.

Pazartesi, Temmuz 31, 2006

Gün 76 - Gurur duyacağınız dinlendirici bir çalışma ortamınız olsun #

Eğer kendi işinizin başındaysanız ve iş ortamınızı nasıl düzenlediğinize karışan birileri yoksa, çalışırken rahatlayacağınız; sizi dinlendiren bir çalışma ortamı oluşturabilirsiniz.

Herkesin ideal çalışma ortamı farklıdır. Fakat çalışma ortamınızla ilgili ufak değişiklikler işinizi severek yapmanız ve verimliliğinizin artması yönünde büyük adımlar olabilir.

Sıfırıncı kural: Eğer doğru olduğunu hissediyorsanız; doğrudur. Beklemeyin uygulayın.

Çalıştığınız ortamın sizin için ilgi çekici olmasını sağlayın

Profesyonel bir çalışma ortamının steril bej ve gri tonları ile bezenmiş bir oda olmasına gerek yok. Hayatınızın büyük bir kısmını çalışma ortamınızda geçiriyorsunuz; biraz göze hitap eden şeyler de koymanız gerekmez mi?

Çalışma odanızın (ya da ofisinizin) kapısını açıp, içeri girdiğinizde mutlu olmalısınız. Çalışma ortamınız ilginizi çekmeli. Vakit geçirmekten en çok hoşlandığınız yer olmalı.

Şu an çalışma ortamındaysanız kapınızdan çıkın, biraz dolaşın ve tekrar içeri girin. Ne hissediyorsunuz? Gergin mi? Sıkıntılı mı? Şaşkın mı? Mutlu mu? Odaklanmış mı?

Her ne hissediyorsanız farkında olmasanız da çalışırken çoğunlukla bu duyguyu hissediyorsunuzdur.

Şimdi hissetmek istedikleriniz üzerine odaklanın ve çalışma ortamınızı görsel olarak bu yönde değiştirmeye çalışın. Odaklanmak mı istiyorsunuz; minimalist bir çalışma ortamınız olması en iyisi. Fotoğraflar, çiçekler, eğlenceli oyuncaklar mı sizi mutlu edecek? Ekleyin. Işık mı istiyorsunuz, yoksa daha karanlık bir ortam mı sizi daha verimli yapar (Bazı grafikerler tamamen karanlık bir ortamda çalışmaktan mutlu olurlar mesela)?

Fazlalıkları temizleyin

Dağınık bir çalışma ortamına bir bakış; çalışan kimsenin gergin, şaşkın; en azından kendini organize etmekte güçlük çeken birisi olduğu izlenimini verir.

Eğer kendi iş ortamınızı düzenleyemiyorsanız, ofisinizi/çalışma ortamınızı ziyaret edenlerin size olan güvenini kazanmanız zor olacaktır.

Fakat bundan daha önemlisi, farkında olmasanız da dağınık bir çalışma ortamı, yarım kalmış; tamamlanmayı bekleyen işleriniz olduğunu hatırlatacak ve veriminizi düşürecektir. İdeal olarak; masanızda sadece şu an çalıştığınız konu ile ilgili dokümanların olmasıdır. Bunun dışındaki her şeyi, klasörlere, çekmecelere, kutulara, kütüphanenize yerleştirin. Farkı göreceksiniz.

Çiçekler ekleyin

Canlı, oksijen üreten çiçekler olsunlar; yapma plastik imitasyonlar değil. Çiçeklerinize düzenli olarak bakın. Zamanla çiçeklerinizin sizinle resonans halinde olduğunu; sizi yansıtmaya başladıklarını fark edeceksiniz. İlk bakışta saçma gelebilir. Ama bir deneyin, ne kaybedersiniz ki?

Çalışma ortamınızın ferah bir kokusu olsun

Birkaç hafta önce bir yerde okudum: Çalışma ortamında farklı kokular üretkenliği ölçülebilir şekilde etkiliyor. Doğru hatırlıyorsam limon ve lavanta kokusunun üretkenlik ve yaratıcılık üzerinden olumlu etkisi olması lazım.

Bazen çalıştığım yerde tütsü yakıyorum. Gerçekten rahatlatıcı ve dinlendirici olabiliyor. Çalışma ortamımda kullanmak üzere kaliteli tütsüler satın alıyorum. Tütsü uzmanı değilim; ama ucuz olanların çabuk tükendiği, zengin bir aroması olmadığı ve baş ağrısı yaptığını fark ettim.

Ama en azından tütsü tüttürmeyi, yoğun kimyasal içeren hava tazeleyicilerden (air freshener) daha az zararlı buluyorum.

Dinlendirici bir müzik

Tütsü yakmak ortamı Hindistana çevirmeye yetmediyse yanına rahatlatıcı; dinlendirici bir müzik de ekleyebilirsiniz. Olayı fazla abartıp, işi gücü bırakıp yandaki kanepeye uzanmadıktan sonra bir zararı olmaz :)

Gerçi müzik tercihi işin niteliğine göre de değişiyor. Mesela görsel tasarım yaparken klasik ya da slow müzik dinlemeyi tercih ederim. Kod yazarken death metal ya da hard rock dinlerim. İş planı ve proje yönetimi ile ilgili düzenlemelerde nedense Vanessa Mai'nin kemanını dinlemek sıra dışı ve güzel sonuçlar çıkarmamı sağlıyor. Ve bazen bir konuya iyice yoğunlaşmam gerekirse tam bir sessizliğe ihtiyaç duyarım.

Çalışma sandalyesi

Büyük olasılıkla çalışma sandalyenizi çalışma ortamınızdaki tüm nesnelerden daha çok kullanacaksınız. Üşenmeyin, ofis malzemeleri satan bir yere gidin ve ihtiyacınıza uygun güzel bir sandalye satın alın kendinize.

Klima

Ya da en azından bir vantilatör. Yazın 4o dereceye varan hava sıcaklığı en büyük verimlilik düşmanlarından biri. Ya çalışma düzeninizi sıcaklara göre ayarlamanız lazım (gece serin saatlerde çalışıp, gündüz dinlenmek) ya da çalışma ortamınızı sıcaklardan etkilenmeyecek şekilde ayarlamanız gerekli.

Çalışma ortamınızı kişiselleştirin

Çalıştığınız yerde size özgü bir şeyler bulunsun. Unutmayın çalışma ortamınız bir bakıma sizin yaşam alanınız. Yaşam alanınızı renklendirmenin bir yolu da buraya sizin için duygusal önemi olan şeyler eklemektir. En basitinden sevdiğiniz kişinin ya da ailenizin fotoğraflarını ekleyerek çalışma ortamınızı kişiselleştirebilirsiniz.

Sizi kimsenin bölemeyeceği zaman aralıkları belirleyin

Günün belirli saatlerinde kapımı kilitlerim, cep telefonumu kapatım, telefonumun fişini çekerim. ThunderBird'ümü (meraklısı için Outlook'tan çok daha kaliteli bir e-posta yönetim programı) kapatıp, sohbet programlarından çıkarım.

Bazen diğer zamanlara göre çok daha fazla kendi kendinize olmanız gerekebilir. Bu zamanda kimsenin sizi rahatsız etmeyeceğinden emin olarak yoğun konsantrasyon gerektiren işlerinizi yapabilirsiniz. Tamamen size ait bir zaman diliminin varlığını bilmek rahatlamanızı ve işinize odaklanmanızı kolaylaştırır.

Bu özel kişisel zamanın ne kadar olacağı tamamen size kalmış. İhtiyacınız ne kadarsa o kadarını ayırın. Bazı işler (programcılık mesela) çok yoğun konsantrasyon ister. Ayrıca bazı kişiler yanında davul zurna ile kılıç kalkan ekibi halk oyunu oynasa konsantrasyon güçlüğü çekmez. Kısacası zaman ihtiyacınızı kişiliğinize ve işinizin tanımına göre yine en iyi siz bilebilirsiniz.

Kişisel zamanımı daha çok blog yazarken kullanıyorum. Çünkü sanıldığının aksine yazı yazmak oldukça yoğun bir konsantrasyon gerektiriyor. Ofisim aynı zamanda evim olduğu için bu iletişim kesintilerine evdekiler pek sıcak bakmıyor. Fakat işlerimi yetiştirebilmem için bazı sınırlar koymam gerekli. Bunun yanısıra yazı yazarken pek sakin, dışadönük ve dost canlısı olduğum söylenemez. Yani daha çok bu durum onların güvenliği için ;)

Sizce?

Peki siz çalışma ortamınızda ne gibi düzenlemelerin verimliliğinizi arttırdığını düşünüyorsunuz?

Labels: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Cumartesi, Temmuz 29, 2006

Bu ayın en iyi 10'u #

Bir ayın sonuna daha geldik.

İşte bu ayın en çok ilgi gören Don Kişot yazıtları:
(yine sondan başa doğru sıralıyorum :))

10. Olumlu düşünmek kaybedenler içindir

9. Hayat ciddidir, ama aynı zamanda komiktir de

8. Gelişmek ve değişmek

7. Ürün ya da hizmetimi niye satamıyorum?

6. Sizi zorlayan sorular karşısında nasıl davranmalısınız?

5. Kendi şirketinizi kurmak size göre mi?

4. Sadece Acar kazandığı zaman hepimiz kaybederiz.

3. Kartvizik oyunu

2. Etkileyici bir hikâye yazmak

1. Yeni bir başlangıç

...

Yakın gelecekte askere gideceğim için önümüzdeki birkaç ay "en iyi on" listem olmayacak.
Onun için bu listenin tadını çıkarın ;)


Labels: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Cuma, Temmuz 28, 2006

Gün 75 - İş görüşmelerinde dikkat edilmesi gerekenler #

Normal şartlar altında bu blogda iş hayatı, kendi işinizi kurmak, girişimcilik, proje yönetimi gibi konulardan bahsediyorum. Ancak yakın zamanda "iş görüşmelerinde" nelere dikkat edilmesi gerektiğine dair birkaç e-posta alınca iş görüşmelerinin (bence) önemli olan noktalarına değinmek istedim.

Sonuçta kendi işinizi kurmak için deneyime ihtiyacınız var; deneyim elde etmenin bir yolu da iyi; kurumsal bir firmada istihdam imkânı bulabilmek. Bu nedenle; iş görüşmelerine hazırlıklı olmak; kendi işinizi kurmak amacınıza hizmet ediyor da diyebiliriz.

Ancak, firmalar (kurumsal olsun olmasın) personel alımı konusunda pek bir ince eleyip sık dokudukları için; iş görüşmesinde atladığınız ufak bir ayrıntı bile çok şey değiştirebilir.

1 Numaralı Kural

Mutlaka görüşme sırasında size "bundan 5 sene sonra nerede olmak istiyorsunuz" sorusu sorulacaktır. Bu soruya:

"Kendi işimi kurup, faydalı ürün ve hizmetler üreteceğim, kendi kendimin patronu olacağım" cevabını vermeyin. Firmaların %99'u ilk fırsat bulduğu anda kendilerini terk edecek birini işe almak istemez.

%99 diyorum; çünkü benim gibi %1'lik şanslı dilimde olma ihtimaliniz de var:

İlk iş görüşmemden alıntıdır:

"Volkan, bundan 10 sene sonra kendini nerede görüyorsun?"
"Aslında ben de sizin gibi bir manyaklık yapıp, ileride kendi işimi kurmayı düşünüyorum."
(Birebir bu kelimeleri kullandım)
Ve işe alındım :) Ama size pek denemenizi tavsiye etmem.

Gelelim diğer kurallara. Önce hızlı bir kontrol listesi

Liste
  • Hazırlanın, araştırın, ev ödevinizi yapın;
  • Şık giyinin;
  • Cep telefonları kesinlikle kapalı olmalı;
  • Sıkı el sıkışın;
  • Gözlük kullanıyorsanız, mülakat esnasında takın;
  • Sorulara cevap vermeden önce düşünün.
Giriş

Bu listeye uyarak en azından mülakatı bir miktar garantiye aldık.

Şimdi top sizde, işveren adayınızı; iş tanımı için en uygun kişi olduğunuza ikna etmeniz gerekiyor.

Teknik deneyimleriniz de önemli olmakla beraber, işverenler mülakat esnasında teknik olmayan özelliklerinizi de inceleyecektir:
  • İletişim beceriniz;
  • Düşünce ve görüşlerinizi ifade yeteneğiniz;
  • Stress altında davranışlarınız;
  • Mantıksal çıkarım yeteneğiniz;
  • Kişilik özellikleriniz.
Bunun için; size sorulan soruyu yanıtlama biçiminiz de, en az soruyu doğru cevaplamanız kadar önemlidir.

Ön Hazırlık

Bundan önce onlarca iş görüşmesine katılmış olsanız bile, mülakat için önceden hazırlanın. En iyi şekilde nasıl hazırlanacağınız size kalmış; ancak mülakat anında hiçbir şeyi atlamamış olduğunuzdan emin olun.

Nereye gideceğim?

Adres, görüşeceğiniz kişinin bilgileri; kaçıncı kat?
Bu bilgilerin hepsine sahip değilseniz tekrar sorun ve öğrenin.

Nasıl gideceğim?

Mülakat görüşme yapacağınız caddenin nerede olduğunu telaş içinde arıyorsanız; aksi gibi bindiğiniz taksinin şoförü de "karşının arabası" ise suçu şoföre atmayın. Panik içinde, nefes nefese ve geç kalmış olarak girilmiş bir mülakattan daha kötü bir senaryo düşünemiyorum.

Gideceğiniz yerin adresini olabilecek en açık şekilde edinin. Mümkünse bir gün önceden bu adrese gidin; ne kadar zamanınızı alıyor, saat kaçta bulunduğunuz yerden ayrılmanız gerekli; net bir fikriniz olsun.

Kim bu adamlar?

Simplisto-Tech (atıyorum) sizi görüşme için çağırıyor. İsmine bakılırsa alanında uzman bir teknoloji firması.

Peki hangi alanda çalışıyorlar; bulundukları sektör ne? Sizi hangi iş görevi için düşünüyor olabilirler? Kaç senelik bir firma?

Öğrenin. Arayıp da bulamadığınız şeyler mi var? Onları da mülakatta sorun.

Elinizde hazır sorularınız bulunsun

Şu senaryoyu bir canlandırın:
Mülakatı yapan: "Eveet; sanırım konuşmamız gerekenleri tamamladık."
Siz: ... sessizlik ...
M.Y.: ... sessizlik ...

Sizce neden oluştu bu sessizlik ortamı?
Bildiniz! Mülakatı yapan kişi sizden sormanız gereken sorular varsa onları sormanızı bekliyor.

Elinizde soracak bir şeyler hazır bulunsa iyi edersiniz. Uzun süren sessizlikler pek de iyi izlenim bırakmayabilir.

İş tanımını tekrar okuyun


Bir daha okuyun. Kafanıza yerleşene kadar. Ne iş yapacağınızı çok iyi bilin.

İş kostümünüz hazır olsun

Mülakatta giyilen "cici"lere genel olarak "iş kostümü" adını veriyorum ben. Son ana bırakmayın. Önce bir üzerinizde deneyin (en son ne zaman giydiniz; içine sığacak mısınız?)
Eğer kostümünüze sığmıyorsanız, paraya kıyın ve yeni bir şeyler alın.
Kuru temizlemeye gönderin; ütüleyin. Kısacası mülakata "jilet gibi" gidin.

Bu arada iş için giyinmek ile, etkilemek için giyinmek arasında fark olduğunu unutmayın. Parfüm fıçısına düşmüş bir aday ile iş görüşmesi yapmak karşı taraf için pek hoş olmayabilir. Kısacası günlük giyinmeyin; ancak giyiminizin aşırıya kaçmamasına da özen gösterin.

Mülakat sırasında
  • Kendinizden emin olun

    Ama kendinizden emin olmak ile zeytinyağı gibi üste çıkmak arasındaki farkı bilin.

  • Düşünün

    Cevap vermeden önce birkaç saniye bekleyip düşüncelerinizi toparlamaktan korkmayın. Karşınızdaki insan, emin olun, durumunuzu ve heyecanınızı anlıyor. Konuşma sırasında kekelemek ve gevelemektense ayakları yere basan cümleler kurmanız çok daha önemli olacaktır.

  • Mülakatta gülmekten çekinmeyin

    Birbirinize karşılıklı Temel fıkraları anlatın demiyorum tabii ki. Fakat mülakatın sonuna kadar ciddiyetini koruması iki taraf için de gerginliği arttırıcı olacaktır.

  • Sorular sorun

    Fakat kontrolü gereğinden fazla ele alıp da bir anda siz mülakatçı karşınızdaki işi alacak kişi konumuna gelmesin. Sadece akıcı bir diyalog olması için arada sorular yöneltin. Asıl önemli sorularınızı ise mülakat sonundaki "sorularınız var mı?" bölümüne saklayın.

  • Teşekkür edin

    Mülakatın bitiminde karşınızdakine teşekkür edin. Hatta heyecandan karşınızdaki kişinin ismini unutmamışsanız; ismi ile teşekkür etmeniz çok daha şık olacaktır.
Size Sorulabilecek Tipik sorular
  • En güçlü yönleriniz nelerdir?

  • Zayıf yönleriniz nelerdir?

  • Geçmişte yaptığınız ve gerçekten gurur duyduğunuz bir başarınızı anlatın.

  • Karmaşık bir sorunu çözdüğünüz bir anı hatırlayın. Probleme nasıl yaklaştığınızı anlatın bana.

  • Hiç sıradışı kararlar vermek zorunda kaldınız mı?

  • Alanınızdaki değişme ve gelişmelerden geride kalmamak için ne gibi yöntemler izliyorsunuz?

  • Yeni ve yaratıcı önerilerde bulunduğunuz oldu mu? Ekip arkadaşlarınız bu önerilerinize nasıl yaklaştılar?

  • Bu işi ne için istiyorsunuz?

  • Bize neler katabilirsiniz?
Soğuk terler dökmeye başladınız mı şimdiden :) ?
Bu sorulara ve benzerlerine önceden kendinizi hazırlayın.

Yok hazırlık yapmaz da "firmamıza ne katabilirsiniz?" sorusuna "neşe katarım" cevabını verirseniz; firma birkaç yıl içerisinde "sizi sonra arayacak"tır.

... :) Görüşmek üzre.

Labels: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Perşembe, Temmuz 27, 2006

Kaptanın seyir defteri, yıldız tarihi 2012... #

Bundan daha önceki iletilerde de hayatınımızı kolaylaştıracak; üretkenliğimizi arttıracak uygulamalardan bahsettik

Bunlardan bir kaçı:
Bugün yeni ve oldukça kullanışlı bulduğum bir uygulamadan daha bahsetmek istiyorum

Kaptanın Seyir Defteri

Öyle atla deve değil, azıcık VBScript bilen herkesin iki dakikada yazabileceği bir program.


Programı buradan indirebilirsiniz
.

Test etmiş değilim ama tüm windows sürümlerinde çalışması lazım. Meraklısı için aynı işi yapacak bir Linux script'i yazmanın da zor olmayacağını düşünüyorum.

Gelelim nasıl kullanacağımıza;

Öncelikle kayıtlarımızı tutacağımız bir kayıt defteri oluşturmamız gerekli:



Bu dosyaya "worklog.txt" adını verdim ben. Siz dilediğiniz ismi verebilirsiniz.

Daha sonra indirdiğimiz SeyirDefteri.vbs dosyasını düzenlememiz gerekiyor:

Bunun için dosya simgesine sağ tıklayıp, not defteri ile açmalısınız:



Daha sonra, aşağıdaki satırı, yeni oluşturduğunuz kayıt dosyanızın dizinini gösterecek şekilde değiştirin:



Ve kaydedin.

Daha sonra masaüstünüze bir kısayol oluşturun:



Kısayolun üzerine sağ tıklayın, ve "özellikler"i seçin.



Gelen menü'de uygulamaya bir kısayol tuş kombinasyonu atayın ve kaydedin:



Bundan sonra kaydettiğiniz kısayolu her tuşladığınızda (benim için CTRL + SHIFT + ALT + L) aşağıdaki sorgu ile karşılaşacaksınız:



Ve girdiğiniz her satır seyir defterinizde tarihe göre sıralanacak:



Bu kadar basit!

İyi seyirler.

Labels: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Çarşamba, Temmuz 26, 2006

cember.net üyelerini artık çemberin dışından da görebiliyorsunuz. #

Türkiye'nin lider (ve bence en iyi) iş ağı portalı cember.net; üyelerinin profillerini (isteğe bağlı) dış dünyaya açıyor.

Benim çember profilim burada mesela.

cember yönetiminin kendilerini çevreleyen yüksek duvarları alçaltmasının ve içeride ne kadar yoğun bir sosyal sermaye biriktiğini dış dünya ile paylaşmalarının doğru bir stratejik karar olduğunu düşünüyorum.

Aslında bir de forumlarını dış dünya ile paylaşsalar tadından yenmeyecek (iş hayatından, zekâ oyunlarına, sanattan grafikerliğe, kişisel gelişimden bilişime... o kadar kaliteli konular tartışılıyor ki).

Peki sizce? Siz ne düşünüyorsunuz?

Labels: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Gün 74 - Üretkenler / Tüketenler oranı #

Bilgisayar parçaları almak/satmakla ya da bilgisayar toplamakla ilgilenen biri iseniz fiyat / performans oranını duymuşsunuzdur. Bu oran ne kadar düşük olursa o kadar iyidir; çünkü bir ürünün fiyat / performans oranın düşük olması, düşük fiyata alınabilecek performanslı ve kaliteli bir ürün olduğu anlamına gelir.

Aslına bakarsanız hayatın her alanında böylesi oranlar mevcut. Programcılıkla ilgili olanlar bilirler: "Threading" konusunu ve senkronizasyon kavramını anlatırken bir program parçacığının bir şeyler ürettiği; başka bir program parçacığının da bir şeyler tükettiği sürekli bir yarış durumu vardır. Konuyla ilgili olmayanlara uzak geleceğinden daha fazla detaya girmiyorum :)

Yaşadığımız hayatı da dikkatli gözlemlersek, üretici ve tüketicilerle dolu olduğunun farkına varırız. Fiyat / performans oranının tersine; bir toplumda üretkenler / tüketenler oranı ne kadar artarsa o toplum o kadar ileri seviyelidir denebilir.

Genelde bu oran "yüzde bir kuralı" olarak ifade edilir. Yani ortalama bir sosyal toplulukta bir kişi üretiyor ve topluluğa değer katıyorsa; doksan dokuz kişi hiç bir şey üretmeksizin oluşturulan değerden "otlanırlar".

Örnek mi istiyorsunuz ?
  • YouTube'den günde 100 milyon video indiriliyor ve ancak 65 bin video yükleniyor.
    (üretici / otlakçı oranı: %0.065 !)

  • Wikipedia'daki makalelerin yüzde ellisinden fazlası yazarların binde yedisi tarafından sağlanıyor.
    (üretici / otlakçı oranı: yaklaşık %2 - wikipedia'nın genelini düşünürsek)

  • Yahoo kullanıcılarının ancak yüzde biri bir yahoo group oluşturuyor. Grup üyelerinin en fazla yüzde onu aktif katılım gösteriyor.
    (üretici / otlakçı oranı: bakış açınıza göre %1 ya da %5 (ortalama alırsak) )

  • Üyesi olduğunuz bir ağ ya da forum varsa onu düşünün. Kaç üyesi var. Bu üyelerden kaç tanesini ortalıkta bir şeyler paylaşırken görüyorsunuz? Kaçı sadece "acil acil acil, bilgisayarıma virüs girdi, ne yapmalıyım?" sorusuna cevap bulduktan sonra bir sonraki kriz anına kadar kabuğuna çekilip topluluğa hiç bir değer katmamaktan yanalar?
    (oran yüzde biri geçiyorsa şanslısınız demektir)

Başa dönersek; 100 kişilik bir toplulukta genelde ortalama 1 kişi değer üretir; 10 kişi bu değere öneri, yorum ve görüşleriyle katkıda bulunur; Kalan 89 kişi ise sadece "bakar".

Değer mi üretiyorsunuz, katkıda mı bulunuyorsunuz, yoksa sadece bakıyor musunuz? Daha da önemlisi değer üretmek mi, katkıda bulunmak mı, yoksa sadece bakıvermek mi istersiniz?

İçinde bulunduğumuz ortamı değerli kılmak için değer üreten ve katkıda bulunan gruba dahil olmalıyız.

Aynalı sazan gibi alık alık bakmak bizlere yakışmaz.

Ya sizce?

Labels: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Pazartesi, Temmuz 24, 2006

Gün 73 - Bir iş sahibi olmamak için 10 nedeniniz #

Bu aralar havadan mıdır sudan mıdır, yıldızların dizilişinden midir, yoksa sıcaklardan mıdır bilmem; bana yönelik eleştiri ve iğnelemelerin sıklaştığı bir dönemdeyim. Bu da doğru yolda hareket ettiğime dair bir gösterge benim için :).

Niye mi? Bu blogda düşüncelerimi (ve bazen öznel yorumlarımı ve duygularımı) sizlerle paylaşarak bir bakıma karşılık beklemeksizin bir "hizmet" veriyorum. Ve bir ürünü ya da hizmeti beğenenler ve nefret edenler var olduğu sürece bu ürün ya da hizmetin sürekli geliştiğini ve kendini yenilediğini söyleyebiliriz. Eğer her ikisi de yoksa ve insanlar için bu ürün "eh işte"den fazla bir şey ifade etmiyorsa üzerinde oturup tekrar düşünmek gerekir.

Buraya eklenen her yeni yazıda "eh işte"den fazla bir şeyler sunmak için gayret ediyorum. Umarım bir nebze olsun bu amacımı başarabiliyorumdur.
Neyse konuya döneyim:
Birkaç gün önce çoktandır görmediğim bir arkadaşımla konuştuk:
X: "Abi ne iş yapıyorsun peki?"

D.K.: "Kendi tek kişilik şirketimi kurdum, proje geliştiriyorum."

X: "Anladım, işsizsin yani..."
Buyrun buradan yakın :). Arkadaşıma göre "iş sahibi olmak" 9-6 düzenli mesaili ve ay sonu tatmin edici bir maaş aldığınız bir oluşumun içerisinde olmakla eş değer. Bu konuşmanın üzerine derin bir nefes alıp (verip, tekrar nefes alıp, verip, sakinleştikten sonra) 9-6 mesai ile çalıştığınız geleneksel anlamda bir işin neden saçma ve gereksiz olduğunu incelemeye karar verdim:

1. Düzenli maaş aptallar içindir

9-6 mesaili bir iş bulup, zamanınızı maaşınız karşılığı değiş tokuş etmeniz mantıklı bir seçenek gibi gelebilir. Ama böylesi bir hayat olsa olsa "income for dummies" (aptallar için para kazanma yöntemleri) adında bir "for dummies" serisine konu olabilir.

Niye iyi ve güvenli bir iş sahibi olmak saçma olsun? Düşünün bir kere, sadece çalıştığınız zaman maaş alıyorsunuz. Şu ana kadar beyniniz bu yönde yıkandığı için "öyle olacak tabii, ne var ki bunda... ?" diyebilirsiniz. Anca bence para kazanmanın en mantıklı ve akıllıca yöntemi bu değil. Bunun mantıklı olduğunı size kim öğretti. Büyük olasılıkla beyni yıkanmış bir başka 9-6 çalışanı.

Peki ya yemek yerken, çocuklarınızla oynarken; yani çalışmadığınız zamanlarda da 7-24 para kazanma olasılığınızın varlığından söz etseydi birisi size?

Çalışan at gözlüğünüzü bırakın ve olaya müşteri açısından bakın:

Diyelim ki bu yazıyı yazmam için bana belirli bir ücret ödüyorsunuz. Önemli olan elinize geçen son değer midir, yoksa yazıyı yazmak için kaç saat çalıştığım mı? Eğer ben bu yazıyı altı saat yerine iki saatte yazmış olsam bana üçte bir oranında az mı ödeme yapacaktınız?

Bu şekilde düşünmeye başlayanlar "aptallar için para kazanma yöntemleri" yolunda bir şeylerin yanlış olduğunu fark edecektir. Madem ki zaman para karşılığı değiş tokuş için birinci değer değil; o zaman para kazanmanın, çalıştığınız süre kadar maaş almaktan daha iyi bir yolu olmalı.

Var tabii ki. Önemli olan ürettiğiniz değeri zamandan bağımsız hale getirebilmek (ki bu apayrı bir yazı konusu olabilir).

Eğer yeterince zeki iseniz size 7/24 kazanç sağlayacak pasif bir sistem kurarsınız. Bu, paket halinde satılan bir ürün olabilir; üyelik gerektiren bir hizmet olabilir, bir web sitesi olabilir, gelecekte değer kazanacak projelere yatırım yapmak olabilir (venture capitalizm, angle investing). Çarkı çevirmeye başlarsınız, ve yeterli ivmeyi kazandıktan sonra çark zaten kendi kendini döndürecektir. Tabii ki bunun için gerçek anlamda değer üretmeniz gerekli.

Tabii size nakit akışı sağlayacak bir sistem kurmanız için bir miktar zaman ve enerji harcamanız gerekir. Başlangıçta düzenli maaşlı işinizden kat kat yoğun bir çalışma temposuna girmeniz de gerekebilir. Ama uzun vadede buna değecektir.

2. Deneyim yetersizliği

Bir iş sahibi olmanın, çalıştığınız sektör konusunda size deneyim kazandırdığını mı düşünüyorsunuz? Bir daha düşünün.

Yukarıdaki önerme "satranç oynama deneyimi kazanmak için satranç oynamam gerekli" demekle mantıksal olarak bire bir aynı.

Deneyimi işiniz olsun olmasın ilgi alanınız olan konuda vakit harcayarak, çalışarak ve yaşayarak kazanırsınız. Düzenli işiniz olması size bu deneyimi düzenli bir ofis ortamında sağlar.

Düzenli ofis ortamında edindiğiniz deneyimdeki temel sorun, her gün aynı işi yapıp durmaktır. Her gün aynı işi yapıyorsanız bir yerden sonra "deneyim" sandığınız şeyin bilgi ve yeteneklerinizi körelten bir engel olduğu fark edersiniz.

Diyelim ki sıkıcı işinizde on sene boyunca yaptığınız, zaman harcadığınız ve öğrendiğiniz teknoloji artık kullanılmıyor. Şirketiniz daha yeni bir teknolojiye geçti, siz de onlarca yıllık paslanmış bilgi birikiminizle insan kaynakları pazarınının "iş arayanlar" kervanına katıldınız (halk arasında kovuldunuz da derler).

Bu durumda ne yapabilirsiniz? Hiç bir şey. On seneniz, ve onca deneyiminiz artık eskimiş. Harcadığınız zamana, müdürünüzün size verdiği acil işleri yetiştirmeye çalışırken kendinizi gün be gün körelttiğinize kimse acımayacaktır.

Tam tersine eğer proaktif olarak kendinizi geliştiriyor olsaydınız ve kendi işinizin sahibi olsaydınız bilgi birikiminizin çağın gerisinde kalması, olasılık dahilinde olmayacaktı. Çünkü müşterileriniz hep en yeni, en geçerli olan, en güzel görünen, en hızlı, en kullanışlı, en, en, en... çözümleri isteyecekleri için mecburen tüm sektörü takip etmek zorunda kalacaktınız.

Şimdi tekrar düşünün; belirli bir işi çok iyi yapıp o işten düzenli para kazanma deneyimini mi edinmek istersiniz; yoksa masanın biraz da arka tarafına geçip, çalışıp çabalayıp, kendi işinizi kazanma, iş ilişkileri, iş bağlantıları ve iş ağı kurma, sosyalleşme ile dolu bir hayat mı? Unutmadan; bu yeni yaşam biçiminizde bir daha CV'nizi güncelleme, kariyer sitelerinde profil doldurma ihtiyacınız olmayacak. Sizi bilmem ama ikinci seçenek bana çok daha mantıklı geliyor.

3. Hayat boyu evcilleştirilmek


İş sahibi olmak ile patronunuzun evcilleştirme programına katılmak arasında hiç bir fark yok.

Bulunduğunuz kübikten kafanızı dışarı uzatın ve etrafınıza bir bakın. Kimleri görüyorsunuz? Özgürce karar verebilen bireyler mi yoksa bej/gri renkli kafeslerin içine hapsedilmiş ve bilinçsizleştirilmiş, evcilleştirme programı dahilinde yer alan ev hayvanları mı?

Patronunuzun sevgili kedisi mi olmak istiyorsunuz? Buyrun devam edin.

Disiplin eğitiminiz nasıl gidiyor? Patronunuz (sahibiniz) iyi davranışlarınız için sizi ödüllendiriyor mu? İsteklerine uymadığınız zaman size ceza mı veriyor? İçinizde özgürlük ve bağımsızlık adına bir kıvılcım var mı, yoksa tamamen evcilleştirildiniz ve şartlandırıldınız mı?

İnsanlar kafeste yaşamak için doğmamıştır, bilmem farkında mısınız?

4. Onlarca insan sizin üzerinizden para kazanıyor


Maaşınızın büyük bir kısmı vergi olarak kesiliyor. Ve, tahmin edin, işveren açısından bu kesintiler maaşınızın "bir parçası". Bunun yanısıra diğer ek yararlar da maaşınızın içinde, sağlık sigortası, öğle yemeği, hatta kullandığınız ofis alanının kirâsı. Bunların hepsinden yararlansanız da yararlansanız da yararlanmasanız da maaşınızdan "kesiliyor"lar.

Üç senelik düzenli maaşlı profesyonel yaşamımda bir kere sağlık sigortamdan yararlandığımı hatırlamıyorum. Yararlanmam gereken durumlar da nedense "kapsam dışında" oluyorlardı hep.

Kurumsal ortamın size destek verdiğini düşünebilirsiniz, ama bu desteği fazlasıyla cebinizden ödüyorsunuz. Ayrıca firmanıza para yatıran yatırımcı ve hisedarların temettü bedellerinin (yani kâr paylarının) da sizin cebinizden çıktığını biliyorsunuzdur sanırım :).

Ne kadar cömert bir insansınız ki maaşınızın büyük bir bölümünü adını bile bilmediğini onlarca insanın cüzdanına transfer ediyorsunuz.

5. Çok riskli


Çoğu çalışan, 9-6 düzenli bir iş sahibi olmanın kendilerine "iş güvencesi" verdiğini düşünür.

Belki Amerika'da olabilir. Ama Türkiye için aynı şeylerden bahsetmenin oldukça güç olduğu düşüncesindeyim.

İş güvenliğiniz tek kelimelik bir cümle ile birebir korelasyon hâlindedir: "Kovuldun!".

Bu cümleyi duyduğunuz anda işiniz o kadar da güvence altında değildir. Ve büyük olasılıkla işiniz sizin tek gelir kaynağınız. Bunun yerine kendi işinizin patronu olmak ve size nakit akışı sağlayan tek bir kanal yerine, para kazanacağınız onlarca kanalınız olması daha mı az güvenli sizce?

Bir şirkette çalışansanız en fazla profesyonel bir kumarbaz kadar iş güvenliğine sahipsinizdir.

6. Sahibiniz kötü niyetli olabilir


"Özür dilerim X Bey. Bir daha hata yapmayacağım X bey. Biliyorum gecikti X bey, akşam mesaiye kalır telafi ederim X Bey..."

Tanıdık geliyor mu?

Sahibinizin sizi gereğinden fazla zorladığını düşünmüyor musunuz?

7. Para için yalvarmak


Maaşınıza zam istemek için sahibinize türlü numaralar, oyunlar, şaklabanlıklar mı yapmanız gerekiyor?

Ya da belki de kendi işinin sahibi olan ve ne kadar çalışırsa o kadar kazanan şanslı kişiler arasındasınızdır.

8. İş hayatı sosyaldir


İş hayatı sosyaldir ve ofis ortamları eğlenceli olabilir. Bu doğru. Ama tam tersi de olabilir. Ve tahmin edin bu kimin elinde.

Evet, sahibinizin.

Ofisinizdeki en yakın olduğunuz evcil kölelerden birisi ayrılır ve çalışmak için başka bir sahip seçerse ve yerine tamamen uyumsuz yeni birisi gelirse seçme şansınız var mısır sizce? Peki kaç kişi ofisten ayrılanlarla düzenli görüşmeye devam eder. Hiç kimse!

Ofis ortamı sizin için kapalı, güvenli ve sosyal hayatınızın çoğunu geçirdiğiniz bir ortam. Peki dışarıda istediğiniz kişilerle görüşüp, dilediğiniz kimselerle bağlantınızı devam ettirebileceğiniz ve para kazanabileceğiniz, biraz riskli ama çok daha renkli ve sosyal bir ortamın var olduğunu biliyor musunuz?

9. Özgürlüğünüzü kaybetmek


Özgür bir insanoğlunu, itaat eden bir çalışana çevirmek uzun çaba ve emek gerektirir. İlk yapılması gereken özgür karar verme yetisini, arzu ve isteklerini törpülemektir. Bunu yapmanın en güzel yolu da "iş tanımı" olarak da adlandırılan ve kölenin sahibi ne emrederse sorgulamaksızın yapması gerektiğini söyleyen "kayıtsız şartsız itaat belgesi"ni imzalatmaktır.

Böylelikle yeni çalışan, daha sadık, daha itaatkar olacaktır ve daha kolay disipline edilecektir. Çalışanın sahibinin isteklerine uymaktan başka bir seçeneği yoktur.

Sadakat eğitimi programlarının bir parçası olarak çalışanlar, nasıl giyinmeleri (kurumsal kıyafet yönetmeliği), konuşmaları (ciddiyet), hareket etmeleri... gerektiğini öğrenirler. Çalışanlar kendi adlarına düşünüp karar verebilirler mi? Tabii ki hayır.

Şirket politikasına uygun olmadığı için masanızda sevdiğiniz insanın resmini ya da küçük bir bonzai ağacını yerleştiremiyor musunuz? Ne yazık!

Olamaz, Aslı'nın masasında bir çiçek var. Hemen sahibine haber verelim ve sadakat eğitimi konusunda bir toplantı yapsın onunla.

Kurumsal bir ortamda iseniz, akıllı olun, sahibinizin sizden istediğini yapın ve sorgulamayın. Kesinlikle mutlu olursunuz.

10. Korkaklık ve şikâyet


Çalışan insanların her an işlerindeki sorunlardan bahsettiğini farkına vardınız mı hiç? Fakat asıl istedikleri çözümler değildir. Sadece ortamdaki sorunları öne çıkarırlar ki, ellerindeki iş tam anlamıyla yetişmediği zaman sorunun kendilerinde değil başkalarında olduğunu belgeleyecek bir kanıt olsun.

Eğer sahibinizi çekiştirirken kapı arkasından sizi dinlediğini fark edince kovulmak ihtimaliniz varsa özgür değilsinizdir; sahibinizin malısınız demektir.

Peki onca korkakla gün boyu çalışmanın sizi etkilemeyeceğini mi düşünüyorsunuz? Üzüm üzüme baka baka kararır. Gururunuzu ve kişiliğinizi kimlik kartınızı okuttuğunuz bankonun dışında bırakmanız an meselesidir (ki insan kaynakları yönetiminde buna "işe adaptasyon süreci" denir; genellikle 3 aylık bir süre olarak tanımlanır).

Özgürlüğünüzü sadece bir yanılsama için sattınız ve şu an nasıl bir insan haline geldiğinizi görmekten korkuyorsunuz.

Hâlâ bir iş mi istiyorsunuz?



Bu yazıyı, iş hayatının normalde dikkatinizi çekmeyen yönlerine dikkatinizi çekmek için bu denli sivri bir dille yazdım. Zaten bildiğiniz ama önemsemediğiniz bazı gerçekleri su yüzüne çıkarmaya çalıştım. Eğer iyi eğitilmi, iyi şartlandırılmış, yetenekli bir çalışansanız bu yazılanları üzerinize alınacak va büyük olasılıkla savunmaya geçeceksiniz.

Harika bir işiniz, müthiş ofis arkadaşlarınız ve dünya tatlısı bir patronunuz olabilir. Kendinizi yukarıdaki tanımların dışında tutmakta sonuna kadar özgürsünüz.

Kafesinizi reddedebilirsiniz. Patronunuzun sahibiniz, sizin ise onun evcil kedisi olduğunu reddedebilirsiniz. Ama kafes hep orada duracaktır, bunu değiştiremezsiniz.

Biraz da sizi sinirlendirmeye çalışmamın nedeni bundan. Çünkü kızgınlık eğer doğru kullanılırsa daha yüksek bir bilinç düzeyine çıkmanızı sağlayabilir. En azından kayıtsız kalmaktan iyidir. Aslında her türlü duygusal durum kayıtsızlıktan daha iyidir. Eğer duygularınızı bastırmak yerine sezgilerinizi dinlerseniz ihtiyacınız olan cesareti edinip, evcillikten özgürlüğe doğru adım atabilirsiniz.

İşsizim mutluyum
"Anladım, işsizsin yani..."
Evet. Bazılarına göre işsiz görünebilirim. Ve bundan çok mutluyum. Çünkü kendi işimin patronuyum. Ve kendi işimde değer ürettiğim sürece düzenli bir gelirim de var. Başkalarının ihtiyacı olan değerli ürün ve hizmetler sunduğum sürece kârlı çıkacağım kesin.

Aslında yaptığım her şey, yaşadığım her deneyim, hatta hatalarım bile bana bir şeyler katıyor. Bundan daha mutluluk verici ne olabilir ki? Ayrıca bu yolda öğrendiğim her şeyi paylaşarak, deneyimli kimselerin görüşlerini alarak kendimi daha da ileriye taşıyorum.

Kendi işinizi kurmak istiyor ama nereden başlayacağınızı bilemiyor musunuz? Her şeyin nasıl başladığına bir göz atmaya ne dersiniz?


... Görüşmek üzere.

Labels: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Cuma, Temmuz 21, 2006

Gün 72 - İş hayatında mutluluk #

Eğer kurumsal bir ortamdaysınız "mutluluk" kelimesi en az kullanılan kelimelerden biridir. Onun yerine "iş güvencesi", "çalışanın tatmin olması", "verimlilik", "olumlu performans" gibi terimler tercih edilir.

Bu terimleri kullanmayı tercih etmiyorum. Çünkü hepsinin içi boş ve sıkıcılar.

Şu iki cümleyi karşılaştırın
"Arkadaşlar, haydi hep birlikte tatmin olacağımız ve performansımızı üst seviyede tutacağımız bir iş ortamı hazırlayalım."
"Arkadaşlar, iş hayatımızda mutlu olmak için neler gerektiğini konuşalım."


Hangisi daha az yapmacık ve daha samimi geliyor size? Bence de :)

İş hayatında mutluluk neden önemlidir?


Düşünün bir kere; hayatınızın en büyük kısmı işte geçiyor. Eve iş getirdiğinizi; mesaiye kaldığınızı; tatile çıkmaya zaman bulamadığınızı vs. de hesaba katarsak bu oran çok daha artıyor. İş hayatınız ailenize, arkadaşlarınıza ve hobilerinize ayırdığınız zamanın toplamından kat kat daha fazla zamanınızı alıyor.

Soichiro Honda, Honda'nın kurucusu (sürpriz!) şöyle diyor:
Her çalışan kendisi için çalışmalıdır. İnsanlar kendilerini firma için feda etmemelidirler. Çalışanlarımız işlerine kendilerini mutlu etmek için geliyorlar.
Ayrıca yapılan araştırmalar gösteriyor ki mutlu insanlar, işinde mutsuz olan insanlardan çok daha başarılı oluyorlar. Aslında düşününce hak vermemek elde değil. Mutlu iseniz; iyimsersinizdir, rahat iletişim kurarsınız; sorunları çözme ve arabuluculuk yeteneğinize güvenilebilir; dikkatinizi daha kolay toplayabilirsiniz; motivasyonunuzu ve enerjinizi kaybetmezsiniz -- hepsi başarılı bir iş hayatı için vazgeçilmez özellikler.

Başarılı bir iş hayatı için daha başka neler gerekebilir?
  • Yaratıcılık,
  • Güven,
  • Üretkenlik,
  • Güdülenmek,
  • Kalite,
  • Müşteri hizmetleri,
  • Hızlı değişim,
  • İnsiyatif,
  • Motivasyon,
  • Enerji,
  • Kararlılık,
  • İletişim,
  • Fiyat verimliliği,
  • Berrak düşünce,
  • Satışlar,
  • Strateji,
  • Cesaret,
  • Müşteri ilişkileri,
  • Liderlik,
  • Düşük fiyatlar,
  • Yeni fikirler,
  • Çatışmalara çözüm,
  • iyi iletişim,
  • iyi iş ilişkileri,
  • mizah duygusu,
  • hep bir adım daha ileri gitmek için istek,
  • fikirler
  • ...
Tanıdık geliyor mu?

Listeye sabaha kadar bir şeyler eklesek, yine eklemeye devam edebiliriz. Sizlerin de ekleyeceği şeyler varsa bu listeyi güncelleyebilirim.

Öncelikle kendinize bir sorun; bu maddeleri size ne sağlayabilir?

Makinalar ve robotlar mı? Hayır.

İş akış şemaları, iş kuralları mı? Hayır.

Yeni bir IT alt yapısı mı? Hayır.

Sorunun cevabı açık. Tüm bu özellikleri ancak ve ancak "insanlar" sağlayabilir. Makinalar, iş kuralları ve IT alt yapısı yardımcı olabilir ama salt kaynak olamaz.

Peki sadece "insanlar" mıdır bunu sağlayan? Hayır; bunu "mutlu insanlar" sağlar.

Niye mi?
  • Yüksek verimlilik - Mutlu insanlar daha iyi sonuçlara erişirler.
  • Kalite - Mutlu insanlar kaliteye önem verirler.
  • İsteklilik - Mutlu insanlar işe gitmeyi dört gözle beklerler (evet var böyleleri)
  • Yüksek satışlar - Mutsuz bir satış ekibiniz olacağına gidin kendiniz kapı kapı dolaşın daha iyi.
  • Müşteri memnuniyeti - Mutlu çalışanların mutlulukları müşteri ilişkilerine de yansır.
  • Yaratıcılık - Mutlu insanlar (evet) daha yaratıcıdır. Çünkü mutlu insanlar biraz da çocukturlar.
  • Uyum - (tahmin edin) Mutlu insanlar değişken durumlara daha kolay uyum sağlarlar.
  • Kârlılık -

    Bu maddeyi bu aralar yapılan bir cember.net tartışmasında hemen hemen bütün yorumlarda kârlılığın başarının temeli olduğu sonucuna varıldığı için eklemek istedim.

    Yukarıdaki tüm nedenlerden dolayı mutlu çalışanlar firma kârlılığını arttırırlar.

Zaten bu nedenle mutlu firmalar, mutsuz rakiplerinin açık ara önünde olurlar her zaman.

Kısaca kârlılık ile iş hayatında mutluluk doğru orantılıdır diyebiliriz.

İyi de ben iş hayatımda mutlu olmayı bir türlü beceremiyorum!

Peki gerçekten denediniz mi?

1. Olumlu olun

İşiniz ne kadar ciddi ve kritik olursa olsun, olaylara olumlu yaklaşmanın yararını inkâr edemezsiniz. Lider ruhlu kişiler içlerinde bulundukları ortam ne olursa olsun olumlu davranmayı bilirler; çevrelerindeki insanlardan da aynısını beklerler. Bu da mutlu bir atmosfer oluşturmaya yardımcı olur.

2. Öğrenin; araştırın

İşinizi ne kadar severseniz sevin; aynı görevleri günlerce, haftalarca, aylarca, yıllarca... yapınca bir noktadan sonra ister istemez sıkılırsınız. Yeni şeyler öğrenin; araştırın ve kendinizi sürekli geliştirin.

3. Düşüncelerinizi başkalarıyla paylaşın

Düşüncelerinizi paylaştıkça ve karşınızdakilerin düşüncelerinize değer verdiğini fark edeceksiniz. Ayrıca düşünce paylaşımı, yeni ve farklı düşüncelerin harmanlanmasına yol açar.
Kendi adıma, yeni bir şey keşfedince çocuk gibi mutlu olurum. Keşfetmenin; günlük ve sıkıcı görünen sorunlara bile farklı farklı çözümler üretmenin iş hayatınızı renklendireceği gerçeğini unutmayın.

4. Uzun vadeli düşünün

Şimdinin sıkıcılığına değil, geleceğe odaklanın. Bundan bir hafta, bir ay, bir yıl, beş yıl, on yıl sonra neler yapmak istediğinizi aklınızda bulundurun. Böyle düşünürseniz; bundan önceki üç maddeyi de ister istemez uygulamak zorunda kalırsınız :) Çünkü olumlu olmadan, araştırmadan ve düşüncelerinizi paylaşmadan geleceğinizi planlayamazsınız. Önermenin tersi de doğrudur: Geleceğinizi planlamak için olumlu olmalı, araştırmalı, ve sürekli paylaşım içerisinde olmalısınız.

5. Şimdi başlayın

Ertelemeyin; yarın değil; şimdi başlayın. İyi bildiğiniz ve yapabileceğiniz bir şeylerle başlayın.

İsterseniz size birkaç başlangıç önerisi:
  • İnsanları takdir edin: Karşınızdakini takdir etmeniz, onu mutlu eder. Siz de farkında olmasanız da karşınızdakinin mutluluğunu paylaşır ve mutlu olursunuz.

  • İnsanları dinleyin: Nefesinizi tutun, içinde bulunduğunuz kriz nedeniyle oluşmak üzere olan panik atağınızın geçmesini bekleyin ve karşınızdakini dinleyin. İnanın sinirlenip kendi kendinizi yemenizden çok daha iyi gelecektir.

  • Etkileyici bir hikâye yazın.

... Görüşmek üzere.

Labels: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Çarşamba, Temmuz 19, 2006

Gün 71 - İşinizde mutlu olmak ve zengin olmak mı istiyorsunuz? #


İşinizde mutlu olmak ve zengin olmak mı istiyorsunuz?

Öncelikle kendi işiniz başlatın tabii ki :)
Ama başlatmadan önce son kararınızın bu olup olmadığını tekrar bir gözden geçirin. Kendi işinizi kurmak size göre mi bir daha gözden geçirin.
Sonra bu yazıyı okumaya devam edebilirsiniz. Çünkü yazımız işinde mutlu olarak zengin olmayı (en azından kendi hedefledikleri nakit akışına ulaşmayı) amaçlayan kişilere yönelik.

Neden Mutlu olmak?

Çünkü mutlu olmanın karşılığını her zaman alırsınız. Yapılan araştırmalar mutlu çalışanlara sahip firmaların pazar ortamında daha az mutlu rakiplerinden çok daha başarılı olduklarını gösteriyor.

Kısacası iş hayatındaki mutluluğunuz başarınız ile doğru orantılı. O nedenle işinizi "mutlu bir iş" haline getirmek "başarılı bir girişimci" olabilmeniz için şart.

Peki nedir iş hayatında mutluluk?

İşin temelinden başlıyalım. İş hayatında mutluluğu tanımlamak o kadar da zor değil. Aslında tanımlamaya bile gerek yok. İş yaparken kendinizi mutlu hissediyorsanız; iş yaparken aslında iş yapmıyor gibi iseniz; işinizde mutlusunuz demektir.

Yani işinde mutlu birisi;
  • Yaptığı işten zevk alır,

  • Güzel ve kaliteli iş çıkarır ve bundan gurur duyar,

  • İyi insanlarla çalışır,

  • Yaptığı şeyin önemli olduğunu bilir,

  • Ortaya çıkardığı eser takdir edilir,

  • Yaptığı işi angarya olarak değil; severek yapar,

  • Kendi kendini motive edebilir; enerji doludur,

  • İşini tamamlayıp sunduğunda müşterilerinin şaşkınlıktan ağızları açık kalır.
Bu maddelerden ne kadar fazlası sizi yansıtıyorsa; iş hayatınızda o kadar mutlusunuz demektir.

İş hayatında mutluluk;
  • Sonsuza kadar sürmez

    Her zaman sıkıcı (ama mutlaka yapılması gereken) işler olacaktır. İşinizde mutlu olmak her saniye ağzınız kulaklarınızda sırıtarak gezmeniz anlamına gelmez. Ama en azından mutlu olduğunuz zamanların sıkıntılı olduğunuz zamanlara oranını (SNR) arttırabilirsiniz.

  • Eğlenip oyunlar oynamak değildir

    Eğlence ve oyunlar da sizi mutlu eder tabii ki. Ama mutlu bir iş adamı yaptığı işten mutlu olur. İş dışı etkinliklerden değil; işle ilgili yaptıklarınızdan mutlu olmak önemli olan (eğer bir oyun programcısıysanız o ayrı tabii ki :) ).

  • Hiperaktif olmak değildir

    Her saniye iş arkadaşlarınızı kucaklamak, mutluluğunuzu onlarla paylaşmak ve (biraz) normal dışı görünmek zorunda değilsiniz. Tamamen sessiz, sakin ve aynı zamanda mutlu olabilmeniz de mümkün.

  • İnsanların seçimine bağlıdır

    Kimseyi mutlu olması için zorlayamazsınız. Herkesin mutlu olacağı sanal bir ortam yaratırsanız sizinle beraber çalışanlar bu sahte atmosfere isyan edecektir. Böylece istemeden daha fazla mutsuz iş arkadaşı/müşteri sahibi olursunuz.

  • Herkes için farklıdır

    Mutluluk, insanların seçimine bağlı olduğu gibi herkesin iş hayatında mutlu olmak kavramından anladığı şey de farklı farklıdır. Hepimiz farklıyız ve birimizi mutlu eden bir olay/durum başkasını çok kötü hissettirebilir. Örneğin ben yağmurlu hafif sisli ve biraz soğuk havalara bayılırım (gerçekten). Bu hava başka birisi için tam anlamıyla bir can sıkıntısı kaynağı olabilir.

  • Uzun vadelidir

    İş hayatında mutluluk burada ve şu an olacak; carpé diem tarzı bir mutluluk değildir. İş hayatında mululuk genele yayılmıştır; uzun vadelidir. İş hayatında mutluluk, bugün, yarın, işinizi ya da iş kararlarınızı değiştirdikten sonra; bundan on yıl sonra; yani zamandan bağımsız olarak mutlu olabilmektir.
...

Bir sonraki iletimde de "iş hayatında mutluluk" konumuza devam edeceğim.

... Görüşmek üzere.

Labels: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Pazartesi, Temmuz 17, 2006

En ihtimalsiz şey bile ihtimal dahilindedir. #

Eğer bilişim sektöründe iseniz yedeklemenin (backup) önemini biliyorsunuzdur.

Ancak çoğumuz yedeklemenin ne kadar gerekli bir işlem olduğunu bildiğimiz halde genellikle "aklımıza estikçe" kritik belgelerimizi yedeklemeyi tercih ediyoruz.

Dört gün önce kesintisiz güç kaynağıma (UPS -- ki aynı zamanda voltaj regülatörüdür kendisi) rağmen bilgisayarım ortalıkta hiç bir neden yokken kendi kendine kapanıp; sonra da uzun bir süre açılmayınca; hard disklerimden birinde ufak bir sorun çıkınca, ethernet kartım yanınca ve kritik olmasa da bir miktar veri kaybım olunca yedeklemenin önemini bir kere daha anladım.

Akıllandım, ama biraz kafamı duvarlara vurarak oldu bu akıllanma süreci.

Kurdum natso backup server'ımı artık her gün
  • 2 ayrı hard diskin 4 ayrı partition'ına;
  • bir ağ sürücüsüne;
  • dvdlere;
  • internet üzerindeki bir FTP sunucusuna;
  • ve bir USB flash disk'e

yedek alıyorum.

Bazılarına aşırı tedbir gibi gelebilir. Ama yaşadıklarımdan sonra bilgisayardaki verinin aslında ne kadar da korumasız olduğunu fark ettim.

Sizin için de bilgisayarınızdaki veriler kritik öneme sahipse ve olası bir kriz durumunda günler hatta haftalar kaybetmek istemiyorsanız düzenli olarak yedek alın.

Unutmayın en beklenmedik anda sisteminiz çökebilir:
İlle yıldırım düşmesine gerek yok; dosya kopyalarken bile hard diskinizde veri kaybı yaşayabilirsiniz. Bana olmaz demeyin. Tedbirinizi önceden alın.

Bugün de bilgisayarımın belini doğrultmakla geçecek. Ancak yarın eski tempoma kavuşabileceğim.

Labels: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Perşembe, Temmuz 13, 2006

şehir dışındayım. #

Pazartesiye kadar (ayın 17si) şehir dışındayım.

İnternet erişimim kısıtlı olacağından büyük olasılıkla yazamayacağım.

Pazartesi görüşmek üzere.

Labels:


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Çarşamba, Temmuz 12, 2006

Gün 70 - Olumlu düşünmek kaybedenler içindir #

Ne demek şimdi? Hep karamsar mı olacağız?

Tabii ki hayır. Fakat insan psikolojisi öyle ilginç ki kendi kendimizi yanlış konularda rahatlıkla ikna edebiliriz.

Mesela cumartesi günü önemli bir işiniz var ve erken kalkmak için saatinizin alarmını sabah yediye kurdunuz. Sabah alarm çalar: (parantez içinde geçenler olası düşünceleriniz)

"Zırrr..."
(Beş dakika geç kalksam dünyanın sonu gelmez ki? Hem cumartesi günü sabahın köründe randevu isteyen o manyak asıl sorunlu olan...)
Alarm on dakika ileriye kurulur.

"Zırrr..."
(Anladık ya! zır! Dün akşam kaçta yattım biliyor musun sen? Dinlenmeye ihtiyacım var, yoksa randevuya zamanında gitsem bile konuşulan her şeyi kaçıracağım)
Alarm on dakika daha ileriye kurulur.

"Zırrr..."
(Herkes toplantılara onbeş dakika geç gitmez mi zaten, trafiği falan bahane ederim en kötü ihtimal. Bu dünya üzerinde kim bir toplantıya zamanında başlar ki?)
Alarm on dakika ileriye kurulur.

"Zırrr..."
(Kim mi başlar? Tabii ki Japonlar! Anaa benim bu haftasonu Japonya'dan gelen konseyle toplanıyordum değil mi? Yandık ki ne yandık. Kalk oğlum kalk. Hâlâ sallanıyorsun...)

Panik halinde kalkılır ve toplantıya bir saat geç gidilmiş olur. Japon dostlarınızla yapacağınız işbirliği mi? Unutun gitsin :)

...

İnsanın en kolay kandırabildiği varlık kendisidir. Peki bunun başlığımızla ne ilgisi var?
Bazen olumlu düşünmek adına çaktırmadan bilinçaltımız bize kelime oyunları oynar:

"Esrar içen herkesin sorunları var. Ama ben onlardan daha güçlüyüm. Sadece zevk almak için kullanıyorum. İstediğim zaman bırakabilirim."

"Çok zekiyim; okuduklarımı anında anlıyorum. Zaten sınava daha üç gün var. Fazla çalışmak zaman kaybı değil mi? Son günün akşamı bir baksam yeter. Zehir gibiyim ben zehir!"

"Tatil masraflarını kredi kartımdan karşılamamda hiç bir sorun yok; önümüzdeki ay daha sıkı çalışır, aradaki açığı kapatırım. Hem borç yiğidin kamçısıdır."

"Rampaların ustasıyım, gözlerinin hastasıyım. Trafik kuralları bana işlemez. Profesyonel bir sürücüyüm ben. Azcık daha sürat yapsam ne ters gidebilir ki?"

Dışarıdan bakınca bu düşüncelerin hepsinin motive etmek değil, kendi kendimizi kandırmak olduğunu rahatlıkla fark edebiliriz. Ancak o an olayın içinde iseniz ve baş rolde siz varsanız, kendinizi kandırdığınızı değil "olumlu düşündüğünüzü", kendinizi hedefinizi doğrultusunda motive ettiğinizi var sayarsınız.

Başarınız, olumlu ya da olumsuz düşünmenize değil; reel anamda ne yaptığınıza bağlıdır. Ayinesi iştir kişin, lafa bakılmaz.

Hatta tam tersi bile olabilir. Alican zeki olmadığını düşünen bir öğrenci olduğu için çok çalışarak sınıf birincisi olabilir. Arkadaşı Berke ise üstün zekâlı olsa bile, doğru dürüst dersleri ile ilgilenmediği için ortalamanın altında başarı gösterir.

Dünyanız ve çevreniz hakkında bilgi ve deneyim sahibi olmanız, durumunuz ile ilgili en iyi kararları verecek gücü bulmanıza yardım eder. Bu, işte, aşkta, sanatta ve hayatın her alanında böyledir. Kendi kedimize "olumlu düşünüyorum, o halde yan gelip yatabilirim" şeklinde yalan söylemekle; ne kadar mükemmel olduğumuzu kendi kendimize itiraf edip egomuzu şımartmakla hiç bir yere varamayız.

Hayatın hiç bir alanında başarı kolay değildir; mücadele gerektirir

Gerçekçi olun. Bilgi, deneyim ve yeteneklerinizin sınırlarını bilin. Ve daha sonra bu sınırları genişletmek için çalışın. İnanın bu yöntem kendimize inanmanın, iç ışığımızın gücünün sihirli değnek değmişcesine tüm sorunlarımızı ortadan kaldıracağı prensibinden çok daha etkilidir.

Sorunlarınızı kağıda yazıp sonra çöpe atmakla sorunlarınızın kaybolacağına mı inanıyorsunuz? İyisi mi bu yazıyı bir daha okuyun.

Pasif beklentiler içinde olmayın.
Proaktif olun ve geleceğinizi şekillendirin.


Yarın görüşmek üzere...

Labels: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Salı, Temmuz 11, 2006

Gün 69 - Sizi zorlayan sorular karşısında nasıl davranmalısınız? #

Diyelim uzmanlık alanınızla ilgili bir konuda bir konferansa davet edildiniz; ya da en son geliştirdiğiniz insanların dünyasını değiştirecek ürününüzün tanıtımı yapmak için bir toplantıdasınız. Ya da projenizin şu anki durumunu anlatmak için müşterilerinizle birlikte en az iki saat kapalı kalacağınız bir toplantı salonundasınız.

Kendi işinizin aktörü olmuşsanız önünde sonunda topluluğun önünde bir sunum yapmanızın zamanı gelecektir. Ve büyük olasılıkla bu sunumda sizi zorlayıcı (bazen taktik olarak, bazen de gerçekten soruyu soranın bilgi eksikliğinden ve merakından) köşeye sıkıştırmak amaçlı sorularla karşılaşacaksınız.

Nasıl baş etmeliyiz bu zorlu sorularla?

cember.net'i takip ediyorsanız kariyer forumunda kişisel gelişim ve polinom teorisinden girip, oyun teorisinden çıkan çok eğlenceli bir tartışma vardı yakın zamanda. Konuyu "iş hayatı ve iş yönetimi aslında bir oyundur ve bu oyunda oyun teorisine göre hareket edilir" şeklinde özetlersek yanlış olmaz herhalde.

Bense "nedense" Doğu tarzı mistik ve öğretici yaklaşımı oyun teorisinin Kapitalist ve benmerkezci yaklaşımına tercih ediyorum çoğu zaman ("çoğu zaman" diyorum çünkü bazen "isteseniz de istemeseniz de" oyunu kurallarına göre oynamak zorundasınızdır).

Diyelim bir toplantıdasınız ve oldukça zorlu bir soru ile köşeye sıkıştırıldınız. Bu durumda nasıl bir yöntem izleyeceğinizin tercihi sizin elinizde. Önce oyun teorisine uyarak kendi faydamızı maksimize eden şekilde yaklaşalım.
  1. Öncelikle konuyu değiştirin;
  2. Sonra tempoyu yavaşlatın;
  3. En sonunda soruyu soran kişiyi uygun bir biçimde tehdit edin.
Çoğu zaman durumu kurtarmanız ve başka zorlayıcı soru almamanız için garanti bir çözümdür. "Nasıl yani?", "peki nasıl oluyor da oluyor?" sorularını sorar gibi olduğunuzu düşünüyorum.

Biraz açalım:

1. Konuyu değiştirin

Diyelim dinleyicilerden birisi şu soruyu sordu:

"Neden özümüzden gelen Doğu Felsefesi yerine Oyun Teorisini tercih etmek zorundayız?"

Kolay;
"Gerçekten de harika bir soru sordunuz. Bu sorunuz daha önce konuştuğumuz çok önemli noktalara yeniden değiniyor ve yepyeni kavramları da gözden geçirmemizi gerektiriyor. Oyun teorisinin temel prensibi ile başlayalım isterseniz...".

Topluluk başlangıçtaki konuyu unutup kısık ateşte pembeleşinceye kadar konu değiştirilmeye devam edilir.

2. Tempoyu yavaşlatın

Diyelim soruyu soran kimsenin pes etmeye niyeti yok:
"İyi de, ben henüz soruma cevap alamadım ki. Tekrar hafızalarımızı tazelemek gerekirse şunu sormuştum: 'Neden özümüzden gelen Doğu Felsefesi yerine Oyun Teorisini tercih etmek zorundayız?'!"

Çetin ceviz! Ama unutmayın, konuşmacı olarak konuşmanın tüm kontrolü sizin elinizde.

İki dakika daha önceden neler bahsettiğinizi anlatarak konuyu yavaşlatmayı deneyin. Parantez içindekiler konuşmacının verdiği gizli mesajlardır. Karşı tarafın psikolojisi ne kadar sağlam olursa olsun bu mesajlardan etkilenecek ve tekrar aynı soruyu sormak konusunda kendisinde bir direnç oluşacaktır.
"Daha önceden belirttiğimiz gibi (salak!) bu soru çok farklı yöntemleri gözden geçirmemizi gerektiriyor (yandın oğlum sen!). İşe Oyun teorisinin temel prensibi ile başlayalım isterseniz (sil baştan)..."

Soruyu soran kişinin direnci kırılmamış olsa bile olaya Doğu yaklaşımıyla yaklaşıp; topluluğun genelinin faydasını düşünerek, aynı soruyu tekrar sorup iki dakika daha laf salatası dinlemektense susmayı tercih eder.

3. Tehdit edin

Soruyu soran kişi halen pes etmemiş olabilir. O zaman tehdit edin.

Hayır, kafasına silah dayayın demiyorum :)
Sadece karşı tarafı soruyu sormasını engelleyecek yönde motive etmeye devam edin.
"Umarım bu söylediklerim sorunuzun bir cevabı olabilmiştir."

Eğer "hayır" cevabını alıyorsanız "Daha önce de değindiğimiz gibi..." ile başlayan bir cümle kurup madde 2'deki bekleme adımını tekrarlayın.

...

Bu aşamadan sonra size yöneltilen soru sayısında yüzde doksan oranında azalma olacağını garanti ederim.

Evet bu yöntem oyun teorisine uygundur, doğru. Ancak Doğu Felsefesi'ne pek de uymaz. Ve bana göre pek de adil, dürüst ve samimi bir tavır değil. Öyle ki, aşırı kullandığınızda uzun vadede zararla oturmanızla bile sonuçlanabilir.

Gelelim size yöneltilen zorlu bir soruya karşı "bence" almanız gereken "doğru" tutuma.

Doğu Felsefesi'ni, genelin faydasından; bireyin genel için var olduğundan başlayarak kişinin aslında Tanrı'nın yansıması olduğundan devam eden ve temelinde kuvvet, iyi niyet, akıl, güzellik, hikmet ve hoşgörüyü barındıran bir felsefe olarak tanımlayabiliriz.

Şimdi zorlu sorumuzu topluluğun geneline katkıda bulunacak şekilde nasıl değerlendiririz onu inceleyelim:

1. Soruyu yeniden ifade edin (rephrase)

Yani önceki yöntemdeki zaman çalma tekniğini bırakıp; soruyu kendi cümlelerinizle yüksek sesle yeniden ifade edin.

Bunun size ne avantajı mı var?
  • Soruyu yeniden ifade etmek, dinleyici topluluğun sorunun sizin açınızdan bir kere daha yorumlanmasını dinlemelerini sağlar; bu da konuya bakışlarını ve soruyu algılamalarını pekiştirir. Kendilerini cevabı dinlemeye, anlamaya ve kabul etmeye daha hazır hissederler.

  • Soruyu kendi kendinize tekrar ederken farkında olmasanız da bilincinizde sorunun çözümü ile uğraşmış olursunuz. Bu yöntem sandığınızdan daha etkili olabililr.

  • En azından soruyu kendi kendinize tekrar etmeniz, sakinleşmeniz (aptalca bir soru ise ya da kişiliğinize bir saldırı varsa gerekebilir), soruyu derinlemesine anlamanız ve uygun cevabı hazırlamaya başlamanız için size zaman kazandırır.

2. Soruyu yönlendirin (redirect)

Nasıl mı?
Hasan: Erman Hocam, şimdi Zidane niye öyle kafa attı durduk yere?

Erman: Hasan, bizlere gerçekten harika bir öğrenme deneyimi için fırsat tanıdın. Bu konuda salondaki herkesin fikrini almak isterim. Sizce neden Zidane durup dururken kafa attı?

Ayşe: Hocam bence kesin o İtalyan futbolcu arkasından küfretti. Yoksa Zidane gibi profesyonel bir sporcu niye bu kadar etkilensin ki durumdan?

Erman: Teşekkürler Ayşe. İşte cevabın Hasan. İzin verirseniz kendim de (önceki cevaptan gelen ilhamla ve arada geçen zamanı kullanıp düşünüp cümlelerimi toparlamamdan dolayı) bu konu hakkında bir kaç farklı yaklaşımdan bahsetmek isterim.

Şakayı bir kenarı bırakırsak, olayın özü anlaşılmıştır sanırım :)

3. Bilmediğinizi söyleyin (confess)

Evet. Her şeyi bilmek zorunda değilsiniz. O soru için hazırlanmamış olabilirsiniz. Konuyu bilmediğizi açık yüreklilikle ifade etmeniz size olan güveni azaltmaz, aksine arttırır.

Niye mi? konuşmayı dinleyen insanlar konuyu bilmeyip de konunun etrafından dönüp dolaştığınızı, ağzınızda bir şeyler gevelediğinizi önünde sonunda fark ederler.

Onun yerine dürüstçe soruya yetkin bir cevap verecek durumda olmadığınızı itiraf edip yapıcı bir çözüme gitmeniz genelin faydasınadır.

Nasıl mı? Karşınızdaki kişi gerçekten değer katacak bir soru sorduysa, ve soruya şu an cevap verecek durumda değilseniz ama akşam sakin kafayla düşünüp bir şeyler söyleyebilecekseniz bir kartvizit değiş tokuşu yapın ve makul bir süre içerisinde kişiye sorusuna cevabınızı ileteceğinizi söyleyin. Hem böylelikle konuşmanın gündemini kaçırmamış, ve zamanı boşa harcamamış olursunuz.

Kart vizit alışverişi
yapamayacak kadar geniş bir topluluğa mı konuşuyorsunuz (bir oditoryum dolusu insan mesela)? O zaman, soru sorup da cevap alamayanların sorularını yazmaları için bir dosya kağıdı gezdirin. Ve makul bir zaman içinde bu sorulara cevap gönderin (Eğer soru adedi belirli bir limitin üzerinde ise cevapları teker teker değil, benzer soruları gruplayıp örneğin web sitenizden toplu olarak da verebilirsiniz bu durumda).

Dürüst ve samimi olmaktan çekinmeyin. Birazcık Doğulu olun. Eğer bu süreçte samimiyet ile saflığı birbirine karıştırmazsanız, emin olun zarar görmezsiniz.

Kısacası, benim görüşüm, genelin faydasına olan bir davranışın uzun vadede sizin zararınıza olmadığı yönünde.

Peki siz ne düşünüyorsunuz?

"Neden özümüzden gelen Doğu Felsefesi yerine Oyun Teorisini tercih etmek zorundayız?"

Labels: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Pazar, Temmuz 09, 2006

Ay akşamdan ışık mıymış neymiş? #

Yaklaşık bir ay sonra; kargım, tencere kapağından bozma kalkanım ve atım Rosinante ile birlikte vatanî görevimi ifa etmeye gidiyorum.

Yani yakında "o şimdi asker"dir olacağım.




Bu durumun dolaylı bir sonucu olaraksa; 15 Ağustostan sonra, hızla başladığım profesyonel hayatıma ve projelerime bir süreliğine ara vermek durumundayım.

Bu blog, sizlerin desteği ve takibi ile şu anki noktasına geldi ve bir süre güncellenmese bile derinliklerinde pek çok kişiye yararlı olabilecek; yol göstercek ve ışık tutacak bilgilerin olduğuna inanıyorum.

Ben yokken bu blogun varlığını sürdürmek biraz da siz değerli okuyucularımın elinde:

  • Beğendiğiniz bir yazı mı var burada?
    Kendi sitenizde alıntılar yapın, link verin, referans gösterin.

  • İlginizi çeken bir sayfa mı var?
    Arkadaşınıza e-posta atın.

"İyi de, bana ne ki?" diyebilirsiniz. En doğal hakkınız.
Güzel şeyleri tüketip yok etmeye öylesine alışkınız ki...

Gerçi bu blog için ne yapacağıma henüz tam anlamıyla karar vermiş de değilim. Ya yazınsal gücüne ve düşüncelerine güvendiğim bir(kaç) arkadaşıma yokluğum süresince devredeceğim; ya da Don Kişot'un blogunu 15 Ağustos'tan sonra uzunca bir süre uykuya yatıracağım.
Bu konuda sizlerden gelen farklı öneri ve düşünceler olursa onları dinlemekten de zevk duyarım.

Bir veda yazısı değil bu;
  1. Henüz gitmedim. Ağustosun ortasına kadar aynı hızda farklı ve orijinal konularla sizlerle beraber olmaya devam edeceğim.

  2. Veda etmiyorum; çünkü nasıl olsa geri döneceğim.

Sevgi ve Saygılarımla,
Volkan.

Labels: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Cumartesi, Temmuz 08, 2006

Gün 68 - Hayat ciddidir, ama aynı zamanda komiktir de