hoş geliyor kulağa öyle değil mi? Biz de öyle düşündük. Ayrıca bu fiyat, rakiplerimizden çok daha kaliteli bir ürüne sahip olmamıza rağmen rakiplerimizin fiyat aralığının altında.

Don Kişot: Tamam, fiyatlandırmayı bir kenara bırakalım. Düşüncelerinize hem katılıyorum, hem de katılmıyorum. Ama pazar ve pazarın esnekliği konusunda bir fikir sahibi olmadığım için net bir yorum yapamayacağım. Belki de potansiyel müşterileriniz yeni bir şirket olduğunuz için size güvenmekte sorun yaşıyorlardır. Ya önümüzdeki ay iflas ederseniz ve ürününüzü kullanan müşteri kitlenizin ürününüz için yaptığı harcamalar çöpe gitmiş olursa mesela? İnsanlar, Microsoft benzeri büyük firmalara rahatlıkla güven duyabilirler ancak daha yeni yeni ayakları üzerinde durmaya başlamış bir firmaya güven duymak konusunda sorun yaşarlar.

Berk: Web sitemize baktın mı yakın zamanda? Basın bültenimizde geçen ay on milyon dolar net kâr elde ettiğimizi söylüyorum. Sence böyle bir firma iflas riski altında olabilir mi? Hosting maliyetleri ve ürünün bakım maliyetlerini ve diğer tüm maliyetleri alt alta eklesek bile bu rezerv ile firmamız en az elli yıl iflas etmeden yaşamaya devam eder.

Don Kişot: Aklıma başka bir şey gelmiyor. Durumunuz tamamen kendine özel. Normal şartlarda başarılı olmanız lazım ama bir şeyler eksik... Pes ediyorum. Belki de göremediğim bir şeyler vardır.

....

Şizofreni belirtileri göstermeden bu röportajı sonlandırsam iyi olacak :)

Siz ne düşünüyorsunuz?

Berk Bey nerede hata yapmış olabilir?

Etiketler: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Salı, Haziran 27, 2006

Gün 60 - Müşterinin tercih edebilme gücü #

Soru: Ürününüz için 5000 kişilik bir müşteri listesi mi istersiniz, yoksa 1000 kişilik bir liste mi?
Kolay! Tabii ki müşterinin kalitesine bağlı olacak. 1000 kişilik liste daha ince elendiği için muhtemelen 5000 kişilik bir listeden daha kaliteli bir müşteri grubunu içeriyordur.

Biraz zorlaştıralım o zaman:
Soru: 100 tanesinin çok iyi müşteri olacağını tahmin ettiğiniz 10000 kişilik bir liste mi istersiniz, yoksa 200 tanesinin çok iyi müşteriniz olacağını tahmin ettiğiniz 50000 kişilik bir liste mi?
İş yönetimi açısından bakarsak, birazcık daha karmaşık bir soru:

50000 kişi arasında 200 tane kaliteli müşteriyi bulmanın maliyeti ne kadar (ve aynı şekilde, kötü müşterileri elemenin)? Eğer bu maliyet 10000 kişilik bir listede 100 tane kaliteli müşteri ile uğraşmanın maliyetinden daha yüksekse değmez.
(
Yanlış anlaşılmasın: kötü müşteri derken iş alanınızla uyuşmayan müşterilerden bahsediyorum; çocuklardan şeker çaldığı için kötü olan müşterilerden değil. Müşterileriniz değerli ve kaliteli kimseler olabilir; ancak sunduğunuz hizmet ya da ürün onlara uygun değilse, sizin için kötü müşteridirler.
)

"Ben müşterimi kendim seçerim. Daima kaliteli müşterilerle çalışırım. Tam tersi asla olmadı şu ana kadar" diyenleriniz vardır elbet.

Yalnız gerçek hayatta bu pek böyle olmaz. Tabii ki müşterinizi kovma, yani müşterinizle yaptığınız antlaşmayı feshetme hakkınız var. Ama çoğu kimsenin bu yönde karar verecek düzeyde finansal tampona ve müşteri portföyüne sahip olduğunu düşünmüyorum. Kaldı ki sadık bir müşteriyi kaybetmenin maliyetinin beş tane yeni müşteri kazanmanın maliyetine eşit olduğu bir dünyada kimse böyle bir irrasyonel harekete cesaret edemez.

...

Müşterinizi kovma senaryosunu bir kenarı bırakırsak, yapabileceğiniz en iyi şey ürünlerinizi ve sunduğunuz hizmetleri sizin için kaliteli olan müşterileri çekecek ve kötü müşterileri uzakta tutacak biçimde şekillendirmek olabilir.

Önemli olan doğru mesajı vermek ve siz kaliteli müşterileri seçemeseniz bile kaliteli müşterileri sizi seçecek şekilde yönlendirmektir.

Böyelikle 50000 kişi arasında 200 kaliteli müşteriyi (samanlıkta iğne) arama sürecinizi kolaylaştırmız olursunuz.

Müşterilerinizin kimler olmasını belirlemenin bir yolu fiyattan geçer:

Eğer 1000 dolara bir RSS okuyucusu satıyorsanız, bu herhangi bir RSS okuyucusu değildir özeldir (ne bileyim kendi kendine öğrenen, önemli bulduğu makaleleri size e-posta ile gönderen, içinde aklıllı filtreleri olan, atıyorum borsa analizi yapan, fon önerileri veren; yani iş hayatınızı gerçek anlamda kolaylaştıran bir RSS okuyucusu ancak 1000 dolar edebilir), çünkü RSS okuyucuları genelde ücretsiz ya da 10-15 dolar seviyesinde oldukça düşük ücretlere satılırlar.

Siz eğer özel bir RSS okuyucusu satıyorsanız, bununla ilgilenen sınırlı ve özel bir kitleniz olacaktır. Kötü bir şey değil tabii ki (eğer ne yaptığınızı ve ne istediğinizi biliyorsanız).

Söylemek istediğim, müşterilerinize doğru mesajı vermelisiniz ki verdiğiniz ürün ve hizmetle en çok örtüşen; bu ürün ve hizmete en çok ihtiyacı olan "kaliteli" müşterilerle çalışabilesiniz.

Bunu başarmak için mesajınızı çeşitli şekillerde farklılaştırabilirsiniz:

1. Fiyat

Fiyattan yukarıda bahsettik. Bazıları bedava (ya da neredeyse bedava) çözümler isterken, bazıları güvenlik, estetik, sağlamlık, uzun ömürlülük, kurumsal imajı tamamlaması, kalite... gibi başka parametrelere önem verirler.

2. Resmi / Gayri-resmi

Bazı müşteriler 30 sayfalık kağıt rulosu halinde bir antlaşma metnini karşılıklı imzalamadan rahat etmezler.

Bazıları ise sayfalardan çok samimiyete, karşılıklı güvene önem verirler. Bazılarına göre ise "bir söz" yeterlidir. Bu yaklaşımlardan biri diğerinden iyi ya da kötü değildir. Sadece farlık müşterilerin farklı şeyler isteyeceğini bilmelisiniz.

3. Ürün mü, çözüm mü?

Sadece müşterinizin işine yarayacak bir ürün mü satıyorsunuz (hosting, hazır portal, program vb.) yoksa sağının solunun özelleştirilmesi, düzenlenmesi, kurcalanması gereken bir ürününüz mü var?

Bazıları ürünlerini "anahtar teslim" isterler. Bazıları ise "kendi kendine yap" (DIY) taraftarıdır.

Bazıları mobilyacıdan kullanılabilir durumda bir kütüphane satın alır; bazıları ise kütüphanenin panel ve raflarını ayrı ayrı alıp evde monte etmeyi tercih edebilir.

Müşteriniz hazır bir ürün mü, yoksa kendilerine özel (tailor-made) bir çözüm mü istiyorlar?
Ya da daha önemlisi siz ürün mü, yoksa çözüm mü sunuyorsunuz?

4. Erken kullanıcılar, gecikenler (early adopters versus laggards)

Kendi adıma; ben bir alfa-tester'ım (en azından web alanında). Bir ürün ilk çıktığı an (ne kadar eksiği, hatası olursa olsun) denemek/kurcalamak isterim (kaç tane beta web2.0 uygulamasına üye olduğum konusunda en ufak bir fikrim yok :) )

Bazıları yeniliği, gelişmeyi en uç noktadan (cutting-edge) takip etmekten hoşlanır. Bazıları ise daha temkinli davranır "hele bi dur, herkes kullanmaya başlasın; ben de bir bakarım" der.
Hatta bazıları iyice abartıp herkes ürünü kullanmayı bıraktıktan sonra ürün neredeyse ölmek üzere iken denemeye/kullanmaya başlarlar.

...

Ürün veya hizmetinizi sunarken önce kimin "doğru" müşteri olduğunu belirlemeye çalışın. Ve ürününüzü bu doğrultuda geliştirin. Ürününüze bu doğrultuda yeni özellikler ekleyin. Müşterinizin ihtiyacına cevap veren; tam aradıkları gibi bir ürün ya da çözüm sunun.

Böylelikle binlerce kişi arasından kaliteli müşterileri seçip çıkarmak zorunda kalmazsınız. Kaliteli müşteriler (her şey ideal şekilde gelişirse) sizi seçerler.

... Yarın görüşmek üzere.

Etiketler: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Cumartesi, Haziran 10, 2006

Gün 46 - Konumlandırabilmek için alim olmaya gerenk yok #

  1. Haftasonları çoğu insan blog okumak yerine, örneğin, adalarda faytonla gezmeyi tercih ediyor (İstanbul için), ya da sinemaya gitmeyi, ya da sevdikleriyle buluşmayı, ya da...

    Anlıyorsunuz ya, haftasonu çoğu kişi için bilgisayar başında minimum düzeyde vakit geçirdikleri bir zaman dilimi ("e-mail'lerime, bir de Don Kişot'a bakayım yeter"gibi :) );

  2. Haftasonları doğası gereği insanların daha "dinlendirici" konularla ilgilendiği bir zaman dilimi.
O nedenle haftasonu gelince, bu blogun genel içerik ve kavramının dışına çıkmamaya çalışarak, nispeten biraz daha "hafif" konulardan bahsetmeyi tercih ediyorum.

Düşünsenize pazar akşamı siz "zaten pazartesi sendromuna girmiş"ken; "strateji karnesi hazırlamak için sektörünüzü çok iyi tanımalısınız... bık bık bık..." diye çarşaf gibi bir yazı yazmışım.

Sekiz saniye içinde bu blogu koşarak terk edersiniz.
Unutturmayın da bir ara size "sekiz saniye" kuralından da bahsedeyim :)

Neyse, bugünkü konumuz "konumlandırma".
Yanlız konumlandırmanın ne olduğundan, öneminden öyle uzun uzadıya bahsetmeyeceğim (belki bir hafta içi yazısının konusu olabilir).

En basit anlamıyla konumlandırma; ürününüzü (ya da sunduğunuz hizmeti) kullanan (tüketen) kitleye, ürününüzün ne olduğunu; bu ürünün ne işe yaradığını iletebilmenizdir.

Konumlandırmanın iki arkadaşı vardır "bölümlenme" (segmentation) ve "odaklanma" (targeting). Fakat ürününüzü konumlandırmazsanız ne bölümleyebilirsiniz ne de odaklanabilirsiniz.

Aslına bakarsanız konumlandırma; sunduğunuzu hedef kitlenize çarpıcı bir mesajla iletmekten başka bir şey değildir.

Bir ürün/hizmet konumlandırmasının öyle sayfalarca ön inceleme/pazar araştırmasının ardından yapılmaması, bu konumlandırmanın başarısız olduğu anlamına gelmez.

Yeter ki sezgilerinize güvenin, empati kurun, kendinizi kullanıcı kitlenizin yerine koyun.
Sıradan olmayın, verdiğiniz mesaj öylesine beklenmedik olsun ki mesajı alan birkaç saniye bakakalsın.

Şöyle bir analoji kurabiliriz:

Size her gün binlerce iletişim kanalından kanaldan ürün ve hizmet tanıtımı yapılıyor:
  • Yolda elinize tutuşturulan "ingilizce öğreniyor muyuz" broşürü,

  • posta kusunuza çeşitli uzuvlarınızı güçlendireceğini iddia eden bitkisel ilaç reklamları,

  • televizyon reklamları,

  • gazetenizin hacmen yarısını kaplayan orta sayfa reklamları,

  • panolar,

  • radyo duyuruları...
Birileri, siz istemediğiniz halde bir şeyleri gözünüze gözünüze sokuyor
  • "merdiven efendim tam 33 farklı işlevi var..."

  • "... yanına süper karın kası yapıcımızı da indirimli veriyoruz."

  • "... rakiplerinin aksine 220 derece açıyla çalışıyor ..."

  • "Yeni bir kokumuz var 'a la chance dö la monde'. Test etmek ister misiniz? (Fısst) Bileğinize sıktım bile..."

  • "... Değerli müşterilerimiz; Çengelköy hıyarında şok indirimi kaçırmamak için son yirmi saniyeniz..."

Siz ise, bunca dış mesaja karşı tamamen gardınızı almış bir boksör gibisiniz.

Bu mesajlar
  • Siz istemediğiniz halde sizin gözünüze, kulağınıza sokulduğu için
  • ve siz de "keriz olmadığınız" için;
hepsini duymazdan geliyor; ilgilenmiyorsunuz.

Ancak öyle bir an geliyor ki sıradışı, beklenmedik ve belli ki zekice hazırlanmış bir mesajla karşı karşıya kalıyorsunuz:

...Ve tüm gardınız bir anda düşüyor.


(not: var böyle bir yer. Benim iki sokak yukarımda)

Şimdi söyleyin, bir bakkal bundan daha güzel nasıl konumlandırılabilir?
Rakiplerinden (hipermarketler) ve alternatiflerinden (alt mahallenin bakkalı) farklılığını daha kısa/öz/çarpıcı bir biçimde nasıl ifade edebilir?

Siz gidip bu bakkaldan alışveriş yapmaz mısınız?
Gidip o bakkalın kelinin ortasından öpmez misiniz?


... Yarın görüşmek üzere.

Etiketler: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Salı, Haziran 06, 2006

Gün 42 - Web Sitesi gerçekten gerekli mi? #

Bu blogu takip eden hiç kimsenin yukarıdakı soruyu soracağını sanmıyorum :)

Tabii ki firmanızın web'de varlığını sağlamanız bir gereklilik. Hele ki, kendi girişiminizi başlatmak; kendi şirketinizi kurmak niyetinde iseniz web siteniz sizin olmazsa olmaz varlıklarınızdan biri olmalıdır.

Eğer web alanında hizmet üretiyorsanız bir web siteniz olmak zorunda zaten (e işiniz bu). Ama web ile ilgili bir ürün ya da hizmet satmıyor iseniz bile web siteniz sandığınızıdan çok daha önemli (
Not: benim durumum biraz istisnai; iş hayatına balıklama daldığım ve birden bire projelerle boğuşmaya başladığım için kurumsal web varlığımı tam düşündüğüm formatta sağlamış değilim.
Ama en azından kendime ait, ürün ve hizmetlerimi tanıtan bir sayfam var.
).


Şöyle düşünün: Web siteniz sizin için gece gündüz yorulmaksızın ürün ve hizmetlerinizi tanıtan bir pazarlama uzmanı ve aynı zamanda bir satış elemanıdır.
(
pazarlama ile satış arasındaki fark apayrı bir yazı konusu olabilir. Yine de birkaç madde yazayım da içimde kalmasın :)
  • Kapınıza gelip "tencere tava" satan kimse "pazarlamacı" değil "satış elemanı"dır.

  • Satış; pazarlamanın onlarca yardımcı kolundan sadece bir tanesidir.

  • Apartmanların girişinde "pazarlamacılar giremez" yerine "satış elemanları giremez" yazılarının olması gerekir.

  • Arkadaşınıza "üniversitede ne okuyorsun?" diye sorunca "pazarlama konusunda master yapıyorum" dedikten sonra "vah, vah bizim amca oğlu da öyle, altında araba kapı kapı dolanıyor valla." demeniz tamamen yanlıştır.

    (
    Yanlış anlaşılmasın "aktif satış" yapanları küçümsemiyorum benim tek derdim kavramların karıştırılması.

    Satış, gerçekten apayrı bir bilgi ve yetenek gerektiren bir iş kolu. Hele hızlı tüketim maddeleri gibi hareketli sektörlerde aktif satış yapmakta iseniz, bu bilgi ve yeteneğin yanına

    • sağlam sinirler,
    • güçlü insan ilişkileri,
    • insanları tanımak (binlerce ismi hatırlamak),
    • güçlü bir bünye (iki günde bir sabah 3-4 gibi uyanıp saat beşte depoda olmanız gerekebilir)

    maddelerini de eklemeniz gerekir. Ve şu da bir gerçek ki, eğer doğru formasyonunuz varsa, yani pazarlama alanında lisans/master vb. yapmışsanız, başarılı bir pazarlama uzmanı olmanın en geçerli yolu bir süre aktif satış içinde yoğrulmaktır.
    )

  • Gazetelere, kariyer sitelerine "aktif sürücü ehliyeti olan" "deneyimli pazarlama uzmanı" ilanı vermeyiniz. Pazarlama uzmanları bu ilanlara gözleri yaşarırcasına gülerler. Çünkü pazarlama uzmanının aktif olarak konum değiştirmek gibi bir ihtiyacı yoktur.

    Aksine merkezi bir noktadan
    • ürün,
    • fiyatlandırma,
    • tanıtım,
    • odaklanma,
    • konumlandırma,
    • dağıtım ağlarının düzenlenmesi...

    gibi onlarca şeyin en verimli ve en etkin (efficient and effective) şekilde nasıl yapılabileceğini düşünürler.
... oh be rahatladım!
)

Ne diyorduk... Web sitesi!

Aslında web sitesi sahibi olmanızın "neden"lerinden değil, "nasıl"larından bahsetmek yararlı olacaktır:

Gelin, web varlığınızı en iyi nasıl sağlayabileceğinizi inceleyelim:

Olayın teknik tarafını bir tarafa bırakıyorum. Sitenin hızlı olması, temel web standartlarına uygunluğu, ürün ve hizmetinizin karakterini yansıtması apayrı bir yazının konusu. Diyelim ki bunların hepsini sağladınız ziyaretçilerinin baktığında "vay bee!" dediği bir siteniz var. Sizce yeterli mi?

Tabii ki değil!

Sitenin görselliği ve işlevselliği önemli. Ancak web sitenizin en az onun kadar önemli, belki daha da önemli bir özelliği olmalı:

Web sayfanız müşterilerinize doğru mesajı vermeli.

Kendinizi sitenizi gezen potansiyel müşterinizin yerine koyun. Müşteriniz sitenizde gezinirken aşağıdaki soruları soracaktır:

1. "Benim için ne yapıyorsun?"

Yanlış cevap:
"Ajax ile güçlendirilmiş, son teknoloji iletişim ürünümüzle sana uç noktalarda olmanın deneyimini yaşatıyoruz."

Ne iletti bana? Hiçbirşey. Son kelimesine kadar pazarlama kokan bir laf salatası.

Doğru cevap:
"Ürünümüz Unutturmaz 2.0; web teknolojilerini en iyi şekilde kullanarak, posta kutunuza gelen elektronik postalara cevap vermeyi unutmamanızı sağlar. Yapmanız gereken, program çalışırken, sadece 1 ile 9 arasında bir rakama basmak ve gerisini Unutturmaz 2.0'a bırakmak. Unutturmaz 2.0, bastığınız rakam kadarlık gün öncesine kadar hızlı bir tarama yapar ve o ana kadar cevaplamadığınız elektronik postaların tümünü listeler. Örneğin 5 rakamına basarsanız, son 5 gün içinde cevaplamayıp arşive kaldırdığınız tüm e-posta iletilerini görürsünüz. Unutmaz 2.0'ı, belirli bir gün sonra bir e-posta göndermeyi size hatırlatması için de programlayabilirsiniz..."
(not: bu ürünü tamamen kafamdan atıyorum, piyasada benzer bir ürün varsa da tamamen rastlantısaldır)
Yine pazarlama mesajları dolu bir laf salatası. Ancak en azından bilgilendirici bir laf salatası :)

2. "Peki bu ürün kimin için?"

Bu soruya cevap vermemek olmaz. Potansiyel bir müşterinin dikkatini çekmenin en kolay yolu bu ürünü kimler için sunduğunuzu açıkça belirtmektir.

Çoğu kimse bunu yapmamayı tercih eder. Çünkü hitap ettikleri alanı daralttıkları için satışlarının da azalacağını düşünürler. Ancak unutmayın ki odaklanmak her zaman iyidir.

Bunu en iyi bayanlar bilir sanırım :) Eğer bir elbiseyi başkasının üzerinde görürseniz, hele ki bu kişi sürekli beraber olduğunuz biri ise (iş arkadaşı mesela) ne kadar beğenirseniz beğenin o elbisenin bir benzerini satın almazsınız.

Eğer ürününüz kişiye ya da belirli bir kitleye odaklanmış ise, ürününüzü satma olasılığınız artar.

"Unutturmaz 2.0'ı özellikle yoğun iş temposunda binlerce iletiyi takip etmekte zorlanan yönetici asistanları için tasarladı ve onlar için özelleştirdik."

3. "İyi de, nasıl çalışıyor bu meret?"

  • Ayrıntılı bilgi için yardım sayfalarına bakabilirsiniz...
  • İşte nasıl çalıştığını gösteren bir video...
  • Bunların yanısıra herhangi bir sorununuz varsa teknik destek birimimize bir ileti gönderin, sorununuzla en kısa zamanda ilgilenilecektir...
4. "Peki, niye bu ürünü kullanayım da, [rakip ürün]ü kullanmayım mesela?"

Müşteri sitenize, sanılanın aksine, öylesine gezinirken uğramamıştır. Ya özellikle bu konuyla ilgili bir ürün aramaktadır, ya da sizin sitenize ilgili başka bir sayfa tarafından yönlendirilmiştir.
Ve ürününüzün ne kadar tek ve özel olduğunu düşünürseniz düşünün, kuvvetle muhtemel sitenize gelen kişi beş altı tane alternatif ürüne göz attıktan sonra size uğramış olacaktır.

"AmanHatırlat Pro' da eksik olan özelliklerden sıkıldınız mı?
Biz de öyle, ve bunun için daha iyisini yaptık!
Binlerce AmanHatırlat Pro kullanıcısı halihazırda Unutturmaz 2.0 kullanmaya başladılar.
Üstelik ilk üç aylık kullanımı tamamen ücretsiz!
Size niçin Unutturmaz 2.0'ı kullanmanız gerektiğini birkaç madde ile anlatalım: ..."

5. "Peki kaç para bu ürün?"

Karmaşık fiyat formüllerini bırakın.

Yanlış: "Fiyat bilgisi için satisdestek@firmaadi.com a aşağıdaki istek formunu gönderin."

ya da daha kötüsü

Yanlış: "Fiyatlandırma bilgileri için bölgesel satış temsilcimizi arayabilirsiniz."

Artık dünya değişti, seçenekler arttı, bilgiye ulaşım kolaylaştı, ve her alanda pazar esnekliği arttı. Eğer müşteriniz ilk beş dakikada ürününüzün fiyatının ne olduğunu öğrenemezse diğer onlarca rakip firmadan birinin sitesine yönlenecek demektir.

Müşterinize "tam sizin isteklerinize uygun bir fiyat belirlememiz için, aşağıdaki formu doldurup bize iletin" demeyin.

Eğer müşteriniz bürokrasi aşığı bir İngiliz değilse, bu isteğinizi gördüğü anda artık "eski müşteriniz" olmuş demektir.

Müşterinize fiyatlandırma seçeneklerini tüm açıklığıyla sunun ve bırakın müşteriniz kendisine en uygun fiyatlandırma seçeneğini kendisi seçsin.

6. "Nasıl deneyeceğim?"

"3 aylık ücretsiz deneme sürümünü [link]buradan[/link] indirebilirsiniz."

7. "İyi de siz kimsiniz?"

İşin arkasında gerçek anlamda kimin çalıştığını (teknoloji yöneticisi, yazılım grubu, teknik destek ekibi...) tüm açıklığınızla anlatın. Tek kişilik bir şirket bile olsanız, müşteriniz ürününüzden önce sizi yakından tanımak isteyecektir. Tanımak güven arttırır. Güven iş ilişkilerini geliştirir. Gelişmiş iş ilişkileri anlık değil, geleceğe yönelik satış (nakit akışı) demektir.
Domino taşları gibi, biri diğerini etkiler.

8. "Ya kardeşim, neredesiniz?"

Sanal bir varlığınızın olması güzel tabii. Ancak müşteriniz karşısında bu işi iyi yapan kanlı canlı insanlar olduğundan emin olmak ister.

Eğer bir firmayla iş yapacaksam ve bu firma dünyanın neresinde olduğuna dair adres bilgilerini bir yerlerde yazmıyorsa, bu firma benden gizlenmeye çalışıyor demektir.

Eğer doğrudan bağlantı kuracağım kişi bilgi@firmaismi.com, satın alma işlemlerimle ilgilenen kişi satisdestek@firmaismi.com ise ister istemez kafamda bazı olumsuz soru işaretleri canlanmaya başlar.

Web ortamı zaten yeterince sanal. Gerçek kimliğinizi ne kadar gizlerseniz, size olan güveni de o kadar kaybedersiniz.

9. "Ya, şu an için bilmiyorum. Ama bu üründeki gelişmelerden haberdar olmak istiyorum. Ne yapsak?"

Bazen müşteri için doğru zaman değildir (ürününüzü şirketini biraz daha büyütünce kullanacaktır; ya da bazen müşteriniz ürüne "yeni özellikler" eklendiği zaman kullanma kararı alabilecektir)

Müşterinize ürün hakkındaki gelişmelerden haberdar olabilmesi için farklı kanallar sağlayın.
  • Firma elektronik bültenine (newsletter) üye olmaları için bir link verin.
  • Ürün sayfalarınız için RSS beslemeleriniz olsun.

Eğer her 10 müşteriden 4'ü ne zaman ürününüze bir outlook eklentisi üreteceğinizi merak ediyorsa, kendi istekleriyle sizin bilgi kanallarınıza üye olmalarını sağlamanız akıllıca bir davranış olacaktır.

10. "Hey adamım, hayatta mısın?"

En önemlisi de bu.

Eğer sitenizin sağ üst köşesindeki "günün sözü" son yirmi gündür değişmediyse, sitenizdeki güncel haberler bölümü o kadar da güncel değilse, yayınladığınız basın bültenleri geçen seneden kaldıysa; müşterinizin kafasında verdiğiniz hizmetin kalitesine dair sorular oluşabilir.

Web oluşumunuz ne değişken ise sizin için o kadar iyidir.
  • Ürününüzle ilgili yeni gelişmeleri yayınlayın.
  • Sektörel haberler sunun.
  • Kullanıcıların görüşlerini yayınladığınız bir bölümünüz olsun.
  • Bir blog açın.
  • Ürününüzle ilgili bir wikiniz olsun.
  • Anketler düzenleyin...
Kısacası dinamik olun.

... yarın görüşmek üzere.

Etiketler: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Cuma, Nisan 07, 2006

Gün 14 - Marka #

Son birkaç gündür yoğunluktan dolayı buraya yazmaya pek vaktim olmadı;
Özür diliyorum.

...

Bugün bir firmanın olmazsa olmazından bahsetmek istiyorum: Markanız.

Bu konuyu iki başlık altında inceleyeceğim
  1. Eğlenceli kısım: marka seçimi
  2. Sıkıcı kısım: marka tescil işlemleri
Marka seçimi

Markanız bir bakıma sizin kimliğinizdir. Ve de işinizin kalitesinden sonra yaratacağınız en önemli varlıklardan biri markanızdır.

Bu yazımda marka seçiminde dikkat edilmesi gereken noktalardan bahsetmeye çalışacağım:

  1. Farklılık:
    • Markanız farklı ve orjinal mi?
    • Girmekte olduğunuz sektörde göz önünde olmanızda yardımcı olacak mı?
    • Gireceğiniz sektörde benzer markalar var mı?
    • Başka sektörlerde benzer markalar var mı?
    • Eğer varsa, bu markalar marka imajınızı olumlu mu olumsuz mu etkilerler?
  2. Kısa ve anlaşılır olmak:
    Eğer marka olarak "demircan bileşik uzay çatıları" seçtiyseniz, pek de iyi bir seçim yaptığınız söylenemez. Böyle bir markayı insanlar er ya da geç kısaltarak kendi zihinlerinden "DBU" gibi bir markaya çevirecektirler zaten. Sizce IBM, GE gibi markaların aslında ne anlama geldiğini kaç kişi hatırlıyordur?
  3. Uygunluk:
    Aslında bu biraz da ucu açık bir madde. Çünkü bir markayı ne kadar özel ve farklı yaparsanız o kadar bulunduğunuz alandan uzaklaştırırsınız. Yani ortada 1. ve 3. maddeleri arasında bir öncelik karmaşası yaşayabilirsiniz. Aradaki dengeyi kurmayı başarmanız gerekli.
  4. Kolaylık:
    İsim kolay söylenebiliyor mu? kolay yazılabiliyor mu? farklı dillerde söylenmesinde bir sorun var mı? TÜLOMSAŞ'ı örnek alalım (Türkiye Lokomotif Sanayii A.Ş.) Sizce söylenmesi, yazılması ne kadar kolay? Ya da bir ingilize "Tülomsaş" demeyi öğretmek için kaç gün işkenceye katlanabilirsiniz?
    Bir de Erpen 'e bakın (markaları tamamen rastgele seçiyorum, bu iki örnekten daha iyi ve daha kötü örnekler de tabii ki bulunabilir) ve bu iki soruyu bu marka için sorun.
  5. Popülerlik:
    İnsanlar markanızı sevecekler mi? Markanız insanlar üzerinde nasıl bir duygu uyandırıyor?
  6. Genişletilebilirlik:
    Markanızı birden fazla amaçla kullanabilir misiniz? ya da bir kısmını kullanarak alt markalar üretebilir misiniz? (Nestle'den Nescafe mesela)

Marka tescil işlemleri

Haftalarca düşündükten sonra tam işinizin karakterini yansıtan süper bir marka buldunuz diyelim. Bu markayı başkalarına kaptırmamak için yasal olarak markanızı patentlemeniz gerekir.

Yakın zamanda bu işlemleri yaptırdığım için merak edenlerle paylaşmak istiyorum:
Aslında tüm yasal işlemleri kendiniz de takip edebilirsiniz ama bu işin hukuksal/bürokratik kısmı o kadar fazla ki inanın istemezsiniz.
Bu durumda öncelikle bir patent bürosu bulmanız gerekli.
  1. Patent bürosunu bulduktan sonra, marka tescili araştırması içiin başvuruyorsunuz:
    Bu araştırmada, tescil etmeyi düşündüğünüz markaya benzer markalar var mı, hukuki açıdan markanızın tescili bir sorun oluşturuyor mu gibi maddelere bakılıyor.
  2. Her ne kadar patent bürosu araştırma sonuçlarının bir iki günde belirleneceğini söylese de, siz bir haftanızı gözden çıkarın ve belirli aralıklarla (her gün mesela) bir gelişme olup olmadığı konusunda patent bürosu ile bağlantıya geçin.
  3. Patent ofisi size araştırma sonucunda üç farklı şekilde dönebilir i)olumlu, ii) riskli, iii) olumsuz.
  4. Eğer cevap olumsuzsa zaten markanızı başka birisi tescillemiştir ve başka bir marka bulmak zorundasınız. Eğer cevap olumlu ise sorun yok demektir bir sonraki adıma geçebilirsiniz. Eğer cevap riskli ise, benzer isimlerde ya da logoları sizin logonuza benzer markalar var demektir. Bu durumda markanızın tescili için başvurabilirsiniz ancak markanızı biraz değiştirip, başına sonuna bir şeyler ekleyip başvurmanız ileride olumsuz bir şeyle karşılaşmamanız için daha yararlı olur.
  5. Artık markanız tescile hazır. Patent ofisine bir vekaletname gönderdikten sonra işlemleri patent ofisi sizin adınıza takip edecektir.
Marka tescil işlemlerinin sonuçlanması altı ay ile bir sene arasında sürebilir.
Bir de yukarıdaki adımlardan her biri için ödeme yapmanız gerekiyor. O nedenle cebinizde bugünün parasıyla birkaç bin YTL olması yararınıza olur.

Yarın görüşmek üzere;

Etiketler: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 



Geçmiş iletiler

RSS de ne ola ki? RSS

RSS register icon

Arşiv

Çeşitli

Sponsor

Önerdiğim Bağlantılar

Çnerdiğim Tarayıcı

Sponsor