.

Çarşamba, Kasım 15, 2006

Gün 83 - Entropi her zaman kazanır. #

Termodinamik okuyanlar bilir:
Evrende maksimum düzensizlik ve minimum enerjiye olan eğilim birbirini zıt yönde destekler.
Yani siz bir sistemi ne kadar düzenlemeye çalışırsanız; sistem en az sizin çabanız kadar (ve muhtemelen çok daha fazla) düzensizliğini arttıracaktır.

Bu durum fizikte, ısı dinamiğinde, akışkanların davranışlarında böyle olduğu gibi güncel hayatınızda; projelerinizde; sosyal çevrenizde; uluslar arası ilişkilerde; dinde, politikada ve işinizde de aynen geçerlidir.

Siz ne kadar "düzenli" olmaya çalışırsanız çalışın; bir yerleri ne kadar derleyip toplamaya gayret ederseniz edin; farkında olmadan bambaşka bir yerde çok daha yoğun bir düzensizlik oluşturacaksınız.

Diyelim bir proje üzerinde çalışıyorsunuz. Projenin gelişimi esnasında yapılacaklar listenizin devamlı olarak şişkinleştiğini; önemli kilometre taşlarını ertelediğinizi; yani sürekli vites küçülttüğünüzü fark edeceksiniz.

Örneğin, diyelim birkaç hafta içinde altı aydır geliştirip durduğumuz ürünümüzü hizmete açıyoruz. Yani önümüzde önemli bir kilometretaşı (deadline) var.

Ancak kimse bu kilometre taşının farkında değil:

Bakıyoruz ki ortalıkta lanse edilmeye hazır olgun bir ürünümüz yok. Neyseki kalite kontrol ve testten sorumlu ekip arkadaşlarımız işlerini iyi yapmışlar ve yüzlerce yapılacak işimiz (ya da yazılım projeleri için: megabaytlar dolusu bir bug veritabanımız) var.

Kötü haber ise; ekibinizde kimse bu bug (hata) veritabanına aylardır elini bile sürmemiş. Ve siz birkaç gün içerisinde ürününüzü lanse etmekten bahsediyorsunuz.

Girişimci (ve yönetici) olarak bir karar almanız gerekirse
Gerekirse sabah akşam çalışılacak; ama bu veri tabanındaki tüm hataları ayıklamış olacağız!
diyerek bir savaş açabilirsiniz.

Ancak altı aylık birikmiş bir hata yığınını elinizde bir tabur yazılımcı olsa yine de birkaç haftada ayıklayamazsınız. Ve işin ilginci siz bu hataları ayıkladıkça sağdan soldan yeni yeni hatalar mantar gibi türeyecektir (tecrübeyle sabit).

Yani kazanan her zaman entropi olacaktır.

Tüm bug'lara teker teker savaş açmak mı?
Tamam, açalım. Elimizde kayıtlı 352 bug var. Bir o kadar da kayıt dışı olanı var bu böcüklerin.

Diyelim ki mucizevi bir şekilde her hatayı ortalama 15 dakikada çözdük. Tam tamına 88 adam x saatlik bir iş gücü demektir bu!

Ve hiçbir hata 15 dakikada ayıklanamaz.

Tüm bunların yanısıra, yöneteceğiniz insanlar, yapacağınız diğer işler varsa ve son birkaç haftasonunuzu tam kapasite bu hata ayıklama savaşına verdiyseniz ve yine de pek bir değişiklik yoksa; bir şeylerin yanlış gittiğini fark edeceksiniz.

Yazılım hataları işin sadece bir yüzü. Bir de bu hata ve değişikliklerin yansımaları var:
  • Pazarlama dokümanlarınız güncelliğini kaybetmiş; güncellemeniz gerekli.

  • Kullanıcı arayüzünüz değişmiş; bu değişikliğin yardım sayfalarına, sık sorulan sorulara; ürün tanıtımına ve diğer pazarlama materyaline yansıtılması gerekli.

  • Test senaryolarınız tarih öncesinden kalma. Güncellenmeleri ve lansman öncesi yeniden test yapılması gerekli.
Ve elinizde tek güvenilir kaynağınız: "hata veritabanı"nız.

Fakat; 352 bug ve 88 adam*saatlik iş mi? Durun bir dakika. Daha lanse edecek bir ürünüm var benim!

...

Böylesi bir felaket senaryosu karşısında soruna analitik olarak yaklaşmazsanız dağ gibi büyüyen sorunlarla (ve yanında yoğun bir karın ağrısıyla; reflü'ydü değil mi şu yönetici hastalığı?) baş başa bulursunuz kendinizi.

Öyleyse bir süreliğine katı ve kuralcı yönetici kimliğimizi bir kenarı bırakalım ve farklı bir şapka takalım:

352 x (15 dakika) = "imkânsız"

Bu (hayli makul ve iyimser) tahmin bile korku ve endişeden insanın kanını dondurmaya yetiyor.

Bir kez bu korkuyu üzerinden attı mı, mantıklı düşünebiliyor insan:

Peki o zaman ne yapmalı?

Benim önerim: Hemen başlayın!
Fakat, daha test etmediğim yüzlerce senaryo var.
Boşverin. Genel bir test yapın. Hemen şimdi. Ve başlayın.
Dur, dur, dur... Dinle. Ürün detayları dosyası (spec) henüz tamamlanmış değil. Hem yarın sabah dokuzda....
Sus! Sessiz... Otuz sayfa da yazsan bir paragraf da yazsan nasıl olsa senden başkası okumayacak. O zaman özet bir paragraf yaz ve hemen başla!

...

Bir yapılacaklar listeniz olabilir. Sizce bu listedeki maddeler "bir gün elbet" yapılacağı için mi ordalar?

Kesinlikle hayır!

Yapılacaklar listeniz sizin aslında "erteleme" listenizdir. Yapacağınız işi yapılacaklar listenize koyup, kendinize içinizden geldiğince erteleme hakkını veriyorsunuz.

Eğer varsa böyle bir listeniz bir göz gezdirin bakalım:
  • Kaç tane maddeyi ne zaman eklediğinizi bile unuttunuz?

  • Kaç tane maddenin nasıl yapılacağı konusunda en ufak bir fikriniz bile yok?

  • Kaç maddenin aslında yapılıp yapılmadığını bile bilmiyorsunuz?
Başlamadığınız sürece hiçbir şey olmaz.

...

Önce imkansızlıkları inceleyelim. Bu yazıya konu olabilecek iki tür imkansızlık var:
  • Ya yapacağınız işin boyutu öylesine büyüktür ki fazla bir zihinsel efor gerektirmese bile verilen zamanda yapılamsı olanaksızdır.

  • Ya da yapacağınız iş karmaşıktır; yoğun bir analiz gerektirir ve verilen zamanda yapılması imkansızdır.
Yapmanız gereken iş, sıkıcı ve çok da olsa beyninizi parçalayacak kadar zor da olsa yapmanız gereken tek bir şey var:

Başlamak!

Bu mudur yani? Bu kadarcık mı önerin?

Evet, budur. Başlayın. Ertelemeyin, beklemeyin, bahane üretmeyin, hemen ve şimdi başlayın.

İkna olmadınız mı?

Şu yapılacaklar listenize bir daha dönün.
  • Kaç tane "acil" ve "son derece önemli" olarak işaretlediğiniz görev üç aydır orada?

  • Peki altı aylık acil ve önemli görevler?

  • Ya bir yıldır orada duranlar?
Can sıkıcı değil mi?
İyi de başlasam bile nasıl bitireceğim ki...
Kendinizi eleştirmeyin.

Listenin en tepesindeki hatayı okumakla başlayın. Geride kaç tane hata kaldığını düşünmeyin bile. Ve bu hatayı düzeltmekle başlayın işe.

Bakın ilerler gibi oldunuz. Bir iki hata daha ayıklayın. Sanki biraz ivme kazandınız değil mi?

Ve bu durum kendinize olan güveninizi tazeledi:
İlerleme + İvme = Güven

Arada farklı şeyler de yapın


İster bitmez bir can sıkıcı işler listeniz olsun; isterse beyninizin fosfor ve oksijen gereksinimini üçe katlayan karmaşık bir problem; zihninizin tıkandığı, yaptığınız işin gerçekten size olanaksız geleceği anlar olacaktır.

O zaman; başka bir işle uğraşın.

Kendi alanımdan örnek verirsem:

Veritabanı kodlarken kritik bir noktada kitlendiniz ve nereye gideceğinizi kestiremiyor musunuz? O zaman kullanıcı arayüzü ile uğraşın.

Kullanıcının arayüzle en kolay nasıl etkileşeceğini bulmakta sorun mu yaşıyorsunuz? O zaman yarım bıraktığınız "arama motoru" özelliğinin nasıl daha hızlı ve verimli çalışacağını bulmaya çalışın.

Kod yazmaktan ve tasarım yapmaktan sıkıldınız mı? O zaman pazarlama planlarını güncelleyin; yardım dosyalarını elden geçirin.

Öncelikle takıldığınız/sıkıldığınız noktada odağınızı değiştirmek beyninize oynaması için yepyeni bir oyuncak vermek demektir. Ve beyin yeni zorluklara / yeni haberlere / yeni eğlencelere; kısacası yeni her türlü bilgiye bayılır.

Daha da önemlisi; siz uğraştığınız zorlu problemi bir kenarı bıraktığınızı düşünseniz de beyniniz arka planda bu olanaksız sorunu çözmek için çabalar durur. Onun için çoğu zaman ilham uyurken, duş alırken, gezinirken... yani beklenmedik anlarda insanın karşısına çıkar.

Beyniniz üzerinde çalıştığınız sorunun ne kadar önemli olduğunu bilir ve bir çözüm bulana kadar bu sorunun üzerinde çalışmaya devam eder. Ve gereken çözümü bulur da. Siz kapasitenize ve gücünüze inanın yeter.

Entropi her zaman kazanır.

Hayatı bazen kendimi ve yaşayışımı parça parça düzenlemek için kurulmuş bir "yapılacak işler" dizisi olarak görüyorum.

Bütüne bakıldığında, fark edilecek olan, bu görevler dizisinin yapılması olanaksız ve çok yoğun çaba gerektirecek olmasıdır.

İşin gerçeği; dünya takip edebileceğinizden çok daha hızlı bir ivme ile değişiyor.
Bu değişime iki farklı açıdan bakabilirsiniz:

  1. Dünyamı kontrol edebileceğime ve imkansız gibi görülen binlerce/milyonlarca görevin hepsine aynı anda agresif bir savaş açıp, bu savaşı kazanabileceğime ve yaptığım değişikliklerin beklenmedik olumsuz hiç bir sonuca neden olmayacağına inanıyorum. Haydi bakalım, göreyim kendimi!

  2. Dünyayı kontrol etmek diye bir şey yok. Aslında kontrol edilecek bir şey de yok. Her şey sürekli bir akışkanlık içerisinde. Bu akışkanlığın bir parçası olacak; yani entropinin sürekli kendimi değiştirmesine izin vereceğim. Biliyorum ki entropi her zaman kazanır. Değişimi yönlendirdiğimi hissetmek ise bana ivme kazandıracak ve güven verecektir.

Seçim sizin.

Ama bence "hemen başlayın".

Etiketler: , , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Pazartesi, Temmuz 31, 2006

Gün 76 - Gurur duyacağınız dinlendirici bir çalışma ortamınız olsun #

Eğer kendi işinizin başındaysanız ve iş ortamınızı nasıl düzenlediğinize karışan birileri yoksa, çalışırken rahatlayacağınız; sizi dinlendiren bir çalışma ortamı oluşturabilirsiniz.

Herkesin ideal çalışma ortamı farklıdır. Fakat çalışma ortamınızla ilgili ufak değişiklikler işinizi severek yapmanız ve verimliliğinizin artması yönünde büyük adımlar olabilir.

Sıfırıncı kural: Eğer doğru olduğunu hissediyorsanız; doğrudur. Beklemeyin uygulayın.

Çalıştığınız ortamın sizin için ilgi çekici olmasını sağlayın

Profesyonel bir çalışma ortamının steril bej ve gri tonları ile bezenmiş bir oda olmasına gerek yok. Hayatınızın büyük bir kısmını çalışma ortamınızda geçiriyorsunuz; biraz göze hitap eden şeyler de koymanız gerekmez mi?

Çalışma odanızın (ya da ofisinizin) kapısını açıp, içeri girdiğinizde mutlu olmalısınız. Çalışma ortamınız ilginizi çekmeli. Vakit geçirmekten en çok hoşlandığınız yer olmalı.

Şu an çalışma ortamındaysanız kapınızdan çıkın, biraz dolaşın ve tekrar içeri girin. Ne hissediyorsunuz? Gergin mi? Sıkıntılı mı? Şaşkın mı? Mutlu mu? Odaklanmış mı?

Her ne hissediyorsanız farkında olmasanız da çalışırken çoğunlukla bu duyguyu hissediyorsunuzdur.

Şimdi hissetmek istedikleriniz üzerine odaklanın ve çalışma ortamınızı görsel olarak bu yönde değiştirmeye çalışın. Odaklanmak mı istiyorsunuz; minimalist bir çalışma ortamınız olması en iyisi. Fotoğraflar, çiçekler, eğlenceli oyuncaklar mı sizi mutlu edecek? Ekleyin. Işık mı istiyorsunuz, yoksa daha karanlık bir ortam mı sizi daha verimli yapar (Bazı grafikerler tamamen karanlık bir ortamda çalışmaktan mutlu olurlar mesela)?

Fazlalıkları temizleyin

Dağınık bir çalışma ortamına bir bakış; çalışan kimsenin gergin, şaşkın; en azından kendini organize etmekte güçlük çeken birisi olduğu izlenimini verir.

Eğer kendi iş ortamınızı düzenleyemiyorsanız, ofisinizi/çalışma ortamınızı ziyaret edenlerin size olan güvenini kazanmanız zor olacaktır.

Fakat bundan daha önemlisi, farkında olmasanız da dağınık bir çalışma ortamı, yarım kalmış; tamamlanmayı bekleyen işleriniz olduğunu hatırlatacak ve veriminizi düşürecektir. İdeal olarak; masanızda sadece şu an çalıştığınız konu ile ilgili dokümanların olmasıdır. Bunun dışındaki her şeyi, klasörlere, çekmecelere, kutulara, kütüphanenize yerleştirin. Farkı göreceksiniz.

Çiçekler ekleyin

Canlı, oksijen üreten çiçekler olsunlar; yapma plastik imitasyonlar değil. Çiçeklerinize düzenli olarak bakın. Zamanla çiçeklerinizin sizinle resonans halinde olduğunu; sizi yansıtmaya başladıklarını fark edeceksiniz. İlk bakışta saçma gelebilir. Ama bir deneyin, ne kaybedersiniz ki?

Çalışma ortamınızın ferah bir kokusu olsun

Birkaç hafta önce bir yerde okudum: Çalışma ortamında farklı kokular üretkenliği ölçülebilir şekilde etkiliyor. Doğru hatırlıyorsam limon ve lavanta kokusunun üretkenlik ve yaratıcılık üzerinden olumlu etkisi olması lazım.

Bazen çalıştığım yerde tütsü yakıyorum. Gerçekten rahatlatıcı ve dinlendirici olabiliyor. Çalışma ortamımda kullanmak üzere kaliteli tütsüler satın alıyorum. Tütsü uzmanı değilim; ama ucuz olanların çabuk tükendiği, zengin bir aroması olmadığı ve baş ağrısı yaptığını fark ettim.

Ama en azından tütsü tüttürmeyi, yoğun kimyasal içeren hava tazeleyicilerden (air freshener) daha az zararlı buluyorum.

Dinlendirici bir müzik

Tütsü yakmak ortamı Hindistana çevirmeye yetmediyse yanına rahatlatıcı; dinlendirici bir müzik de ekleyebilirsiniz. Olayı fazla abartıp, işi gücü bırakıp yandaki kanepeye uzanmadıktan sonra bir zararı olmaz :)

Gerçi müzik tercihi işin niteliğine göre de değişiyor. Mesela görsel tasarım yaparken klasik ya da slow müzik dinlemeyi tercih ederim. Kod yazarken death metal ya da hard rock dinlerim. İş planı ve proje yönetimi ile ilgili düzenlemelerde nedense Vanessa Mai'nin kemanını dinlemek sıra dışı ve güzel sonuçlar çıkarmamı sağlıyor. Ve bazen bir konuya iyice yoğunlaşmam gerekirse tam bir sessizliğe ihtiyaç duyarım.

Çalışma sandalyesi

Büyük olasılıkla çalışma sandalyenizi çalışma ortamınızdaki tüm nesnelerden daha çok kullanacaksınız. Üşenmeyin, ofis malzemeleri satan bir yere gidin ve ihtiyacınıza uygun güzel bir sandalye satın alın kendinize.

Klima

Ya da en azından bir vantilatör. Yazın 4o dereceye varan hava sıcaklığı en büyük verimlilik düşmanlarından biri. Ya çalışma düzeninizi sıcaklara göre ayarlamanız lazım (gece serin saatlerde çalışıp, gündüz dinlenmek) ya da çalışma ortamınızı sıcaklardan etkilenmeyecek şekilde ayarlamanız gerekli.

Çalışma ortamınızı kişiselleştirin

Çalıştığınız yerde size özgü bir şeyler bulunsun. Unutmayın çalışma ortamınız bir bakıma sizin yaşam alanınız. Yaşam alanınızı renklendirmenin bir yolu da buraya sizin için duygusal önemi olan şeyler eklemektir. En basitinden sevdiğiniz kişinin ya da ailenizin fotoğraflarını ekleyerek çalışma ortamınızı kişiselleştirebilirsiniz.

Sizi kimsenin bölemeyeceği zaman aralıkları belirleyin

Günün belirli saatlerinde kapımı kilitlerim, cep telefonumu kapatım, telefonumun fişini çekerim. ThunderBird'ümü (meraklısı için Outlook'tan çok daha kaliteli bir e-posta yönetim programı) kapatıp, sohbet programlarından çıkarım.

Bazen diğer zamanlara göre çok daha fazla kendi kendinize olmanız gerekebilir. Bu zamanda kimsenin sizi rahatsız etmeyeceğinden emin olarak yoğun konsantrasyon gerektiren işlerinizi yapabilirsiniz. Tamamen size ait bir zaman diliminin varlığını bilmek rahatlamanızı ve işinize odaklanmanızı kolaylaştırır.

Bu özel kişisel zamanın ne kadar olacağı tamamen size kalmış. İhtiyacınız ne kadarsa o kadarını ayırın. Bazı işler (programcılık mesela) çok yoğun konsantrasyon ister. Ayrıca bazı kişiler yanında davul zurna ile kılıç kalkan ekibi halk oyunu oynasa konsantrasyon güçlüğü çekmez. Kısacası zaman ihtiyacınızı kişiliğinize ve işinizin tanımına göre yine en iyi siz bilebilirsiniz.

Kişisel zamanımı daha çok blog yazarken kullanıyorum. Çünkü sanıldığının aksine yazı yazmak oldukça yoğun bir konsantrasyon gerektiriyor. Ofisim aynı zamanda evim olduğu için bu iletişim kesintilerine evdekiler pek sıcak bakmıyor. Fakat işlerimi yetiştirebilmem için bazı sınırlar koymam gerekli. Bunun yanısıra yazı yazarken pek sakin, dışadönük ve dost canlısı olduğum söylenemez. Yani daha çok bu durum onların güvenliği için ;)

Sizce?

Peki siz çalışma ortamınızda ne gibi düzenlemelerin verimliliğinizi arttırdığını düşünüyorsunuz?

Etiketler: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Perşembe, Temmuz 27, 2006

Kaptanın seyir defteri, yıldız tarihi 2012... #

Bundan daha önceki iletilerde de hayatınımızı kolaylaştıracak; üretkenliğimizi arttıracak uygulamalardan bahsettik

Bunlardan bir kaçı:
Bugün yeni ve oldukça kullanışlı bulduğum bir uygulamadan daha bahsetmek istiyorum

Kaptanın Seyir Defteri

Öyle atla deve değil, azıcık VBScript bilen herkesin iki dakikada yazabileceği bir program.


Programı buradan indirebilirsiniz
.

Test etmiş değilim ama tüm windows sürümlerinde çalışması lazım. Meraklısı için aynı işi yapacak bir Linux script'i yazmanın da zor olmayacağını düşünüyorum.

Gelelim nasıl kullanacağımıza;

Öncelikle kayıtlarımızı tutacağımız bir kayıt defteri oluşturmamız gerekli:



Bu dosyaya "worklog.txt" adını verdim ben. Siz dilediğiniz ismi verebilirsiniz.

Daha sonra indirdiğimiz SeyirDefteri.vbs dosyasını düzenlememiz gerekiyor:

Bunun için dosya simgesine sağ tıklayıp, not defteri ile açmalısınız:



Daha sonra, aşağıdaki satırı, yeni oluşturduğunuz kayıt dosyanızın dizinini gösterecek şekilde değiştirin:



Ve kaydedin.

Daha sonra masaüstünüze bir kısayol oluşturun:



Kısayolun üzerine sağ tıklayın, ve "özellikler"i seçin.



Gelen menü'de uygulamaya bir kısayol tuş kombinasyonu atayın ve kaydedin:



Bundan sonra kaydettiğiniz kısayolu her tuşladığınızda (benim için CTRL + SHIFT + ALT + L) aşağıdaki sorgu ile karşılaşacaksınız:



Ve girdiğiniz her satır seyir defterinizde tarihe göre sıralanacak:



Bu kadar basit!

İyi seyirler.

Etiketler: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Çarşamba, Temmuz 26, 2006

Gün 74 - Üretkenler / Tüketenler oranı #

Bilgisayar parçaları almak/satmakla ya da bilgisayar toplamakla ilgilenen biri iseniz fiyat / performans oranını duymuşsunuzdur. Bu oran ne kadar düşük olursa o kadar iyidir; çünkü bir ürünün fiyat / performans oranın düşük olması, düşük fiyata alınabilecek performanslı ve kaliteli bir ürün olduğu anlamına gelir.

Aslına bakarsanız hayatın her alanında böylesi oranlar mevcut. Programcılıkla ilgili olanlar bilirler: "Threading" konusunu ve senkronizasyon kavramını anlatırken bir program parçacığının bir şeyler ürettiği; başka bir program parçacığının da bir şeyler tükettiği sürekli bir yarış durumu vardır. Konuyla ilgili olmayanlara uzak geleceğinden daha fazla detaya girmiyorum :)

Yaşadığımız hayatı da dikkatli gözlemlersek, üretici ve tüketicilerle dolu olduğunun farkına varırız. Fiyat / performans oranının tersine; bir toplumda üretkenler / tüketenler oranı ne kadar artarsa o toplum o kadar ileri seviyelidir denebilir.

Genelde bu oran "yüzde bir kuralı" olarak ifade edilir. Yani ortalama bir sosyal toplulukta bir kişi üretiyor ve topluluğa değer katıyorsa; doksan dokuz kişi hiç bir şey üretmeksizin oluşturulan değerden "otlanırlar".

Örnek mi istiyorsunuz ?
  • YouTube'den günde 100 milyon video indiriliyor ve ancak 65 bin video yükleniyor.
    (üretici / otlakçı oranı: %0.065 !)

  • Wikipedia'daki makalelerin yüzde ellisinden fazlası yazarların binde yedisi tarafından sağlanıyor.
    (üretici / otlakçı oranı: yaklaşık %2 - wikipedia'nın genelini düşünürsek)

  • Yahoo kullanıcılarının ancak yüzde biri bir yahoo group oluşturuyor. Grup üyelerinin en fazla yüzde onu aktif katılım gösteriyor.
    (üretici / otlakçı oranı: bakış açınıza göre %1 ya da %5 (ortalama alırsak) )

  • Üyesi olduğunuz bir ağ ya da forum varsa onu düşünün. Kaç üyesi var. Bu üyelerden kaç tanesini ortalıkta bir şeyler paylaşırken görüyorsunuz? Kaçı sadece "acil acil acil, bilgisayarıma virüs girdi, ne yapmalıyım?" sorusuna cevap bulduktan sonra bir sonraki kriz anına kadar kabuğuna çekilip topluluğa hiç bir değer katmamaktan yanalar?
    (oran yüzde biri geçiyorsa şanslısınız demektir)

Başa dönersek; 100 kişilik bir toplulukta genelde ortalama 1 kişi değer üretir; 10 kişi bu değere öneri, yorum ve görüşleriyle katkıda bulunur; Kalan 89 kişi ise sadece "bakar".

Değer mi üretiyorsunuz, katkıda mı bulunuyorsunuz, yoksa sadece bakıyor musunuz? Daha da önemlisi değer üretmek mi, katkıda bulunmak mı, yoksa sadece bakıvermek mi istersiniz?

İçinde bulunduğumuz ortamı değerli kılmak için değer üreten ve katkıda bulunan gruba dahil olmalıyız.

Aynalı sazan gibi alık alık bakmak bizlere yakışmaz.

Ya sizce?

Etiketler: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Çarşamba, Temmuz 12, 2006

Gün 70 - Olumlu düşünmek kaybedenler içindir #

Ne demek şimdi? Hep karamsar mı olacağız?

Tabii ki hayır. Fakat insan psikolojisi öyle ilginç ki kendi kendimizi yanlış konularda rahatlıkla ikna edebiliriz.

Mesela cumartesi günü önemli bir işiniz var ve erken kalkmak için saatinizin alarmını sabah yediye kurdunuz. Sabah alarm çalar: (parantez içinde geçenler olası düşünceleriniz)

"Zırrr..."
(Beş dakika geç kalksam dünyanın sonu gelmez ki? Hem cumartesi günü sabahın köründe randevu isteyen o manyak asıl sorunlu olan...)
Alarm on dakika ileriye kurulur.

"Zırrr..."
(Anladık ya! zır! Dün akşam kaçta yattım biliyor musun sen? Dinlenmeye ihtiyacım var, yoksa randevuya zamanında gitsem bile konuşulan her şeyi kaçıracağım)
Alarm on dakika daha ileriye kurulur.

"Zırrr..."
(Herkes toplantılara onbeş dakika geç gitmez mi zaten, trafiği falan bahane ederim en kötü ihtimal. Bu dünya üzerinde kim bir toplantıya zamanında başlar ki?)
Alarm on dakika ileriye kurulur.

"Zırrr..."
(Kim mi başlar? Tabii ki Japonlar! Anaa benim bu haftasonu Japonya'dan gelen konseyle toplanıyordum değil mi? Yandık ki ne yandık. Kalk oğlum kalk. Hâlâ sallanıyorsun...)

Panik halinde kalkılır ve toplantıya bir saat geç gidilmiş olur. Japon dostlarınızla yapacağınız işbirliği mi? Unutun gitsin :)

...

İnsanın en kolay kandırabildiği varlık kendisidir. Peki bunun başlığımızla ne ilgisi var?
Bazen olumlu düşünmek adına çaktırmadan bilinçaltımız bize kelime oyunları oynar:

"Esrar içen herkesin sorunları var. Ama ben onlardan daha güçlüyüm. Sadece zevk almak için kullanıyorum. İstediğim zaman bırakabilirim."

"Çok zekiyim; okuduklarımı anında anlıyorum. Zaten sınava daha üç gün var. Fazla çalışmak zaman kaybı değil mi? Son günün akşamı bir baksam yeter. Zehir gibiyim ben zehir!"

"Tatil masraflarını kredi kartımdan karşılamamda hiç bir sorun yok; önümüzdeki ay daha sıkı çalışır, aradaki açığı kapatırım. Hem borç yiğidin kamçısıdır."

"Rampaların ustasıyım, gözlerinin hastasıyım. Trafik kuralları bana işlemez. Profesyonel bir sürücüyüm ben. Azcık daha sürat yapsam ne ters gidebilir ki?"

Dışarıdan bakınca bu düşüncelerin hepsinin motive etmek değil, kendi kendimizi kandırmak olduğunu rahatlıkla fark edebiliriz. Ancak o an olayın içinde iseniz ve baş rolde siz varsanız, kendinizi kandırdığınızı değil "olumlu düşündüğünüzü", kendinizi hedefinizi doğrultusunda motive ettiğinizi var sayarsınız.

Başarınız, olumlu ya da olumsuz düşünmenize değil; reel anamda ne yaptığınıza bağlıdır. Ayinesi iştir kişin, lafa bakılmaz.

Hatta tam tersi bile olabilir. Alican zeki olmadığını düşünen bir öğrenci olduğu için çok çalışarak sınıf birincisi olabilir. Arkadaşı Berke ise üstün zekâlı olsa bile, doğru dürüst dersleri ile ilgilenmediği için ortalamanın altında başarı gösterir.

Dünyanız ve çevreniz hakkında bilgi ve deneyim sahibi olmanız, durumunuz ile ilgili en iyi kararları verecek gücü bulmanıza yardım eder. Bu, işte, aşkta, sanatta ve hayatın her alanında böyledir. Kendi kedimize "olumlu düşünüyorum, o halde yan gelip yatabilirim" şeklinde yalan söylemekle; ne kadar mükemmel olduğumuzu kendi kendimize itiraf edip egomuzu şımartmakla hiç bir yere varamayız.

Hayatın hiç bir alanında başarı kolay değildir; mücadele gerektirir

Gerçekçi olun. Bilgi, deneyim ve yeteneklerinizin sınırlarını bilin. Ve daha sonra bu sınırları genişletmek için çalışın. İnanın bu yöntem kendimize inanmanın, iç ışığımızın gücünün sihirli değnek değmişcesine tüm sorunlarımızı ortadan kaldıracağı prensibinden çok daha etkilidir.

Sorunlarınızı kağıda yazıp sonra çöpe atmakla sorunlarınızın kaybolacağına mı inanıyorsunuz? İyisi mi bu yazıyı bir daha okuyun.

Pasif beklentiler içinde olmayın.
Proaktif olun ve geleceğinizi şekillendirin.


Yarın görüşmek üzere...

Etiketler: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Pazartesi, Temmuz 03, 2006

Gün 64 - Sıradan günlerinizi daha etkin kullanın #

Pek rengine aldanma felek eski felektir;
Zira feleğin meşreb-i nâ sazı dönektir.

Yıllar önce bir arkadaşımla, sessiz bir İstanbul gecesinde, boğaza tamamiyle hakim bir tepede, kış soğuğuna rağmen oturmuş uzun bir sohbete dalmıştık:

"Hayatın anlamı, bence, başarılı olmak, kendini topluma ispat etmek değil..."

diyordu arkadaşım.

Zaten konu hayatın anlamına geldiyse, oradan "hey gidi lise günleri"ne, oradan "zaman artık çok değişti"ye sonra da "... bir kendimize uygun birini bulamadık ki mutlu olalım"a, oradan normal zamanda aklınızın ucundan bile geçmeyecek size, hayata, evrenin işleyişine dair yüzlerce felsefi konuya dalmanız kuvvetle muhtemeldir.

Bed-maye olan anlaşılır meclis-i meyde;
İşret güher-i ademi temyize mihenktir.

Yani demek istiyor ki Ziya Paşa; böylesi sohbetlerde mey'in, yani içkinin katalizör etkisi yüksektir. Halen bu şiirleri anlayarak ve zevk alarak okuyanlar kaldı mı feci halde merak içindeyim aslında :)

...

Neyse, biz de soğuğun etkisini öğrenci halimizle alabildiğimizin en ucuzundan bir şişe şarabı (bkz. köpek öldüren) paylaşarak konudan konuya atlıyorduk:

"... biz topluma, başkalarına iyi görünmek için değil; kendi deneyimlerimizden zevk almak için buradayız. Yaşamımızdan zevk almıyorsak, hayatın bir anlamı kalır mı ki hocam? ..."

("Hocam" kelimesi de ayrı bir ayrıntı. Üniversite yıllarında, birbirimize 'hocam' diye hitap ederdik. Bu geleneği ilk kim başlatmış hiç fikrim yok. Başlarda garibime gitmişti. Ama zamanla alışıyor insan :) )

...

Bu konuşma neredeyse sekiz on sene önce geçti. Ama bu fikir aklıma Zen tarzı bir düşünce gibi kazındı.

Farkında mısınız; başarılarımıza ve bir amaca ulaşmak için harcadığımız çabaların sonucuna diğer günlük deneyimlerimizden daha fazla önem vermeye sosyal olarak şartlanıyoruz. Örneğin mezuniyet gününüz, yaşadığınız herhangi bir salı gününden çok daha önemlidir sizin için.

Peki sizce hayatımızda bu derece değerli ve önemli olan anların bütün hayatımıza oranı ne? Bence en fazla yüzde bir! Yani hayatımızın yüzde doksan dokuzundan fazlası bizim için kritik öneme sahip olmayan; hayatımızda bir kilometre taşı, bir dönüm noktası olmayan sıradan günlerden oluşuyor.

Ayrıca sizin için önemli olan bu an ve deneyim büyük olasılıkla bir kerelik olacak:

İlk kelimenizi söylemeniz sizin için büyük bir başarıdır. Ancak bu kelimeyi daha sonraki yıllarınızda tekrar etmeniz o kadar da büyük bir deneyi sayılmayacaktır.

...

Bir de şöyle düşünelim:
Hayatımızın çoğunluğu olağanüstü olmayan, normal günlerden oluşuyor. Ancak biz nedense normal günlerimizi bir kenarı bırakıp, bizim için olağanüstü günlerin, hayatımızın kilometre taşlarının kalitesini arttırmak için çalışıp didiniyoruz.

Mesela yeni ürünümüzün lansman gününde bir aksilik çıkmaması için aylarca gecemizi gündüzümüze katıp çalışıyoruz. Ya da müşterimizle bir ay sonra yapacağımız toplantının sorunsuz geçebilmesi için bir ay boyu gecelere kadar çalışıp sunumlar hazırlıyor; verilerimizi gözden geçiriyor; neler konuşacağımızı kendi kendimize tasarlıyoruz. Yani üç dört ayımızı tek bir günün başarısına odaklıyoruz.

Yanlış anlamayın. Sizin için önemli olan o ender günlerden birinin sonunda mükemmel bir iş başarmanın yorgunluğuyla, ve suratınızda anlamsız mutlu bir sırıtışla koltuğa uzanmanın keyfi apayrı tabii ki.

Ya peki sıradan günleriniz?

Emin olun sıradan günlerinizi ne kadar etkin kullanırsanız, hayatınızı o kadar anlamlandırmış olursunuz.

Ne mi yapabiliriz sıradan günlerimizi anlamlandırmak için. İşte birkaç öneri:
  1. Sabah erken kalkın;

  2. Her sabah ve her akşam yarım saat meditasyon yapın;

  3. Çalışma ortamınızı düzenleyin. Sizi dinlendiren bir çalışma masanız olsun.

  4. Nasıl daha etkin iletişim kurabileceğinizi; kendinizi nasıl daha iyi ifade edebileceğinizi öğrenin. Ortalıkta bu işi anlatan kamyon dolusu kişisel gelişim kitabı var.

  5. Kitap demişken... Kitap okuyun.

  6. Ara sıra arkadaşlarınızla havadan sudan olmayan konularda uzun uzun konuşun.

  7. Bir günlük tutun.

Kısacası sıradan günlerinizi anlamlı kılın. Unutmayın hayatınızın çoğu "sıradan" günlerden oluşuyor. Bu günleri ne kadar anlamlı kılarsanız; hayatınızın genelini o kadar anlamlandırmış olursunuz. İnanın sıradan günlerinizi dolu dolu yaşadığınızda sizin için önemli olan kilometretaşlarına hazırlanırken gereken enerjiyi toparlamanın çok daha kolay olduğunu fark edeceksiniz.

... Yarın görüşmek üzere.

Etiketler: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Çarşamba, Haziran 28, 2006

Gün 61- 30 Günlük Deneme Sürümü #

Yok yok yeni bir ürün tanıtımı değil.

Kendinizi geliştirmeniz; sahip olmak istediğiniz özellik ve alışkanlıkları kazanmak için 30 günlük bir deneme süreci öneriyorum sadece.

Geçen günlerde, Internet'ten indirip 30 (ya da 90) gün "deneme sürümü"nü kullanabildiğiniz programları düşünüyordum; ve birden kafamda bir ampul yanıverdi (hani şu kocaman parlak olanından). Niye kendimize de 30 günlük deneme süreçleri sunmuyoruz ki.

Diyelim ki kötü bir alışkanlıktan kurtulmak istiyoruz (sigara mesela) ya da iyi bir alışkanlık edinmek (düzenli kitap okumak). Sigarayı bırakmayı deneyenler bilir, en zor kısmı ilk bir aylık süreçtir. Bir ayın sonunda eğer bilinçaltınızın oluşturduğu eylemsizlik kuvvetini yenmişseniz, daha sonraki günler çok daha kolay geçecektir.

Fakat düzenli alışkanlıklar edinmek, ya da kötü alışkanlıklarımızdan kurtulmak için genelde kendimizi uzun vadeli şartlarız:
  • "Bir daha sigaraya elimi sürmeyeceğim."

  • "Bundan sonra her sabah erken kalkacağım."

  • "Her hafta üç kez spora gidiyorum, bugünden başlayarak."

  • "Bundan sonra hiçbir zaman abur cubur şeyler yemeyeceğim, sağlığıma dikkat edeceğim."
Daha henüz hiçbir şeye başlamadan, kendimizi yapacağımız değişikliğin sürekli ve kalıcı olacağına ikna ediyoruz. Ve bu kalıcılık, halen eski alışkanlıklarımıza devam ettiğimiz için çoğumuza ürkütücü geliyor.

Peki ya bu değişikliğin geçici bir değişiklik olduğunu bilseydik? Bir ay mesela? Rahatlıkla katlanılabilir bir süreç gibi geliyor:

Bir ay boyunca her gün (hafta sonları dahil) erken kalkın; bir ay sonra memnun kalmadıysanız bu alışkanlığınızı bırakın ve isterseniz öğlene kadar uyuyun.

Kulağa o kadar da kötü gelmiyor değil mi?

Yapılabilir mi? Yine de bir miktar kendi kendinizi organize etme ve disiplin gerektiriyor; ama hayat boyu kalıcı bir değişikliğe göre çok daha kolay başarılabilir bir hedef.

Kendiniz için aylık bir deneme sürümü paketi oluşturun. 30 gün sonra ihtiyaçlarınızı karşılamadıysa, size zarar veriyorsa, mutlu olmuyorsanız... hiçbir neden belirtmeksizin yeni alışkanlığınızı bırakabilirsiniz.

Ne mi yapılabilir bu 30 günde?
  • Televizyon izlemeyi bırakın. Haber bültenlerinde zaten önemli bir şey anlatılmıyor (30 önce ne ise durumumuz 30 gün sonra da aynı). Sevdiğiniz dizileri vs. ise videoya kayededin. İnanın 30 gün Avrupa Yakası'nı ya da Meriç Erkan'ın neolitik hareketlerini seyretmezseniz pek bir kaybınız olmaz.

  • Her gün yeni birisi ile tanışın. Tanımadığınız biri ile konuşmayı deneyin.

  • Çalışma ortamınızı temizlemek için her gün yarım saatinizi ayırın (bir ayda topu topu 15 saat eder).

  • Sigarayı, kahveyi, abur cubur yemekleri, hızlı yemeği (fast food) ve diğer sağlıksız alışkanlıkları bir aylığına bırakın.

  • Her gün erken kalkın.

  • Bir günce tutmaya başlayın.

  • Bir blog başlatın

  • Her gün farklı bir iş bağlantınızı arayın.

  • Her gün farklı bir aile üyenizi arayın.

  • Her gün sizi ilgilendiren bir konuda bir saat boyunca bir şeyler okuyun.

  • Her gün sizinle tamamen ilgisiz bir konuda bir saat boyunca bir şeyler okuyun.

  • Her sabah meditasyon yapın.

  • Her akşam uzun bir yürüyüşe çıkın.

  • Yeni bir dil öğrenmeye çalışın.

  • ...

Liste genişletilebilir. Bunlara bir ay boyunca devam edin. Listenin içinden memnun kaldıklarınız, sizi mutlu eden şeyler mi var? Bir ay daha devam edin onlara. Bir ayın sonunda o kadar da memnun olmadığınız maddeler mi var? Bırakın gitsin. Hür olduğunuzu bilin.

Kısacası "deneme sürümleri"ne bir şans verin. Bir deneyin, memnun kalacaksınız.

... Yarın görüşmek üzere.

Etiketler: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Pazar, Haziran 25, 2006

Gün 58 - Şimdi yapın! #

Aşağıdaki maddelerden bir ya da birkaçı sizi anlatıyor mu?
  1. X işini bitirmek için nasıl olsa daha çok zamanım var diye düşünür ve Y işine başlarım. Sonra bakarım ki Y işinin de vakti var daha, Z işine geçerim. Sonra Z işinden sıkılır tekrar X'e dönerim. Ama işin gerçeği X işi için o kadar da çok zamanım yoktur
    (Başka bir deyişle X işini bitirmek için yarım saatim kalmışken, ben birkaç gün zamanım var gibi davranıyorum).

  2. X işini 10 saatte bitireceğimi tahmin etmişimir, ama aslında o iş dallanır, budaklanır 30 saatte zar zor tamamlanır (yani bir işi bitirmek için gerekli zamanı tahmin ederken de ilk tahminimden en az yüzde ikiyüz sapma gösteriyorum).

  3. Yarın "yeni versiyon yüklüyoruz", öğlene kadar çok yorucu geçecek. Öğleden sonra bu yorgunluk ve gerginliğin üzerine hiç verimli çalışamam.

  4. Bugün X işini bitirmek için hiç modumda değilim. Kafam daha derli topluykan girişsem bu işe çok daha iyi olacak.

  5. Kendimi moral olarak iyi hissetmediğim zaman çalışmak hiç de verimli olmuyor. Aksi gibi hep de moralim bozuk.

Mutlaka herkes yukarıdakilerin benzeri durumlara düşmüştür. Ama eğer her gün yukarıdaki beş maddenin yarısından fazlasını yoğun bir şekilde yaşadığınıza inanıyorsanız
  • Ya işiniz size göre değildir.

  • Ya da "erteleme hastalığı"na kapılmışsınız demektir.
Eğer "ben bu durumdayım" diyorsanız, büyük olasılıkla ikincisi olduğu düşüncesindeyim. İşi bitirmek için ne kadar zaman kaldığını; işin toplam süresini; elinizdeki işin üzerinizde gereğinden fazla gerginlik yarattığını; ruhsal durumunuzun işinizi verimli yapabilmenize her an engel olduğunu düşünüyorsanız bu durumda algısal bir yanılma (cognitive distortion) içinde olduğunuzu düşünebiliriz. Yani bilinçli ya da bilinçsiz kendi kendinize elinizdeki işi geciktirmek / ertelemek için bahaneler üretiyorsunuz.

Peki nasıl kurtulunur bu "ertleme hastalığı"ndan?

  1. Yapmanız gereken her şeyin bir listesini çıkartın.

  2. Makul, yapılabilir hedefler koyun; ve koyduğunuz hedefe sonuna kadar sadık kalın.

  3. İşiniz çok ürkütücü / yorucu / zor geliyorsa, onu daha küçük parçalara ayırın. Parçalardan bütüne doğru gitmek (induction), bütünden parçaya inmekten (deduction) çok daha kolay ve çok daha eğlencelidir.

  4. Kendinize küçük havuçlar hazırlayın. Yani işinizi tamamlamak için alt adımlardan her birini başardığınızda kendinize ufak bir ödül verin.

  5. İkinci maddede koyduğunuz yapılabilir hedefler için makul ve yapılabilir bir zaman aralığı da belirlemeyi unutmayın. Zaman belirlemek için:

    (işin tahmini alacağı zaman x 2)

    formülünü kullanabilirsiniz. Yani işinizin 10 saatte biteceğini düşünüyorsanız kendinize 20 saat verin. Ama 20 saatin sonunda dünyanın sonu da gelse işinizi bitirmiş olun.

  6. İki dakika yöntemini unutmayın.

Ve son olarak, işlerinizi ertelemeyin. Şimdi yapın!

Not:
Çalışırken şöööyle bir ara vermişseniz ve verdiğiniz arada bu yazıyı okuyorsanız, işinizi erteliyor olabilme ihtimaliniz olduğunu hatırlatırım ;)

... Yarın görüşmek üzere.

Etiketler: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Cuma, Haziran 16, 2006

Üretkenliğinizi takip etmek için bir uygulama: Joe's Goals #

Joe's Goals üretkenliğinizi, verimliliğinizi, zaman planlamanızı gün gün takip edebilmeniz için harika bir uygulama:




Birkaç gün kullandıktan sonra vazgeçemez oldum.

Ondan önce iş takibi için openworkbench kullanıyordum. Joe's goals ile tanıştıktan sonra openworkbench'i bir kenarı bıraktım.

Sivrisinek avlamak için roketatar kullanmaya ne gerek var ki?

Gannt chart'ları, zaman tablolarını, artık zaman (slack time) hesaplarını, iş takibi için kullandığınız excel tablosunu bir kenarı bırakın. (bunların hiçbiri zaten doğru dürüst işe yaramıyor ki; eğer işe yarasalardı deadline'ları kaçırmak gibi bir kavram olmazdı)

Joe's goals yukarda saydığım uygulamalardan
  • çok daha basit (anlamak için saatlerce yardım dosyasına bakmanıza gerek yok kullanıcı arayüzü ne işe yaradığını açıkça anlatıyor zaten);

  • çok daha insancıl (adam * saat hesabı yapmıyor; kendi verimliliğinizi kendi öznel birimlerinizle değerlendiriyorsunuz);

  • daha hızlı (sadece ilgili hücreye dilediğiniz kadar tıklıyorsunuz, "X işine 3 saat harcadım, bunun 1 saati müşteri ile chat yapmakla geçti..." gibi uzun uzadıya rapor doldurmuyorsunuz). Bundan daha hızlı bir güncelleme yöntemi olabilir mi?

  • Üstelik (sihirli kelime) tamamen ücretsiz!
Ayrıca istediğiniz görevleri arkadaşlarınızla da paylaşabiliyorsunuz.
Daha ne olsun!

Daha birkaç gündür kullanıyorum ama benim çok işime yaradı.
Paylaşmak istedim.

Etiketler: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Cuma, Haziran 09, 2006

Gün 45 - Tam iki dakika #

Yoğun olarak bir şeyleri yetiştirmeye çalıştığımdan, bugün pek bir şeyler yazabileceğimi düşünmüyordum.

Ama sonra, ayıracak iki dakikam olduğuna karar verdim. Ne de olsa sizlerle "iki dakika yönetimi" konusunda konuşmamıştım hiç. Ve bunları yazarken zaman geriye doğru sayıyor (kalan 1 dk 20 sn)

Bu aralar "2 dakika yöntemi" konusunda kendimi eğitmeye çalışıyorum.

Olayın mantığı:

Eğer bir işi yapmanız iki dakikadan az sürecekse, beklemeden o işi yapın. Çünkü bu işi takip etmeniz için gereken zaman bile
(
ajandaya not almak, önceliklendirmek, yapılacaklar listesini düzenlemek, zamanı geldiği zaman işin ayrıntılarını (aradan zaman geçtiği için) tekrar hatırlamaya çalışmak, işi tamamladıktan sonra bu işi yapılacaklar listenizden silerek üzerine bir çizik atmak
)
iki dakikadan çok daha fazla olacaktır.(kalan: 0 dk 30 sn)

Ben deniyorum; odaklanma ve verimliliğimin epey bir arttığını fark ettim.

Son 30 saniyemde de, zaman tutarken kullandığım aşağıdaki aracı iliştireyim:


(not: uygulama ".net framework" gerektiriyor, ve tabii ki Windows, birincisi ücretsiz edinilebilir; ikincisi çoğumuzda var zaten :) )

Sürem doldu!

... Yarın görüşmek üzere.

Etiketler: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Çarşamba, Mayıs 24, 2006

Gün 35 - Toplantılar... toplantılar... toplantılar. #

Başlamadan önce ufak bir not:

Bu blogun düzenli takipçileri farketmişlerdir; bazı yazılara birer birer artan bir gün numarası veriyorum (gün33, gün34, gün35); bazı yazılara ise sadece konu başlığı veriyorum (tatil dönüşü, ekşi sözlük vb.)

Bu yönteme bir açıklık getirmem yararlı olacak diye düşündüm (gerçi siz de az çok tahmin ediyorsunuzdur): Gün olarak numaralandırdığım yazılar, içerik olarak önem verdiğim; kişisel gelişim ve/ya iş yönetimi ya da pazarlama açısından işe yarayabilecek yazılardan oluşuyor. Numaraların ardışık olması her gün yeni bir yazı eklediğim anlamına gelmiyor (ama genelde her gün ya da en azından iki günde bir yeni bir ileti ekliyorum). Herhangi bir numarası olmayan yazılar da bu blogun içeriği ile doğrudan ilgili olmayan yine de bilginiz olması gerektiğine inandığım haberlerden oluşuyor.

...

Bu kadar ek bilgiden sonra bakalım bugünkü yemeğimizde ne var:
Başlıktan da anlaşıldığı üzere konumuz "toplantılar". Çoğunuzun "toplantı" kelimesini duyar duymaz "sıkıntı" kelimesi ile serbest çağrışım yaptığını biliyorum.

İster kendi işinizi yapıyor olun, ister bir firmada personel olarak çalışıyor olun, ister iki arada bir konumda olun (part-time, full-time + freelance, kontrat bazlı vb.) eğer iş yapıyorsanız öyle ya da böyle birileriyle toplanacaksınız demektir.

Toplanacağınız kimse
  • Patronunuz olabilir
  • Müşteriniz olabilr (ki müşteriniz de aslında patronunuzdur bir bakıma)
  • Proje arkadaşlarınız olabilir
  • Projenizin bir kısmını outsource ettiğiniz kimseler olabilir
  • Projenizi pazarlamak istediğiniz bir firma ya da bir VC (Venture Capitalist) olabilir.
Bunların hiçbirisi toplantınıza gereken önemi vermeniz gerektiği gerçeğini değiştirmez. Daha önceden sıkıcı toplantıları eğlenceli hale getirmek konusundan bahsetmiştik :)
Şimdi biraz daha ayrıntıya girelim:

Toplantı öncesi
  • Toplantının içeriği hakkında önceden bilginiz olsun

    Ki toplantının hangi aşamasında katkıda bulunabileceğinizi bilin. Toplantının ajandasını net olarak bilirseniz, toplantı için daha rahat hazırlanırsınız. Hiçbir zaman "ben konumu biliyorum, anlatırım bir şeyler" diye yaklaşmayın olaya. Konunuza hakim olmanız, biraz da hazırlıklı olmanızdan geçer. Unutmayın, karşınızdakini etkilediğiniz oranda güven kazanırsınız.

    Birşeyleri biliyor olmanız önemli tabii ki, ama bu bilginizin karşı tarafca doğru algılanması bundan çok daha önemli.

  • Takım çantanız yanınızda olsun

    Tabii tabii. İngiliz anahtarı, levye, papağan pense bir toplantının olmazsa olmazlarıdır.
    Şaka yapıyorum. Ancak elinizde toplantıya ait bir klasörünüz olması gerekli. Bu klasörde, kendi notlarınız, makale referansları, gerekli sunumlar, pazar araştırmaları, rakamlar, çizgiler gerekli ne varsa önceden bulundurun. Unutmadan, mutlaka yanınızda bir kalem ve bir not defteri bulunsun. Kısacası hazırlıksız olmayın.
Toplantı sırasında
  • Toplantıya katılın

    "E tabi katılacağım, toplantıda değil miyim zaten" demeyin şimdi. Toplantıda bulunmak ile toplantıya katılmak arasında çok önemli bir fark var. Konuşulan konulara dikkat edin. Eğer benim gibi iseniz toplantıda kendinizi hayallere dalmış ve konudan kopmuş bulabilirsiniz. Bu durumdan olabildiğince kaçının. Konuşulan konu sizi doğrudan ilgilendirmese bile dikkatle dinleyin. Notlar alın. Gerekli zamanlarda görüşünüzü bildirmekten çekinmeyin.

  • Kimin neyi yapacağını kesinleştirin

    Çoğu toplantıda "hede hödö modülünü başlıyoruz arkadaşlar" gibi bir karar alınır. Ama kimin neyi yapacağına karar verilmez. Ve dolayısıyla toplantı bitiminden takriben birkaç hafta sonra bir adet "kimin neyi yapacağı" toplantısı yapılır. Toplantı esnasında görev ve sorumlulukları mümkün olduğunca net bir şekilde belirleyin.

  • Kilometretaşları koyun

    Hangi işe ne zaman başlanacağı, ne zaman biteceği konusunu netleştirin. Zaman konusunda muğlak olmayın. (Bu muğlaklık konusuna Araplar çok güzel bir örnek. En favori sözleri bukra inşaallah : Yani "yarın bir ara..." :)

    Ve tahmin ettiğiniz üzere bu yarın, uzaar, uzaar, daha da uzar. Zamanın aleyhinize işlemesine izin vermeyin.
Toplantıdan sonra
  • Gevşeyin

    Cidden. En eğlenceli ve verimli toplantı da en sıkıcı ve uzun toplantı kadar yorucudur. Dinlenin, kafanızı toparlayın.

  • Ertelemeyin

    Bir saat içinde yapılabilecek tüm toplantı kararlarını hemen yapın. Eğer hemen şimdi yapmazsanız bu ufak ayrıntılar ileride size çok büyük ayak bağı olurlar.

  • Zaman planlaması yapın

    Bu konuyla ilgili ileride daha detaylı konuşulabilir. Kısaca zaman yönetimi için hangi aracı kullanıyorsanız (ms outlook, basecamp, hipcal, vb.) yapılacak işleri ve hangi işin ne zaman yapılacağını yazın.

    Ve (zor ama) mümkün olduğunca bu zaman planlamasına uyun.

    Biliyorum, kilometretaşları (deadline'lar) ertelenmek içindir :)

Not: birkaç gün şehir dışındayım. Dönünce kaldığım yerden devam ederim :)

... Görüşmek üzere.

Etiketler: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Salı, Mayıs 16, 2006

Gün 31 - Daha iyi görebilmek için #

Az önce gözlüğüm kırıldı. Yaramaz muhabbet kuşum almış yere atmış (ben çalışırken hep odada bir yerlerde gezinir de :) ) Ben de fark etmeyip çatırt diye üzerine bastım.

Bu olay, durumumu tamamen farklı bir konuyla ilişkilendirmemi sağladı (ilham gelecek ya):

Bazı şeyleri daha iyi görmek için gözlüğe ihtiyacınız yok. Görmekten kastım tabii ki fiziksel değil; daha üretken olmak, orijinal fikirler bulmak, halihazırda varolan karmaşık bir soruna çözüm bulabilmekten bahsediyorum.

Size olur mu bilmiyorum ama, bir konu üzerinde saatlerce kafa patlattıktan sonra bazen aniden kafamda bir ampul yanar.

İşte, ilham perilerinizin sizi daha sık ziyaret etmesini sağlamak için birkaç öneri:

1. Arada molalar verin ve durumu yeniden değerlendirin

Yaptığınız işten uzaklaşın. Her ne yapıyorsanız bırakın ve o ana kadar yaptıklarınızı / elde ettiklerinizi bir değerlendirin. Acaba doğru şey üzerinde mi çalışıyorsunuz? Üzerinde çalıştığınız iş/proje için doğru miktarda zaman ayırdığınıza (yani ne az, ne fazla) emin misiniz? Bu konuları netleştirin.

2. Arada molalar verin; kendinizi ödüllendirin

Bugün çalışmak istemiyor, gidip boğazda gezmek mi istiyorsunuz. Buyrun gezin. Bu geziyi, daha önceden yüksek dikkatle odaklandığınız ve verimli olarak çalıştığınız günlerin bir ödülü olarak sunun kendinize.

Eğer nefes almaya ihtiyacınız varsa, bu ödülü sunun kendinize. Zaman kaybetmeyeceksiniz. Aksine, verimliliğinizi kat kat arttırdığınızı fark edeceksiniz.

3. Arada molalar verin ve yaptıklarınızı bir arkadaşınıza anlatın

Mutlaka yaşamışsınızdır, bir arkadaşınıza harıl harıl üzerinde çalıştığınız bir problemi anlatırken kendi kendinize sorular sormaya başlar, ve birden bire arkadaşınızın desteğine ihtiyaç duymadan problemi çözüverirsiniz.

O an ihtiyacınız olan arkadaşınızın desteği değildir. Sizin konuşmaya, kendinizi dinlemeye ihtiyacınız vardır.

Kendi sesinizi dinlemek daha önce görmediğiniz pek çok şeyi fark etmenizi sağlayacaktır.

Bakın bu üçüncü "mola verin" deyişim :)

4. Yanınızda küçük bir defter-kalem bulunsun

Bu iş için bilgisayar olacakken son anda evrimleşip cep telefonu olan teknoloji harikası cihazımı kullanıyorum ama bir defter kalem de fazlasıyla işinizi görür.

Her zaman yanınızda bir defter bulunsun. Aklınıza gelen irili ufaklı fikirleri yazın. Fikirlerin ne zaman gelip ne zaman gideceği hiç belli olmaz.

5. Yapacağınız işleri bir kenarı kaydedin

Ben bu iş için basecamp'i kullanıyorum. Ama bir önceki maddedeki defter-kalem de işinizi görür. Yapacaklarınızı bir kenarı yazmak hafızanıza güvenmekten çok daha akılllıcadır. Ne demişler "söz gider, yazı kalır."

6. Smokin giyen insanların arasına saklanmış pengueni fark edin

Tek birşeye odaklanmak belirgin bir problemi çözerken zaman kazandırıcı olabilir. Ancak yaratıcı olmak bakış açınızın mükün olduğunca geniş tutmayı; yaptıklarınızda, ürettiğiniz eserde, güncel hayatınızda, çevrenizde olan zıtlıkları farkedebilmeyi gerektirir.

Sokakta dikkatinizi zar zor çeken "yıkık dökük bir ev", bir fotoğraf üstadı için "müthiş bir perspektif"i yansıtıyor olabilir. Ve inanın, bu perspektifi bakmayı bilmedikten sonra hiçbir gözlükle göremezsiniz (benim kırık gözlüğüm dahil :) )

Farklı olanı, orijinal olanı, yakalayın. Herkesten farklı bir bakışınız olsun. Benzerliklere değil, farklara odaklanın.

Örneğin "ne var ki bunda, herkes kıymalı yumurta yapıyor" demeyin: Kıymalı yumurtada bile yenilik arayın.

Dönüşüm (rotation), zıtlık (duality), ve devinim (oscillation) hayatınızın vazgeçilmez kutsal üçlüsü olsun.

Hayattan zevk aldığınızı, ve çok daha üretken olduğunuzu fark edeceksiniz.

...Yarın görüşmek üzere

Etiketler: , , , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Çarşamba, Nisan 26, 2006

Gün 20 - Ödevimi yaptım, daha ne yapayım! #

Diyelim ki;
  • posta kutunuzda hiç e-postanız kalmadı, hepsini cevapladınız.
  • yapılacaklar listenizdeki tüm işleri bitirdiniz.
  • üzerinde uğraştığınız proje bitti ve karşılığında gereken ödeme de size yapıldı.
Yani, yapılası tüm işlerinizi en iyi şekilde (altını çiziyorum: olabilecek en iyi şekilde) yaptınız.

"E, yapacak iş kalmadığına göre dinlenebilirim artık. Nerede şu televizyonun kumandası?"

mı diyorsunuz?

Yani ödevlerinizi yaptınız. Hem de en iyi şekilde. Ve göreviniz bitti mi?

Bu düşünce yapısını, yani bize verilen ödevi yapmak amacıyla çalışmamız gerektiğini, ilkokuldan beri kafamıza kazıdıkları için belki pek çoğunuza normal geliyor olabilir bu davranış biçimi.

Hatta

"Tabii ki, bundan doğal ne olabilir ki. İşini gücünü bitirmiş eleman. Dinlensin biraz."

de diyebilirsiniz.

Sorun dinlenmekte ya da dinlenmemekte değil:

Sorun fabrika gibi çalışmaya alışmış zihin yapımızda:

iş varsa yaparız, iş yoksa bakarız kesinlikle kaçınılması gerekilen bir düşünce tarzı.

Aslında bu yaparız/bakarız noktası girişimci bakış açısı ile çalışan bakış açısı arasındaki çizgiyi net bir şekilde çekiyor.

Eğer girişimci iseniz işleriniz bitince (ki bitmeyeceğine bire on bahse girerim) yapmanız gereken:

"Peki şimdi sırada ne var?" sorusunu sormak olmalı.

"Sırada ne var?, bundan bir sonraki aşama nedir? başka neler yapabilirim? "

Amaç mail kutunuzu boşaltmak değil; yönlendirici, geleceğinizi çizen sorular sormak ve ileriye dönük projeksiyonlarda bulunmaktır.

Zor olan ise doğru soruyu sormaktır. Soruyu sorduktan sonra gerisi gelir.

Bu uzakgörüyü edinmek, hem olası fırsatları kaçırmamanız için, hem de kendinizi geliştirmek; zamana ayak uydurabilmek için mutlaka gerekli.

Unutmayın, sınırlarınızı zorlamazsanız, sizi sınırlayan barajı kırmazsanız kendinizi de aşamazsınız.

Yarın görüşmek üzere.

Etiketler: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Pazartesi, Nisan 24, 2006

Gün 19 - tekerleği değil, kendinizi yeniden keşfedin #

Ne demek mi bu şimdi?

On üzerinden on puan verebileceğiniz kaliteli bir müşteriyi nasıl tanımlarsınız?
  • Üzerine düşen yükümlülükleri yapan, projeyi size en ince detayına kadar açıklayan,
  • Sorduğunuz sorulara açık bir şekilde cevap veren, sizinle fikir alışverişinde bulunan,
  • Emeğinizin karşılığını fazlasıyla veren,
  • Ödemeler konusunda dakik (hatta bazen erken bile davranabilen),
  • İnatçı olmayan, uzmanlığınıza güvenen, sizden gelecek önerileri anlayışla karşılayan,
  • Size güvenen,
  • Takdir etmesini bilen, dünyanın öbür ucunda bile olsa teşekkür için bir kartpostal gönderme nezaketinde bulunan (bir ara taa İngiltere'den çiçek yollamışlardı, acaip duygulanıyor insan)
Eminim ki listeyi daha da uzatabilirsiniz.

Böyle müşteriler var mı? Tabii ki var.

Peki sizi bulmalarını nasıl sağlayabilirsiniz. Basit: Siz de onlardan on puan alacak kaliteye erişmelisiniz.

Hemen hemen her sektörde benzerdir; ama özellikle "bilişim" sektöründe "on üzerinden on puan" alabilecek (gerek teknik gerekse iş yönetimi anlamında) bir girişimci olmak istiyorsanız bazen kendinizi yeniden keşfetmeniz gerekir.

Hatta "bazen" kısmını da atıyorum:

Eğer --özellikle bilişim sektöründe-- on üzerinden on puan alan bir girişimci olmak ve böylelikle yukarıdaki baldan tatlı on numara müşterilerle iş yapmak istiyorsanız kendinizi yeniden keşfetmelisiniz.

Böylelikle ortaya farklı birşeyler çıkarabilir, sıkıcı "ben de ben de" firmalarından biri (me too companies) olmaktan kurtulursunuz.

Kendinizi nasıl mı keşfedeceksiniz?

1. Öncelikle sizi önceden keşfedenlerden yararlanın:


Eski müşterilerinizden, işyerlerinizden, yaptığınız işin kalitesi, disiplininiz, olaylara farklı açılardan bakarak sıradışı çözümler üretebildiğiniz (bunları yapamıyorsanız zaten hiç girişmeyin bu işe) konusunda referans yazıları toplayın.

2. İlişkilerinizi koparmayın, çevrenizle bilgi ve görüş alışverişi içinde olun.

Kendi işini yapan bir kimse için bir "sosyal ağ" oluşturmak o denli önemli ki, bunu ne kadar vurgulasam az gelir. İş ilişkisi, projenin tesliminde sona ermez. İş ilişkisi, müşterinizle ömür boyu sürecek bir değer alışverişidir. Öyle olmalıdır.

3. Göz önünde olun. Birşeyler yazın, çizin. Ve bu yazdıklarınız çizdikleriniz boş şeyler olmasın.

Unutmayın ki başkalarının bizim hakkında algılarını belirleyen iki önemli şey, dilimiz ve görünüşümüzdür. Ve başkaları sizi kaç puanlık algılarsa, o kadar puanlıksınız demektir.

Yanlış anlaşılmasın; mış gibi yapıp da olduğunuzdan farklı görünerek başkalarını idare edin demiyorum. Sadece, daha önce farkında olmadığınız yönlerinizin inatla üzerine gidin.

(
örneğin; teknik bir insan olarak, pazarlama ve iş yönetimi üzerine bu kadar yazıp çizebileceğimi aklımdan geçiremezdim; her gün --olmasa bile gün aşırı-- yeni bir şeyler paylaşmaya çalışıyorum sizlerle burada. Ve site istatistiklerine bakılırsa pek de sıkıcı değilim :D
)

Unutmadan, paylaşımlarda sen/ben oranı 2 ya da 3 civarında olması etkili iletişimin yazılı olmayan kurallarından biridir. Yani siz bir konuşmanızda, bir yazınızda kullanığınız birinci şahıs (ben/biz) adedinin iki ya da üç katı kadar ikinci şahıstan (sen,siz) bahsetmelisiniz ki, konuşmanızın karşıdaki kitle için bir anlamı / değeri olabilsin. Aksi durumda, konuşmada kendinizi övmekten öteye gitmezsiniz ve en hafif tanımıyla "sıkıcı" olursunuz. Kimse sabahtan akşama kadar kendisinden bahseden birisi ile uzun süreli iletişimde olmak istemez.

Ne diyorduk, farkında olmadığınız yönlerinizin üzerine inatla yürüyün. Deneyim ve bilginizi, hedef kitlenizi anlamak; kendinizi bu kitleye anlatmak ve bu kitlenin sizi anlamasını sağlamak için harcayın.

Evet bunların hepsi zaman alacaktır. Ama yapılamayacak bir şey de değil sonuçta. Sadece ilk bebek adımını atmaya bakıyor herşey.

Görüşmek üzere;

Etiketler: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Perşembe, Nisan 20, 2006

Gün 18 - Organize olmak için organize olun #

Bu ileti, bir önceki organize işler bunlar iletimin devamı niteliğinde. Hızlı bir giriş için önce o iletiye bir göz atabilirsiniz.

Organize olmak, kendi disiplininizi kendinizin sağlaması eğer 9-6 mesaide çalışmayı yeni yeni bırakmışsanız gerçeten de çok önemli. Çünkü çoğunun aklında olduğu gibi hayatınız rahatlamış değil. Sevdiğiniz, istediğiniz işi yapıyor olmanız hiç çalışmayıp yan gelip yatmanız anlamına gelmiyor kesinlikle.

Aksine maaşlı dönemde çalıştığınızdan iki, belki de üç kat daha yoğun çalışmanız gerekli. Çünkü artık işin hem ürün tarafı sizin üzerinizde, hem de iş geliştirme ve müşteri ilişkilerinden sorumlusunuz.

Bu yoğunlukta kendinizi organize etmezseniz kaybolursunuz.

1. Organize olmak için organize olun

"Bu ne yaa şimdi!" diyenleri duyar gibiyim. Demek istediğim öncelikle neyi organize edeceğinizi bilin.

Organize olurken temel amacınız verimliliğinizi arttırmak ve zaman kazanmak olmalı.
Organize olmak ile obsesif bir şekilde elinizin altına gelen herşeyi kataloglamak, kutulara yerleştirmek, üzerine etiketler yapıştırmak arasında çok büyük fark var.

Eğer yapacağınız düzenlemenin sizin verimliliğiniz açısından getirisi o kadar da önemli değilse, boşu boşuna vaktinizi harcamayın.

Bir örnekle daha rahat anlaşılabilir:

Diyelim bir kütüphaneniz var. Kitaplarınızı raf raf ayırmışsınız, teknik kitaplar, romanlar, dergiler... vb. gibi. Daha sonra "organize olmalıyım! zaman kazanmalıyım!" diye beyninizde şimşekler çakarak, tüm kitapları başlıklarına göre alfabetik olarak sıralama kararı alıyorsunuz.
İki gününüz bu iş için geçiyor.

Sizce bu işin pratik bir yararı olmuş mudur? Hem evet hem de hayır.
Evet. Eğer tüm gününüzü deliler gibi kitap okuyarak, bir kitapta okuduğunuzu başka bir kitapla karşılaştırarak geçiren atıyorum bir "kitap eleştirmeni" ya da bir yazar iseniz mutlaka faydası olmuştur ve harcadığınız iki gün uzun vadede size yararlı olacaktır.

Hayır. Eğer haftada bir kitap okuyan ortalama bir ev kullanıcısıysanız, günde en çok yarım saat kütüphanenizle uğraşıyorsanız boşu boşuna iki gün kaybetttiniz demektir.

Kısacası organize olmaya çalışırken obsesif olmaktan kaçının. Mantıklı olun.

2. En önemli işi en önce yapın.

Bu konuda fazla söze gerek yok. En önem verdiğiniz görevi en önce halledin. Çalışma ortamınızı toparlamak mı sizin verimliliğinizi en çok arttıracak şey, o zaman önce onu yapın. Bilgisayda çok çalışıyorsunuz ve oradaki dosyaları düzenlemek mi hayatınızı kolaylaştıracak, o zaman oradan başlayın. Ve daha az önemli olan görevlere doğru devam edin.

İşlerinizi önceliklendirin.

3. İşleri karmaşıklaştırmayın.


Kendinizi organize etmek uzay mekiği inşaa etmek değildir. Unutmayın amacınız verimliliğinizi arttırmak ve işlerinizi mümkün olan en kolay yoldan halletmek.

Eğer kafanızda üç dört alternatif varsa, en kolay, en çabuk yapılabilecek ve en akılda kalanı genellikle verimliliğinizi en çok arttıracak olandır.

4. Son ana bırakmayın.

Lisans döneminde sınavlara genelde son iki gün çalışırdım. Hatta bazen son akşam. Üzerinizde zaman stresi olunca gerçekten dikkatiniz ve motivasyonunuz dehşet derecede artıyor.

Çoğu zaman iki gün öncesinden geceli gündüzlü, bazen sabahlayarak çalıştığım bu sınavlardan oldukça başarılı olurdum.

Dediğim gibi, zaman stresi dikkat ve motivasyonu önemli derecede arttırıyor. Hatta bu konu üzerinde yapılmış bir araştırmaya göre (kaynağı aklıma gelmiyor şimdi) bu stres çok yoğun yaşandığı zaman beyin temel ihtiyaçlar dahil herşeyi unutup tamamen yaptığı işe yoğunlaşıyor.

Ancak madalyonun bir de öteki yüzü var: Sınavdan sonra yatağa serilip bir gün deliksiz uyuyordum. Çünkü bünyem gerçekten de çok yoruluyordu.

Kendinizi bilerek (ya da bilmeyerek) zaman stresi altına sokmanız yorgunluk / gerginlik ve stres yaratır. Bunlar da hata yapma olasılığınızı arttırır. Yerinde ve rasyonel kararlar veremeyebilirsiniz.

Yazılımcı arkadaşlar bilirler. Gecenin ikisinde "ya neden çalışmıyor bu *#$€@#@ kod parçası" diye küplere binerken, sabah bir de bakarsınız ki hiç yapılmaması gereken basit ötesi bir hata yapmışsınız.

O nedenle plan yapın ve bu plana uyun. Hem daha az yorulursunuz, hem de daha az hata yaparsınız.

Umarım işinize yarayacak birşeyler yazabilmişimdir.
Yarın görüşmek üzere.

Etiketler:


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Pazar, Nisan 02, 2006

Gün 12 - Organize işler bunlar #

Zaman yönetimi demişken;

kişinin zamanını iyi yönetebilmesi öncelikle pek çok konuda kendini organize etmesi gerekli.

Kişisel organizasyon işinin de en kolay yardımcı siteler ve programlar aracılığıyla yapılacağını düşünüyorum.

Aşağıda farklı kategorilerde kendinizi organize etmenize yarayacak programlar bulacaksınız. Listelediğim program ve sitelerin hepsini profesyonel hayatımda kullanıyorum ve gerçekten faydalarını görüyorum.

1. Gelişmeleri takip etmek

FeedReader
:
FeedReader bir RSS okuyucusu.

Eğer değişen ve gelişen dünyaya ayak uydurmak istiyorsanız uzmanlık ve ilgi alanlarınızla ilgili güncel gelişmeleri takip etmeniz mutlaka gerekli. Bu takip işlemini de en iyi, alanınızla ilgili RSS beslemelerine üye olarak yapabilirsiniz.

RSS okumak ve görüntülemek konusunda ise FeedReader oldukça hızlı ve kullanışlı bir program.

Henüz RSS ile tanışmadıysanız bir an önce tanışmanızı tavsiye ederim. Burada ne kadar yazarsam yazayım, siz bunu kullanıp denemediğiniz sürece söylediklerim havada kalacak. Yine de şöyle özetleyebilirim; eğer RSS teknolojisi olmasaydı ben bir günde yaptığım araştırmayı, derlediğim doküman ve incelemeleri üç haftada zar zor bir araya getirirdim. Öyle böyle değil yani :)

2. Dosya yönetimi, senkronizasyon ve versiyon takibi

writeboard:
online bir beyaz tahta. Aynı sayfa üzerinde (mesela bir pazarlama raporu), internet bağlantısı olan bir grup insan ekleme/düzeltme yapabiliyor. Eğer fiziksel olarak birbirleriyle iletişimi zor olan, ülkeye ya da dünyaya dağılmış bir ekibiniz varsa; çok yararlı bir uygulama.

FolderSync:
Klasörleri senkronize eder.

FileSync
:
Dosyaları senkronize eder.

FTPSync
:
FTP ile yüklediğiniz dosyalar ile yerel dosyalarınızın senkronizasyonunu sağlar.

3. Düşüncelerinizi organize edin


FreeMind:
Bu programdan daha önce de bahsetmiştim. Beyin fırtınası yaparken, kafanızdan geçenleri birbirleriyle ilişkili kelime ve sembollere dökmenizi sağlayan harika bir uygulama.
Yeni bir projeye başlarken ilk analiz ve iş planını mutlaka FreeMind ile yapıyorum.

4. Proje yönetimi, zamanlama, iş takibi

basecamp headquarters:
Proje yönetimi konusunda bir numara.

time tracker:
Hangi iş birimine ne kadar zaman harcadığınızı takip etmenize yarayan web tabanlı çok kullanışlı bir uygulama. Özellikle adam/saat olarak ücretlendirme yapıyorsanız çok işinize yarayabilir.

5. Finansal işlemler


sidejobtrack:
basecamp proje takibinde ne kadar iyiyse, sidejobtrack de müşteri/ödeme/fatura takibi ve raporlama konusunda o kadar iyi.

acemoney:
lite versiyonu ücretsiz olan bu programla her türlü muhasebe / finansal raporlama / nakit akışı takibi / ödeme planlaması vb. işlerini yapabilirsiniz. Kendi işini kendi yapıp, muhasebecilerini ayda yılda bir görenlerin kendi bütçelerini düzenleyebilmeleri; gelir-gider analizlerini doğru yapabilmeleri için mutlaka kullanmaları gereken bir program.


6. Bilgisayar yönetimi

SIW:
Windows işletim sistemleri için, kullanılan portlardan, kullanıcı listesine, çalıştırılan servislere; oradan işlemcinizin saat çarpanına kadar bilimum detayı listeler.

log me in:
internet bağlantısı olan herhangi bir makinadan (mobil telefon, pda, laptop, pc) bilgisayarınıza uzaktan erişmenizi sağlayan çok yararlı bir site. Örneğin çok önemli bir raporu bilgisayarınızın masaüstünde unuttunuz. Eğer bilgisayarınız internete bağlı ise; laptopunuzdan bilgisayarınıza bağlanıp bu önemli dosyayı kendinize e-posta olarak gönderebilirsiniz.

...

Umarım bu program ve siteleri benim bulduğum kadar sizler de yararlı bulursunuz.
Yarın görüşmek üzere.

Etiketler:


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Cumartesi, Mart 25, 2006

Gün 4 - Üretkenlik #

Tek bir proje üzerinde çalışıyorsanız "üretkenlik" ve "zaman yönetimi" o kadar da sorun değildir. Ancak eğer bir şirketiniz varsa, şirketinizin dönmesi için tek proje yetmez; çoğu zaman birkaç proje gerekir.

Kendi fizibilite incelememe göre "içgüveysinden hallice" yaşayabilmem ayda en az iki ya da üç proje almama bağlı.

Kişinin böyle bir durumda uğraştığı projeleri birbirine katıp eline yüzüne bulaştımaması için işi, verim ve üretkenliğini arttıracak araçlar edinmesi gerekir.

Herkesin kendine göre kişisel verimini arttırdığına inandığı yöntemleri ve araçları vardır. Ben de üretkenliğimi arttıracak (sizin de işinize yarayabilecek) kullanmakta olduğum birkaç aracı sizlerle paylaşmak istiyorum:


  1. Slick run (http://www.bayden.com/SlickRun/) Eğer komut satırı ile oynamayı seviyorsanız gerçekten hayatı hızlandırıcı bir program. Tamamen ücretsiz. Özellikle slickjot penceresini kullanarak ara sıra aklınza gelen notları (windows+J tuşlarına basarak) aklınızdan uçmadan hemen jot'umuza kaydedebiliyorsunuz.
  2. Freemind (http://freemind.sourceforge.net/wiki/index.php/Main_Page) Eğer düşünceleriniz dallanıp budaklanıyorsa, bu dalları takip etmek istiyor, kaybetmek istemiyorsanız; beyin fırtınası yapacaksanız (brain storming); freemind harika bir zihin haritalama (mind mapping) programı. Tabii ki ücretsiz ;)
  3. Kendime orta boy bir kartvizitlik aldım. Elimin altındaki, bağlantıda olduğum kimselerin kart vizitleri doldurdum. Bu gidişle epey bir kart vizitim olacak zaten.
  4. Yanımda ufak bir not defteri taşım alışkanlığım vardı (ne zaman ilham perisinin sizi ziyaret edeceğini bilemiyorsunuz) Artık onun yerine bir Nokia 7710 taşıyorum :)) alıştıktan sonra, çok kullanışlı bir cihaz.
  5. Son olarak bir not tutma notasyonu geliştirdim (http://www.todoque.com/ : basit şeyler gerçekten de zaman kazandırabiliyor)
  6. Ve, yorulduğum zaman tekrar odaklanabilmek ve stresimi atmak için bir oyuncak: (http://www.geomagsa.com/)

Aklıma gelmişken bir tüyo daha: İşle ilgili hiçbir yazışmaya -eğer ölüm kalım meselesi değilse- hafta sonu ve kendinize ayırdığınız çalışma saatleri dışında cevap vermeyin. Eğer müşterinize cumartesi gecenin ikisinde sorduğu soruya ilişkin bir cevap yazıyorsanız, müşteriniz sizin o saatlerde de çalıştığınızı varsayacak ve ilerideki beklentileri bu yönde olacaktır. Hele ki müşteriniz yurt dışında ise, zaman dilimi farkı nedeniyle sizin ne zaman çalışıp ne zaman çalışma saati dışında olduğunuzun farkına vaması olukça güç olacaktır.

Özetlersek: kendinize çalışma saatleri belirleyin ve bu saatler dışında işle ilgili hiçbir şekilde yazışma yapmayın. Eğer bir e-posta cumartesi gecesi yazılıyorsa, bu e-posta normal şartlar altında pazartesi sabahını da rahatlıkla bekleyebilir.

Bu günlük bu kadar :) Yarın ürün ve hizmetlerimi tanıtıcı şeyler hazırlayarak geçecek (powerpoint presentasyonlar, pazarlama dokümanları, web sayfaları vs.)

Şimdi gidip madde 6 üzerinde çalışmalarıma devam edeceğim :))

yarın görüşmek üzere;
Tatlılıklar.

Etiketler:


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 



Geçmiş iletiler

RSS de ne ola ki? RSS

RSS register icon

Arşiv

Çeşitli

Sponsor

Önerdiğim Bağlantılar

Çnerdiğim Tarayıcı

Sponsor