.

Cuma, Haziran 30, 2006

Gün 62 - İşiniz ile hayatınız arasındaki denge #

Evet, işinizde verimli olmak için pek çok yöntem var. Ve çoğumuz da bu yöntemleri biliyor ve uyguluyoruz:

Ancak bunların yanısıra önem vermemiz gereken çok daha önemli bir nokta var iş dışı hayatımız ile iş hayatımız arasında bir denge kurabilmek.

Peki nedir iş-hayat dengesi? İşiniz için harcadığınız zamanın iş dışı şeylerde harcadığınız zamana oranıdır diyebiliriz. Bu, kişiden kişiye değişse de, işinizde verimli ve etkin olmanız için mutlaka dikkat etmeniz gereken bir orandır.

Niye mi?
  1. İş dışı şeyler yapmak zihninizi temizler
    Masanızdan kalkıp ufak bir gezinti yapıp geri döndüğünüzde üzerinde uğraştığınız probleme çok farklı bir gözle baktığınızı göreceksiniz. Her şeyin olduğu gibi insan zihnin de bir aşırı yüklenme (overclock) limiti vardır. Eğer kendi işinizin başında iseniz "mecburen" bu aşırı yüklenme liminitini zorlamak ve ortalama bir insanın çalıştığının birkaç katı daha fazla çalışmak zorundasınız (çünkü finansından pazarlamasına, müşteri ilişkilerinden CEO toplantılarına, ürün geliştirmesinden ürün kurulumu bakım ve onarımına kadar her şey sizin üzerinizde).

    Ancak zihninizin limitini katlanabileceğinin üzerinde zorlamamalısınız. Yoksa farkında olmadan ciddi sorunlar yaşayabilirsiniz (sık sık hayaller görmek, düşüncelerinizi kontrol edememek; istemediğiniz halde beyninizden bir sürü düşünce akması, hayal ile gerçeği karıştırmak, unutkanlık... 'tan başlayıp sürmenaj'a kadar giden farkına bile varmayacağınız bir yol olabilir bu).

    Ara sıra kalkın masanızdan. Eğer kendi kendinizin patronu iseniz tepenizde sizi koltuğunuza çivileyen kimse yok demektir. Çıkın dolaşın; bir parka gidin çay için, sahilde yürüyün. Gerekirse kendinize birkaç gün tatil verin. Çoğumuz bunun faydalı olduğunu biliriz ama "iş güç"ten dolayı bir türlü uygulayamayız.

  2. Hayat ilhamdır
    İncelemesini bilene. Yaptığınız iş her ne olursa olsun gerçek hayat sizin için ilham kaynağı olabilir.

    Beyninizde binlerce tilki kuyruğunu birbirine dolamadan koşturuyor olabilir. Yüzlerce orijinal fikriniz olabilir. Ama yaratıcılığın da bir sınırı vardır. Sokakta gördüğünüz bir adam, bir çiçeğin şekli, izlediğiniz bir sinema filmi, eski bir binanın mimarisi, koyun şeklindeki bulutlar yeni bir "büyük fikir" için bir kıvılcım olabilir.

  3. Sağlıklı olursunuz

    Genel inanışın aksine sabahtan akşama kadar bilgisayar başında oturmak, daha çabuk ve daha verimli iş yapmanızı sağlamaz. Eğer hasta iseniz, çalışmayı / iş yapmayı bırakın, doğru dürüst yemek bile yiyemezsiniz. Enerjinizi ve gücünüzü korumalısınız ki, ekstra enerjiye ihtiyacınız olduğu yoğun zamanlarınızda (genelde her zaman) kullanabilesiniz.

    Enerji konusunda bir başka önemli şey de uyku. Günde iki saat uyku ile fazla dayanamazsınız. Vücudunuzun ihtiyacı olan uyku miktarını belirleyin ve bu miktara sadık kalın. Vücudunuzun ritmini koruyun; her gün aynı saatte uyanmaya gayret edin.

Doğru, ne kadar çalışırsanız o kadar kazanırsınız. Ama gecenin üçünde ayık kalmak için içtiğiniz zift gibi kahvenin üzerine bir de enerji versin diye bi kutu redbull tüketiyorsanız; ters giden bir şeyler var demektir. Vücudunuzu ve zihninizi olması gereken ritminin çok üzerinde çalıştırmayın (overclock etmeyin).

... Yarın görüşmek üzere.

Labels: , , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Bu ayın en iyi 10'u #

Bir konu bir başkasını getirdi; laf lafı açtı ve bir ayı daha tamamladık.

İşte bu ayın en çok ilgi gören Don Kişot yazıtları:
(heyacanlı olsun diye sondan başa doğru sıralayacağım :))

10. Proje fiyatlandırması

Projelerin fiyatını belirleme konusunda önemli ancak yazılı olmayan kurallar vardır. Eminim bunların çoğu için "E zaten biliyordum bunu ben" diyeceksiniz. Ancak bazı şeyleri bir arada görmek her zaman yararlıdır. Böylelikle bilginizi özümseyip, hayatınızın bir parçası haline getirebilirsinz. Aksi takdirde sadece "birşeyler bilme"nin pratik bir yararı olmayacaktır.


9. Düzenli olmak adına

Düzenli bir çalışma ortamı, verimliliğinizi etkileyen önemli bir faktör. Hele ki artık kendi işinizi yapıyorsanız elinizin altında daha önceden hiç uğraşmadığınız tonla belge geliyor demektir. Bu durumda çalışma ortamınızın düzenli olması hayati önem kazanır.


8. Yalanlar serisine devam...


Hep yöneticiler yalan söylecek değil ya.
Proje geliştirenlerin, çözüm üretenlerden duyacağınız beylik yalanlar da var...


7. Yüzbirinci sorun

Öykümüz Tibet'te geçiyor.
Adamın biri bir gün bir sorunu olduğunun farkına varıyor ve sorununa çözüm aramak için Tibet'te yüksek bir dağın doruğundaki bir tapınakta yaşayan bir Guru'ya danışmak için dağ bayır tırmanıyor.



6. Konsantrasyon ve motivasyon

Full-time işimden ayrılıp kendi işime başladığımda kaçınılmaz bir şekilde kimlik arayışına girdim. Ve kendimi, kendime yeniden tanımladım. Artık uğraşmak gereken şeyler o denli fazlalaşmıştı ki, tüm bu süreçte boğulmamak için kendi kendimi mümkün olan en iyi şekilde organize etmenin kaçınılmaz olduğunu fark ettim.


5. İnsan 2.0

Eğer bir gün biri çıkıp da Evrenin hangi nedenle
ve niçin burada varolduğunu keşfederse,
Evrenin birdenbire yok olacağını ve
yerini çok daha garip ve anlaşılmaz
bir şeyin alacağını öne süren bir kuram vardır.



4. İşte beynimin durduğu an o andır Cumhur Abi!

... ortalama bir insanın bu durumda tepkisi suratında donmuş bir sırıtışla öyle birkaç saniye bakakalmak olur (Engin Günaydın bu durum için "mala bağlamak" terimini kullanıyor, daha uygun bir tanım bulan varsa onu da ekleyebiliriz)...


3. Web sitesi gerçekten gerekli mi?


Tabii ki firmanızın web'de varlığını sağlamanız bir gereklilik. Hele ki, kendi girişiminizi başlatmak; kendi şirketinizi kurmak niyetinde iseniz web siteniz sizin olmazsa olmaz varlıklarınızdan biri olmalıdır.
Eğer web alanında hizmet üretiyorsanız bir web siteniz olmak zorunda zaten (e işiniz bu). Ama web ile ilgili bir ürün ya da hizmet satmıyor iseniz bile web siteniz sandığınızıdan çok daha önemli...



2. Evden çalışmak

Kendi işinizi başlattığınızda yaşayacağınız çelişkilerden bir de,
"Evden mi çalışsam, tek kişi olsam bile bir ofisim olması daha mı iyidir?"
olacaktır.



1. Yeni bir başlangıç


Düşünün, sizin yerinize sokaktan herhangi bir kişiyi de alıp oturtsalar projenin gidişatında önemli bir değişiklik olmayacaksa (neden mi böyle düşünüyorum? bana aciiil ve önemliiii diye gelen işleri diğer acil işlerden dolayı bazen birkaç ay gecikmeli teslim etmeme rağmen kimsenin gıkı çıkmıyorsa, ben birşey yapsam da yapmasam da kümülatif sonuca fazla bir etkim olmadığı ortaya çıkar) , sizi oturduğunuz koltuğa bağlayan şey nedir?

...

Halen blogun başlangıç yazısının en popüler yazı olması da ayrı bir zevk verici :)

Tatlılıklar.

Labels: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Çarşamba, Haziran 28, 2006

Gün 61- 30 Günlük Deneme Sürümü #

Yok yok yeni bir ürün tanıtımı değil.

Kendinizi geliştirmeniz; sahip olmak istediğiniz özellik ve alışkanlıkları kazanmak için 30 günlük bir deneme süreci öneriyorum sadece.

Geçen günlerde, Internet'ten indirip 30 (ya da 90) gün "deneme sürümü"nü kullanabildiğiniz programları düşünüyordum; ve birden kafamda bir ampul yanıverdi (hani şu kocaman parlak olanından). Niye kendimize de 30 günlük deneme süreçleri sunmuyoruz ki.

Diyelim ki kötü bir alışkanlıktan kurtulmak istiyoruz (sigara mesela) ya da iyi bir alışkanlık edinmek (düzenli kitap okumak). Sigarayı bırakmayı deneyenler bilir, en zor kısmı ilk bir aylık süreçtir. Bir ayın sonunda eğer bilinçaltınızın oluşturduğu eylemsizlik kuvvetini yenmişseniz, daha sonraki günler çok daha kolay geçecektir.

Fakat düzenli alışkanlıklar edinmek, ya da kötü alışkanlıklarımızdan kurtulmak için genelde kendimizi uzun vadeli şartlarız:
  • "Bir daha sigaraya elimi sürmeyeceğim."

  • "Bundan sonra her sabah erken kalkacağım."

  • "Her hafta üç kez spora gidiyorum, bugünden başlayarak."

  • "Bundan sonra hiçbir zaman abur cubur şeyler yemeyeceğim, sağlığıma dikkat edeceğim."
Daha henüz hiçbir şeye başlamadan, kendimizi yapacağımız değişikliğin sürekli ve kalıcı olacağına ikna ediyoruz. Ve bu kalıcılık, halen eski alışkanlıklarımıza devam ettiğimiz için çoğumuza ürkütücü geliyor.

Peki ya bu değişikliğin geçici bir değişiklik olduğunu bilseydik? Bir ay mesela? Rahatlıkla katlanılabilir bir süreç gibi geliyor:

Bir ay boyunca her gün (hafta sonları dahil) erken kalkın; bir ay sonra memnun kalmadıysanız bu alışkanlığınızı bırakın ve isterseniz öğlene kadar uyuyun.

Kulağa o kadar da kötü gelmiyor değil mi?

Yapılabilir mi? Yine de bir miktar kendi kendinizi organize etme ve disiplin gerektiriyor; ama hayat boyu kalıcı bir değişikliğe göre çok daha kolay başarılabilir bir hedef.

Kendiniz için aylık bir deneme sürümü paketi oluşturun. 30 gün sonra ihtiyaçlarınızı karşılamadıysa, size zarar veriyorsa, mutlu olmuyorsanız... hiçbir neden belirtmeksizin yeni alışkanlığınızı bırakabilirsiniz.

Ne mi yapılabilir bu 30 günde?
  • Televizyon izlemeyi bırakın. Haber bültenlerinde zaten önemli bir şey anlatılmıyor (30 önce ne ise durumumuz 30 gün sonra da aynı). Sevdiğiniz dizileri vs. ise videoya kayededin. İnanın 30 gün Avrupa Yakası'nı ya da Meriç Erkan'ın neolitik hareketlerini seyretmezseniz pek bir kaybınız olmaz.

  • Her gün yeni birisi ile tanışın. Tanımadığınız biri ile konuşmayı deneyin.

  • Çalışma ortamınızı temizlemek için her gün yarım saatinizi ayırın (bir ayda topu topu 15 saat eder).

  • Sigarayı, kahveyi, abur cubur yemekleri, hızlı yemeği (fast food) ve diğer sağlıksız alışkanlıkları bir aylığına bırakın.

  • Her gün erken kalkın.

  • Bir günce tutmaya başlayın.

  • Bir blog başlatın

  • Her gün farklı bir iş bağlantınızı arayın.

  • Her gün farklı bir aile üyenizi arayın.

  • Her gün sizi ilgilendiren bir konuda bir saat boyunca bir şeyler okuyun.

  • Her gün sizinle tamamen ilgisiz bir konuda bir saat boyunca bir şeyler okuyun.

  • Her sabah meditasyon yapın.

  • Her akşam uzun bir yürüyüşe çıkın.

  • Yeni bir dil öğrenmeye çalışın.

  • ...

Liste genişletilebilir. Bunlara bir ay boyunca devam edin. Listenin içinden memnun kaldıklarınız, sizi mutlu eden şeyler mi var? Bir ay daha devam edin onlara. Bir ayın sonunda o kadar da memnun olmadığınız maddeler mi var? Bırakın gitsin. Hür olduğunuzu bilin.

Kısacası "deneme sürümleri"ne bir şans verin. Bir deneyin, memnun kalacaksınız.

... Yarın görüşmek üzere.

Labels: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Salı, Haziran 27, 2006

Gün 60 - Müşterinin tercih edebilme gücü #

Soru: Ürününüz için 5000 kişilik bir müşteri listesi mi istersiniz, yoksa 1000 kişilik bir liste mi?
Kolay! Tabii ki müşterinin kalitesine bağlı olacak. 1000 kişilik liste daha ince elendiği için muhtemelen 5000 kişilik bir listeden daha kaliteli bir müşteri grubunu içeriyordur.

Biraz zorlaştıralım o zaman:
Soru: 100 tanesinin çok iyi müşteri olacağını tahmin ettiğiniz 10000 kişilik bir liste mi istersiniz, yoksa 200 tanesinin çok iyi müşteriniz olacağını tahmin ettiğiniz 50000 kişilik bir liste mi?
İş yönetimi açısından bakarsak, birazcık daha karmaşık bir soru:

50000 kişi arasında 200 tane kaliteli müşteriyi bulmanın maliyeti ne kadar (ve aynı şekilde, kötü müşterileri elemenin)? Eğer bu maliyet 10000 kişilik bir listede 100 tane kaliteli müşteri ile uğraşmanın maliyetinden daha yüksekse değmez.
(
Yanlış anlaşılmasın: kötü müşteri derken iş alanınızla uyuşmayan müşterilerden bahsediyorum; çocuklardan şeker çaldığı için kötü olan müşterilerden değil. Müşterileriniz değerli ve kaliteli kimseler olabilir; ancak sunduğunuz hizmet ya da ürün onlara uygun değilse, sizin için kötü müşteridirler.
)

"Ben müşterimi kendim seçerim. Daima kaliteli müşterilerle çalışırım. Tam tersi asla olmadı şu ana kadar" diyenleriniz vardır elbet.

Yalnız gerçek hayatta bu pek böyle olmaz. Tabii ki müşterinizi kovma, yani müşterinizle yaptığınız antlaşmayı feshetme hakkınız var. Ama çoğu kimsenin bu yönde karar verecek düzeyde finansal tampona ve müşteri portföyüne sahip olduğunu düşünmüyorum. Kaldı ki sadık bir müşteriyi kaybetmenin maliyetinin beş tane yeni müşteri kazanmanın maliyetine eşit olduğu bir dünyada kimse böyle bir irrasyonel harekete cesaret edemez.

...

Müşterinizi kovma senaryosunu bir kenarı bırakırsak, yapabileceğiniz en iyi şey ürünlerinizi ve sunduğunuz hizmetleri sizin için kaliteli olan müşterileri çekecek ve kötü müşterileri uzakta tutacak biçimde şekillendirmek olabilir.

Önemli olan doğru mesajı vermek ve siz kaliteli müşterileri seçemeseniz bile kaliteli müşterileri sizi seçecek şekilde yönlendirmektir.

Böyelikle 50000 kişi arasında 200 kaliteli müşteriyi (samanlıkta iğne) arama sürecinizi kolaylaştırmız olursunuz.

Müşterilerinizin kimler olmasını belirlemenin bir yolu fiyattan geçer:

Eğer 1000 dolara bir RSS okuyucusu satıyorsanız, bu herhangi bir RSS okuyucusu değildir özeldir (ne bileyim kendi kendine öğrenen, önemli bulduğu makaleleri size e-posta ile gönderen, içinde aklıllı filtreleri olan, atıyorum borsa analizi yapan, fon önerileri veren; yani iş hayatınızı gerçek anlamda kolaylaştıran bir RSS okuyucusu ancak 1000 dolar edebilir), çünkü RSS okuyucuları genelde ücretsiz ya da 10-15 dolar seviyesinde oldukça düşük ücretlere satılırlar.

Siz eğer özel bir RSS okuyucusu satıyorsanız, bununla ilgilenen sınırlı ve özel bir kitleniz olacaktır. Kötü bir şey değil tabii ki (eğer ne yaptığınızı ve ne istediğinizi biliyorsanız).

Söylemek istediğim, müşterilerinize doğru mesajı vermelisiniz ki verdiğiniz ürün ve hizmetle en çok örtüşen; bu ürün ve hizmete en çok ihtiyacı olan "kaliteli" müşterilerle çalışabilesiniz.

Bunu başarmak için mesajınızı çeşitli şekillerde farklılaştırabilirsiniz:

1. Fiyat

Fiyattan yukarıda bahsettik. Bazıları bedava (ya da neredeyse bedava) çözümler isterken, bazıları güvenlik, estetik, sağlamlık, uzun ömürlülük, kurumsal imajı tamamlaması, kalite... gibi başka parametrelere önem verirler.

2. Resmi / Gayri-resmi

Bazı müşteriler 30 sayfalık kağıt rulosu halinde bir antlaşma metnini karşılıklı imzalamadan rahat etmezler.

Bazıları ise sayfalardan çok samimiyete, karşılıklı güvene önem verirler. Bazılarına göre ise "bir söz" yeterlidir. Bu yaklaşımlardan biri diğerinden iyi ya da kötü değildir. Sadece farlık müşterilerin farklı şeyler isteyeceğini bilmelisiniz.

3. Ürün mü, çözüm mü?

Sadece müşterinizin işine yarayacak bir ürün mü satıyorsunuz (hosting, hazır portal, program vb.) yoksa sağının solunun özelleştirilmesi, düzenlenmesi, kurcalanması gereken bir ürününüz mü var?

Bazıları ürünlerini "anahtar teslim" isterler. Bazıları ise "kendi kendine yap" (DIY) taraftarıdır.

Bazıları mobilyacıdan kullanılabilir durumda bir kütüphane satın alır; bazıları ise kütüphanenin panel ve raflarını ayrı ayrı alıp evde monte etmeyi tercih edebilir.

Müşteriniz hazır bir ürün mü, yoksa kendilerine özel (tailor-made) bir çözüm mü istiyorlar?
Ya da daha önemlisi siz ürün mü, yoksa çözüm mü sunuyorsunuz?

4. Erken kullanıcılar, gecikenler (early adopters versus laggards)

Kendi adıma; ben bir alfa-tester'ım (en azından web alanında). Bir ürün ilk çıktığı an (ne kadar eksiği, hatası olursa olsun) denemek/kurcalamak isterim (kaç tane beta web2.0 uygulamasına üye olduğum konusunda en ufak bir fikrim yok :) )

Bazıları yeniliği, gelişmeyi en uç noktadan (cutting-edge) takip etmekten hoşlanır. Bazıları ise daha temkinli davranır "hele bi dur, herkes kullanmaya başlasın; ben de bir bakarım" der.
Hatta bazıları iyice abartıp herkes ürünü kullanmayı bıraktıktan sonra ürün neredeyse ölmek üzere iken denemeye/kullanmaya başlarlar.

...

Ürün veya hizmetinizi sunarken önce kimin "doğru" müşteri olduğunu belirlemeye çalışın. Ve ürününüzü bu doğrultuda geliştirin. Ürününüze bu doğrultuda yeni özellikler ekleyin. Müşterinizin ihtiyacına cevap veren; tam aradıkları gibi bir ürün ya da çözüm sunun.

Böylelikle binlerce kişi arasından kaliteli müşterileri seçip çıkarmak zorunda kalmazsınız. Kaliteli müşteriler (her şey ideal şekilde gelişirse) sizi seçerler.

... Yarın görüşmek üzere.

Labels: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Engelsiz yaşam #

Sponsorlarımızdan Pamuk Dedem Danışmanlık Merkezi,
"Engelsiz Yaşam"
adı altında
"başta konuşma bozuklukları; ifade eksikliği ve psiko-sosyal kökenli kekemelik sorunları olmak üzere; birey olarak 'engelsiz bir hayat' sürme yoluna ışık tutacak bir platform olmayı"
amaçlayan bir yazı dizisi başlattı.

Sponsorumuzu bu girişiminden dolayı tebrik ediyor; yararlı olacak bir yazı dizisi olmasını diliyoruz.

Labels: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Pazartesi, Haziran 26, 2006

Gün 59 - Risk analizi #

Don Kişot yazıtlarının geçmişine ufak bir yolculuk yapmaya ne dersiniz?

Konumuz risk analizi.

Biraz geçmişe dönersek:

  1. Öncelikle riskten korkmamayı öğrendik;

  2. etkileyici bir hikaye yazarken yapılan riski yüksek olan şeylerin genelde getirisinin de yüksek olacağını gördük;

  3. daha sonra yapılan iş ne kadar büyük olursa, içerdiği risk faktörünün de o denli yüksek olacağını gördük ve gülü sevenin dikenine de katlanması gerektiğinin farkında vardık;

  4. bazen sezgilerimize güvenmenin de önemli olduğunu gördük; düşünüyorduk, riski görüyorduk, o halde kazanıyorduk;

  5. yaratıcı projelerin risk faktörünün yüksek olduğunu söyledik ve emin misiniz, son kararınız mı? diye sorduk;

  6. ve yakın zamanda değişik proje fiyatlandırma yöntemlerinin farklı oranda risk içerebileceğine değindik.

Bu kadar çok "risk"ten bahsettiğimize göre kendi işini yapan bir girişimci için riski yönetebilmenin hayati öneme sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Bugün ise, projemizin ne kadar riskli olduğunu farkı parametrelere bakarak incelemeye çalışacağız:

1. Projenin süresi

Süre arttıkça genellikle risk de artar. 12 aylık bir proje, 4 aylık bir projeye göre çok daha risklidir.

Bu noktada bir ayrıntıya daha değinmek yerinde olabilir:
Aşırı uzun süren bir proje, riskin fazlalığından ziyade projenin verimsizliğine ve/ya projenin kalitesinde bir eksikliğe işaret eder. Örneğin, bir yazılım projesi üç-dört senedir geliştirilmekte ise ve halen tutarlı bir sonuca varılamamışsa (istisnalar hariç; genellikle) o proje ölü bir projedir.

2. Birlikte çalıştığınız müşteri ya da müşteri topluluklarının sayısı

Tek bir kişi ile bire bir bağlantı içinde çalışmak; teknik konsey, pazarlama kurulu, kalite kontrol birimi, müşterimizin ortakları ile harala gürele çalışmaktan çok daha az risklidir. Birlikte çalıştığının kimsenin projenin geleceği hakkında etkin derecede karar verebilecek olmasına dikkat edin.

3. Ekibinizin ve müşterinizin iş mantığı (business logic) hakkında bilgisi

Ekibinizi kısa vadede bir şekilde iş mantığı konusunda eğitebilirsiniz. Ancak müşteriniz, daha kendisinin ne istediğinden tam emin değilse (ki genelde böyle olur) projeye başlamadan önce
  • iş mantığının tüm ayrıntılarını müşterinizle konuşmanız;
  • net kararlara varmanız;
  • ve bu kararları ekibinize anlatmanız;
  • daha da önemlisi kendinizin kristal berraklığında açık ve net olarak her şeyi anladığınızdan emin olmanız
çok önemli.

Aksi takdirde projenizin geleceğini kime havale ederseniz edin, sizi kurtaramaz.

4. Müşterinizin proje gelişimine ve değerlendirme süreçlerine katkısı


Eğer müşteriniz projeyi size devrediyor, ve proje sonuna kadar pasif kalıyorsa projenin riski artıyor demektir. Aslında burada dengeyi kurabilmek önemli olan. Eğer müşteriniz her saniye sizinle proje konusunda telefon görüşmesi yaparsa belki risk azalabilir ama verilmiliğiniz düşer, sinirleriniz yıpranır (bazı müşteriler pek de can ciğer kuzu sarması olmuyorlar), konsantrasyon ve motivasyon eksikliği yaşarsınız.

Kural olarak; ihtiyaç hisettiğiniz zaman müşterinizle ayrıntıları netleştirmekten çekinmemeniz gerektiğini söyleyebiliriz. Ayrıca müşteriniz her dakika sizinle bağlantıda ise; size ve profesyonelliğinize karşı bir güven eksikliğinden şüphe edebilirsiniz. Ve ne olursa olsun, bir iş ilişkisi karşılıklı güven esasına göre kurulu değilse; o ilişkiye hiç başlanmaması daha iyidir.

5. Değişiklik istekleri

Müşteriniz proje isteklerini sık sık değiştiriyorsa projenizin riski artacak ve isteseniz de istemeseniz de projenizin bazı yerlerinde işlevsel bozukluklar / güvenlik açıkları / verimsizlikler ile karşılaşacaksınız demektir.

6. Sizin (proje yöneticisi olarak) deneyiminiz


Eğer daha önce benzeri projeler yapmışsanız, projenizin risk faktörü ve projenizi tamamlamanız için gerekli zaman göreli olarak azalacaktır.

7. Formal bir metodoloji uygulanması

Eğer projeyi geliştirirken belirli standartları takip ediyorsanız, zaman planlaması yapmışsanız, iş akış şemanız belirli ise; proje süreçlerinizi belirlemiş ve planlamışsanız. Kısacası ne kadar formal bir metodoloji takip ediyorsanız projenizin riskini o kadar azaltırsınız.

...

Evet bir proje az riskli ve aynı zamanda bol kazançlı olmayabilir. Ama getirisi yüksek olan bir projenin risk etmenlerini kontrol altına almak ve azaltmak da tamamen sizin elinizde.

Her şeyi şansa bırakmayın.

... Yarın görüşmek üzere.

Labels: , , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Pazar, Haziran 25, 2006

Gün 58 - Şimdi yapın! #

Aşağıdaki maddelerden bir ya da birkaçı sizi anlatıyor mu?
  1. X işini bitirmek için nasıl olsa daha çok zamanım var diye düşünür ve Y işine başlarım. Sonra bakarım ki Y işinin de vakti var daha, Z işine geçerim. Sonra Z işinden sıkılır tekrar X'e dönerim. Ama işin gerçeği X işi için o kadar da çok zamanım yoktur
    (Başka bir deyişle X işini bitirmek için yarım saatim kalmışken, ben birkaç gün zamanım var gibi davranıyorum).

  2. X işini 10 saatte bitireceğimi tahmin etmişimir, ama aslında o iş dallanır, budaklanır 30 saatte zar zor tamamlanır (yani bir işi bitirmek için gerekli zamanı tahmin ederken de ilk tahminimden en az yüzde ikiyüz sapma gösteriyorum).

  3. Yarın "yeni versiyon yüklüyoruz", öğlene kadar çok yorucu geçecek. Öğleden sonra bu yorgunluk ve gerginliğin üzerine hiç verimli çalışamam.

  4. Bugün X işini bitirmek için hiç modumda değilim. Kafam daha derli topluykan girişsem bu işe çok daha iyi olacak.

  5. Kendimi moral olarak iyi hissetmediğim zaman çalışmak hiç de verimli olmuyor. Aksi gibi hep de moralim bozuk.

Mutlaka herkes yukarıdakilerin benzeri durumlara düşmüştür. Ama eğer her gün yukarıdaki beş maddenin yarısından fazlasını yoğun bir şekilde yaşadığınıza inanıyorsanız
  • Ya işiniz size göre değildir.

  • Ya da "erteleme hastalığı"na kapılmışsınız demektir.
Eğer "ben bu durumdayım" diyorsanız, büyük olasılıkla ikincisi olduğu düşüncesindeyim. İşi bitirmek için ne kadar zaman kaldığını; işin toplam süresini; elinizdeki işin üzerinizde gereğinden fazla gerginlik yarattığını; ruhsal durumunuzun işinizi verimli yapabilmenize her an engel olduğunu düşünüyorsanız bu durumda algısal bir yanılma (cognitive distortion) içinde olduğunuzu düşünebiliriz. Yani bilinçli ya da bilinçsiz kendi kendinize elinizdeki işi geciktirmek / ertelemek için bahaneler üretiyorsunuz.

Peki nasıl kurtulunur bu "ertleme hastalığı"ndan?

  1. Yapmanız gereken her şeyin bir listesini çıkartın.

  2. Makul, yapılabilir hedefler koyun; ve koyduğunuz hedefe sonuna kadar sadık kalın.

  3. İşiniz çok ürkütücü / yorucu / zor geliyorsa, onu daha küçük parçalara ayırın. Parçalardan bütüne doğru gitmek (induction), bütünden parçaya inmekten (deduction) çok daha kolay ve çok daha eğlencelidir.

  4. Kendinize küçük havuçlar hazırlayın. Yani işinizi tamamlamak için alt adımlardan her birini başardığınızda kendinize ufak bir ödül verin.

  5. İkinci maddede koyduğunuz yapılabilir hedefler için makul ve yapılabilir bir zaman aralığı da belirlemeyi unutmayın. Zaman belirlemek için:

    (işin tahmini alacağı zaman x 2)

    formülünü kullanabilirsiniz. Yani işinizin 10 saatte biteceğini düşünüyorsanız kendinize 20 saat verin. Ama 20 saatin sonunda dünyanın sonu da gelse işinizi bitirmiş olun.

  6. İki dakika yöntemini unutmayın.

Ve son olarak, işlerinizi ertelemeyin. Şimdi yapın!

Not:
Çalışırken şöööyle bir ara vermişseniz ve verdiğiniz arada bu yazıyı okuyorsanız, işinizi erteliyor olabilme ihtimaliniz olduğunu hatırlatırım ;)

... Yarın görüşmek üzere.

Labels: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Cuma, Haziran 23, 2006

Gün 57 - Hatalı bir argüman nasıl yakalanır? #

İş hayatında ve günlük hayatımızda her gün yüzlerce insanın bizi ikna etme çabalarıyla adeta bombardımana tutuluyoruz.
  • İş toplantısında gereğinden fazla ücret talep ettiğinizi savunan müşteriniz;

  • Arkadaş arası toplantılarda daima kendi doğruluğunu öne süren Acar'lar;

  • Yeni saç modelinizin size hiç yakışmadığını öne süren anne-babanız;

  • Düşüncelerinize değil, doğrudan kişiliğinize yapılan saldırılar;

  • Dayanak / referans göstermeden öne sürülen boş tezler...
bu duruma sadece birkaç örnek. Listeyi genişletebiliriz.

Eğer doğru düşünmek; düşündüklerinizi dosdoğru savunmak istiyorsanız; öncelikle konuştuğunuz kimsenin hangi mantık boşluklarından yararlanarak sizi ters köşeye yatırdığını da bilmeniz gerekir:

1. Sen salaksın, onun için bu konudan anlamazsın (ad hominem)

En çok rastlanan durumlardan biri budur. Karşınızdakinin argümanı bu kadar açık ve net olmasa da genelde yapılan mantıksal çıkarımlara dayanmayan; kişisel görüşleri içeren tutarsız yargılardır.

"Salak" olmanız ya da olmamanız konudan bağımsızdır ve kişinin kendi görüşüdür.

Bu tür konuşmalar genelde politik arenalarda çok görünür:
"... Sayın Başbakan'ın ne konuştuğu hakkında bir fikri yok; o nedenle Ekonomi'yi düzeltmesini bekleyemeyiz."

2. Dr. Çetinkaya böyle düşünüyor, Budha hep böyle davranırdı, kitabımız böyle der
(argumentum ad verecundiam)


Bir otorite kaynağı (bilimsel, sosyal, dinsel fark etmez) bir şey için "doğrudur" diyor. O zaman düşünmeksizin ve sorgulamaksızın o şeyin doğruluğu kabul edilmelidir.

Çoğumuz birinci maddedeki tutarsızlık tuzağına düşmesek de, bu maddedeki otoritenin üstünlüğü tuzağına düşeriz.

(ilkokul öğretmenim bir bowling topunun bir tüyden daha hızlı düşeceğini, çünkü yerçekiminin ona daha fazla etki edeceğini savunurdu. Halbuki lisede öğrendim ki yerçekimi katsayısı (g) tüm maddeler için sabittir ve vakum ortamda bowling topu ile tüy aynı yükseklikten bırakılınca yere aynı zamanda düşer)

Ahmet Mete Işıkara öyle diyorsa doğru değildir, sadece doğru olma olasılığı vardır.
"O bir doktor, o zaman kesin doğru teşhis koymuştur" diye bir şey olamaz.

Bu yargıyı genelde kendi düşüncesini tam savunamadığı için farklı bir otoriteden destek bulma ihtiyacında olanlarda görürüz.

Örneğin: "Arkadaşım ödüllü bir programcı, ve böyle sistemleri hep bu şekilde kodluyor; o zaman bu yöntem kesin doğrudur".

Hayır efendim!
  • Tek bir yöntem olası bütün referans çerçevelerinde çözüm olamaz.
  • Tek bir çözüm bütün olası durumları kapsayamaz.
  • Otoritenin dediği her zaman doğru değildir.
  • Tüm genellemeler yanlıştır (bu genelleme dahil).
Araştırın ve sorgulayın.

3. Tüm mankenler uzun boyludur, Safinaz da uzun boylu; o zaman Safinaz manken olmalı (sonuçtan yola çıkma)

Eğer uzun boyluluk, mankenlik için gerek ve yeter şart olsaydı. Yani önermeniz tek yönlü değil; çift yönlü olsaydı bu ifade doğru olacaktı.

Mankenler uzun boyludur; ama her uzun boylu manken değildir.

Daha az belirgin bir örnek:

"İş ortağım benden para çalmış olsa, kendine son moda bir spor araba alırdı. İş ortağım bugün kendine son moda bir spor araba alıyor. O zaman kesin benden para çalıyordur."

4. Uzun vadeli planlar yaptığınıza göre geleceğiniz konusunda endişeleriniz var (korkuluk)

Münazaralarda çok yapılan bir yöntemdir. Tartışmacı karşı taraf tarafından öne sürülmemiş ve kendisinin rahatlıkla çürütebileceği bir argümanı (korkuluk) karşı tarafın teziymiş gibi sunar.

Karşı taraf tezini çok daha güçlü bir şekilde savunabilecekken ona ait olmayan zayıflatılmış ve rahatlıkla çürütülebilecek hayali (pseudo) tezi savunur bulur kendisini.

5. Tarkan çok popüler bir şarkıcı, o zaman çok yetenekli olmalı (argumentum ad populum)

Çoğunluğa inanma argümanı. Eğer yeterince kişi bir şeyin doğruluğuna inanıyorsa, o şey doğru olmalıdır.

İşin acı tarafı, tarih çoğunluğun düşüncesinin tamamıyla yanlış olduğu binlerce örnekle doludur.

Benzer bir argümanlar satış/pazarlama/reklam dünyasında da çok kullanılır:

"Bu ara dolar çok düştü, bilgisayar almanın tam zamanı. Hemen alın, kârlı çıkın!"

6. Sıcaklar arttı, suç oranı da arttı. O zaman suç oranının sebebi sıcaklardır. (korelasyon nedenselliği gerektirir)


İki şeyin aynı anda olması, ya da biri değişince diğerinin de değişmesi bu iki şey arasında bir sebep-sonuç ilişkisi doğurmaz.

Bir örnek daha:
"Osmanın her depo nöbetinde, depodan bir şeyler eksiliyor. Osman bir hırsız olmalı."

Yanlış. Faredir, fare...

7. Öldürmek kötüdür, o halde kürtaj da kötüdür (petitio principii)

yani X doğrudur çünkü X doğrudur. (circular referencing)

Evet olabilir. Buradaki sorun ikisi de sonuç olan iki argümanı neden sonuç şeklinde bağlamaktır.

öldürmek kötüdür. (X)
kürtaj kötüdür. (X)

Bunların her ikisi de ancak sonuç olabilir. Bu argüman, asıl sorusunu (problem statement) bulmak için can çekişmektedir.

X doğrudur çünkü X doğrudur argümanını arapsaçına çevirip iyice kafanızı karıştıranlar da olabilir:

X doğrudur çünkü Y doğrudur; Y doğru olduğu içinse X doğrudur.

E nereye vardık şimdi?
Hiçbir yere.


... Yarın görüşmek üzere.

Labels: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Perşembe, Haziran 22, 2006

Gün 56 - Sadece Acar kazandığı zaman hepimiz kaybederiz. #

Sizce hangisi hayatta daha başarılı olur?

Selim: "Bir şeyler ters gidiyor gibi, ama ne olduğundan emin değilim..."
(Sorunun ne olduğu hakkında hiçbir fikri yok gibi görünüyor ama aslında öyle değil)

Acar: "Bu da soru mu şimdi? Varolan altyapımızı kullanarak standart protokolleri kullanan hafif ve kullanışlı bir çerçeve oluşturacağız. Yanılıyor olmama imkân yok!"
(Sorunun ne olduğunu adı gibi biliyor gibi; ama aslında hiç de öyle değil)

...

İş hayatının acımasız kuralı: Hızlı olan kazanır. Acar hazırcevap, olası her türlü soruya/soruna cuk diye oturan cevabı iki saniye düşünmeksizin veren birisi. O kadar ki hazır cevap vermek onun için artık bir refleks olmuş.

Pek çoğumuzun etrafında böyle acar insanlar vardır. Ve çoğumuz böyle kişilerin zeki olduklarını düşünürüz.

Gerçekten de öyle olabilir. Ama sorun bu değil. Selim bir şeyleri sezmektedir. Ancak yanlış gidebilecek şeyin ne olduğunu tam olarak kelimelere dökememektedir. Çünkü tüm bilgi ve deneyim dağarcığını toparlayıp konu hakkında net bir fikir sunamayacak kadar derinlere dalmıştır.

Kabul edin, Selim ve Acar'ın olduğu bir ortamda her zaman Acar'ın dedikleri dinlenir, değer görür ve uygulanır. Ve dünya hızlandıkça artık kararların hızlı değil "tam şu anda" alınması gerekmektedir. Bu da Selim açısından işleri iyice zorlaştırır.

Çoğu zaman "düşüncelerini yavaş ifade etme" durumunu "düşünememe / fikir sahibi olmama / deneyimsizlik / bilgisizlik" olarak yorumlarız.

İşte sorunun tam kalbinde de bu var: Eğer düşüncelerinizi zamanında ifade edemezseniz; olası bir sorunun farkındaysanız ama bunu kelimelere dökemiyorsanız insiyatifi yanınızdaki Acar'a kaptırıyorsunuz demektir.

Herkese olmuştur, bana da olur. Bir toplantıdan / konuşmadan / görüşmeden çıktından beş dakika sonra
  • "Keşke şu an aklıma gelen ... konusunu da açsaydım",
  • "keşke şunları da söyleseydim",
  • "O saygısıza cevabını vermeyi bilirdim ama, aklıma gelmedi ki..."
dediğiniz olmuştur.

(
yanlış anlaşılmaya neden olmak istemem: Hızlı düşünen, hızlı cevap veren ve aynı zamanda doğru söyleyen ve çok önemli noktalara parmak basan zeki ve yetenekli insanların varlığı bir gerçek. Ancak hızlı ve hazırcevap "mış gibi" görünüp, aslında şişirilmiş bir balondan farksız (içi tamamen hava civa dolu) insanların varlığı da bir gerçek

Demek istediğim karşınızdakini "hızlı düşünüyor öyleyse zekidir" ya da "iki lafı bir araya getiremedi salak!" şeklinde yargılamayın. Boşuna dememiş atalarımız
"Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz."
)

Belki, bazı bazı yaşadığımız bu doğru cevabı bulamama sorununa çözüm arayabiliriz:

  1. Hızlı, anlık karar ve cevaplara ihtiyaç duyan bir kültürün, anlık değişen bir çağın içinde yaşıyoruz. Bu bir gerçek.

  2. Hazırcevaplık oyununda o kadar iyi değilseniz işleri avantajınıza çevirmenin bir yolunu aramalısınız.

    Şu cümleyi aklınızın bir köşesine kazıyın:
    "Bu konuda kafama takılan bir şeyler var. Ancak düşüncelerimi net olarak ifade edebilmek için bir miktar zamana ihtiyacım var. [... x zaman sonra...] tekrar değerlendirsek sizin için uygun mudur? Hem bu arada ben gerekli araştırmaları yapmış, konu hakkında netleşmiş ve düşüncelerimi toparlamış olurum."
    Yani her zaman dediğimiz gibi: dürüst olun.

Dürüstlüğün yanısıra yararlı olabilecek birkaç öneri daha:

  1. Neyin hatalı olduğunu / yanlış gittiğini düşünüyorsanız; doğru olduğunu/düzgün çalıştığını düşündüğünüz bir muadili ile karşılaştırın. İfade edemediğiniz bazı noktaların ağzınızdan kelime kelime nasıl saçıldığına hayret edeceksiniz.

  2. Kendinizi zorlayın. Hiçbir şey söyleyemeyecek durumda olduğunuzu / tıkandığınızı düşünseniz bile konuşmaya çalışın. Konuştuğunuz ilk cümleden sonra düşünceleriniz serbest kalacak, zihninizin içinde saklı pandora kutusu'nun nasıl açıldığına şaşıracaksınız.

  3. Bir blog yazmaya başlayın. Düşüncelerinizi yazıya dökmekte hızlandığınız oranda, onları kelimelere dökmekte de yetenek kazandığınızı; kendinizi ifade etme yeteneğinizi geliştiğini fark edeceksiniz.
    (Kendimden örnek verirsem: Bu blog'a başladığımda bir yazıyı en az beş altı saatte yazabiliyordum. Şimdi ise aynı içerik yoğunluğundaki bir yazıyı yarım saat ile iki saat arasında yazabiliyorum. Ve bunu düşünme / paralel kavramlar ve uç noktlara arasında ilişki kurabilme becerimin yazmakla (ve okumakla) gelişmesine bağlıyorum)

  4. Eğer gerçekten iletişim becerilerinizde eksiklik olduğuna inanıyorsanız bu konunun üzerine gidin. İletişim ve kişisel gelişim üzerine tonla kitap var. Ayrıca bu konuda profesyonel destek veren onlarca firma bulunuyor. Gerçekten gerekli olduğuna inanıyorsanız profesyonel bir desteğe başvurmaktan çekinmeyin.

  5. (Bunu söylememem lazım ama) Bazen hazırcevap olmak da o kadar iyi değildir. Bazı durumlarda düşüncelerinizin derinleşmesine izin vermek, kendinize zaman tanımak uzun vadede çok daha olumlu sonuçlar almanıza neden olabilir. Hazırcevaplığın düşüncelerinizi köreltmesine izin vermeyin.

    Evet, bir iş toplantısında ya da bir parti ortamında hazırcevap (fırlama da diyorlar böylelerine...Başka terimler de kullanılıyor ama bu site kapsamında kullanmak istemem :) ) olmak pek çok açıdan avantajlı olabilir.

    Ancak kendi kendinize bir proje üzerinde çalışırken konuya yoğunlaşmanız gerektiği yerde zaman kazanmak adına hızlı ve kestirme yollara sapmanız ölümcül olabilir.

Tüm buları iki cümle ile özetlemek gerekirse:
  • Yöneticiler; Acar'ların yanısıra Selim'leri de dinlemeye ve anlamaya özen gösterin.

  • Girişimciler; gerektiği zaman Acar, gerektiği zaman Selim olmayı bilin.

... Yarın görüşmek üzere.

Labels: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Çarşamba, Haziran 21, 2006

İşiniz size monoton mu geliyor? #

* Bazen hep aynı şeyleri mi yaptığınızı düşünüyorsunuz?

* İşinizin size pek bir şey katmadığı inancında mısınız?

* İş hayatınızdaki tekdüzeliği kırmak için yaptığınız tüm çabalar boşa mı gidiyor?

* Kimse sizi dinlemiyor mu?

* Kendinizi her gün sürekli aynı şeyleri yapmaya programlanmış bir robot gibi mi hissediyorsunuz?




Belki de yeni bir başlangıç yapmanızın zamanı geldi de geçiyor bile :)


.

Labels: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Salı, Haziran 20, 2006

Gün 55 - Fiyatlandırma Yöntemleri #

Dün yatırımcının ne istediğine baktık, orada konuştuğumuz gibi, bugün de sıcağı sıcağına fiyatlandırma kavramına değinmek yararlı olur diye düşünüyorum.

Eğer pazarlama alanındaki son gelişmeleri takip ediyorsanız, özellikle internet sektöründe, insanların en çok dikkatini çeken sihirli sözcüğün ne olduğunu da çok iyi biliyorsunuz demektir:
  • "Bedava!"

  • "Ücretsiz!"

  • "Hedehöde uygulamamıza üyelik çok kolay ve tamamen ücretsiz!"

  • "Niye benzerlerine çuval dolusu para veresiniz ki? Bizim ürünümüz bedava!"

  • "...üstelik ilk 90 gün kullanımı bedava! Hiçbir ücret talep etmiyoruz."

  • "X sektöründeki en güncel bilgilere ücretsiz ulaşmak bir tık ötenizde!"
Bunlardan bir ya da birkaçını mutlaka bir yerlerde görmüş/duymuşsunuzdur.

Tüketiciler eğer kaliteli bir ürün muadillerinden daha ucuzsa bu ürünü satın almak için olumlu bir yaklaşım gösterirler. Bayanlar için "Mango" ve "indirim günleri" demem kaliteli bir ürün için fiyattaki düşüşün nasıl bir tsunami etkisi yaptığını örneklememe yeter.
(
not: erkeklerde "alışveriş geni"nin yeri henüz bulunamadığı için fiyattaki düşüş, bayanlarda olduğu kadar yoğun bir etki yapmayabilir :) (evet; sırf bayanlara özel böyle bir gen var, yoksa bir mağazadaki tüm ürünlere teker teker "dokunup", "sıkılmayıp" ve hiçbir şey satın almayıp mağazadan ayrılmaları mümkün olmazdı)
)

Bir de şöyle düşünün. İki günlüğüne Kadıköy Mango'da HERŞEY BEDAVA! (Eminim Silopi'den İstanbul'a uçakla gelip alışveriş kuyruğuna girenler olacaktır)

İndirim ilgi çeker. Ancak "bedava" insanların gözlerinin yuvalarından fırlamasına neden olur.

İyi de; bir şey bedava olursa siz nasıl para kazanacaksınız. Sonuçta bir çözüm üretiyor, bir ürün sunuyorsunuz ve kâr etmek ayakta kalabilmeniz (iflas etmemeniz) için şart.

İşte tam bu noktada "bedava"nın aslında o kadar da bedava olmadığı fiyatlandırma modelleri giriyor işin içine:

1. Hayat boyu bedava

Evet yanlış duymadınız. Ürününüzü kullanıcılara hayat boyu bedava sunuyorsunuz. Masrafları ise başka bir kitleden karşılamanız gerekiyor bu durumda.
Geçen gün bahsettiğimiz kariyer siteleri buna en güzel örnek:
Kariyer portallarında son kullanıcı (iş arayanlar) hizmetten tamamen ücretsiz yararlanırlar (zaten Türkiye'de bunun tersi bir iş model yasal değildir; yurt dışında ise tam tersi işleyen modeller var. Mesela indeed.com iş arayanlardan minimal bir üyelik ücreti alarak onları kaliteli işverenlerle buluşturuyor).

Bu modelde kullanıcılarınız ürününüzü (bandwith, depolama alanı, içerik) diledikleri gibi özgürce kullanırlar. Siz ise bir gün birilerinin ürününüze değer verip bu masrafları karşılayacaklarını öngörerek iş modelinizi geliştirirsiniz.

Yine de böyle bir iş modelini kurmanın oldukça riskli ve zor olduğunu söyleyebiliriz. Kaldı ki böyle bir modelden düzenli nakit akışı elde edebilmek, yani modelin kendi kendini desteklemesi için her şeyi çok dikkatli hesaplamanız gerekli.

"Risk bizim işimiz" diyorsanız. Ya da böyle bir modelin kafanızdaki iş planına cuk oturduğunu düşünüyorsanız tercih sizin. Ama yine de birkaç kere düşünün.

2. Ücretsiz kullanım; ancak hizmet için ücret talep ediyoruz

Bu modelde ürün ücretsiz verilir ancak kullanıcıların eğitimi, yardım, teknik destek, periyodik kontrol ve güncellemeler... gibi hizmetlerden ücret talep edilir.

Ancak böyle bir modelin kâr marjının düşük olduğu söylenebilir. Çünkü çekirdek üründen değil, yan hizmetlerden ücret talep etmektesiniz.

3. Freemium fiyatlandırma modeli

Kusura bakmayın, terimi Türkçe'ye çeviremedim. İlk olarak Fred Wilson tarafından değinildiğini sandığım bir iş modeli. Daha ziyade web2.0 ürünleri için geçerli olduğu düşünülebilir.

Bu model, barlardaki "ilk yerli içki ücretsiz" uygulamasına benziyor diyebiliriz. Çekirdek ürününüzü ücretsiz kullanıma açıp daha fazla özellik içeren (ekstra arama, daha fazla depolama alanı, ücretli üyelere özel makaleler ve bilgiler, ücretli üyeler için daha gelişmiş bir deneyim: kişiselleştirme, daha fazla renk ve tema seçeneği, ftp/pop vb. desteği... liste genişletilebilir) ek faydalar için ücret talep edersiniz.

Burada beklentiniz aldığı ilk biradan çok hoşlanan üyenizin daha gelişmiş bir deneyim için kendine uygun bir ödeme modelini seçeceği yönündedir.

Aslına bakılırsa o kadar yeni bir şey değil bu. Geleneksel pazarlama yönteminde de ürünü satın alan kimse reklam/yönetim/ar-ge/pazarlama giderlerini ürünün fiyatı içine gömülü olarak ödemek zorunda ne de olsa. Burada da farklı bir şey yok. Ücretsiz kullanıcı kitlesi ürününüzün (viral) pazarlamasını yaparken, ar-ge ve pazarlama giderleri daha yoğun bir deneyim isteyen ücretli kullanıcılarınıza yansıyor.

4. Ödeme yapmak için özgürsünüz

Aslında bu model biraz üstteki maddelerden bağımsız sayılabilir.

Ne demek yani! Kullanıcılar her zaman bir ürünü bedavaya almak istemezler mi?
Üzgünüm ama gerçek hayat lisans döneminde öğretilen Keyness ekonomisinden birazcık farklı işliyor.

Bunu üç dört ay önce öğrendim. Bazılarınız biliyordur; sardalya adında web uygulaması geliştirmeye yardımcı bir ürünüm var. Yakın zamanda pek çok listede duyulup, olumlu oylar aldı, popülerliği arttı...

Ve günün birinde bir e-posta aldım:

"Merhaba Ben X firmasının CEO'su Y.

Ürünün sardalya'yı çok beğendik. Gerçekten bu ürün için çok yoğun zaman ve emek harcadığın açık. Yalnız ürününü ücretsiz kullanımı CC-ncsa lisansı ile sınırlandırmışsın. Yani, ticari olmamak kaydıyla kullanımı ücretsiz.

Ancak biz, bunu ticari ürünümüz Z'de kullanmak istiyoruz. Bu konudaki fiyat politikanı öğrenmek istedik.

..."

O an beynimde şimşekler çaktı! Ben ürünüme ilgi duyanların ödeme yapma özgürlüğünü kısıtlıyordum. Ve sardalya için ticari bir fiyatlandırma modeli geliştirdim.

Bu durum her zaman bu kadar açık olmayabilir. Mesela, diyelim ki, farz-ı mahal, tamamen atıyorum, bir arkadaşlık sitesine üye oldum. Bu sitenin ücretli üyesi olarak ayda bin kişiye "göz kırpabilme" hakkı kazanıyorum. Ancak ben ayda on bin kişiye "göz kırpmak" istiyorum. Ne yazık ki, bunu istesem ve ücreti ne kadarsa vermeyi kabul etsem bile arkadaşlık sitesi bir nedenle (belki sisteme fazla yük geleceğinden, belki stratejik çıkarlarından vs.) bu isteğimi kabul etmiyor. Bu durumda benim ödeme özgürlüğüm elimden alınmıştır.

Ya da tam tersi. 1000 megabayt hosting hizmeti için ayda 100 dolar öneren bir firma olsun. Eğer bana ayda 10 megabayt fazlasıyla yetiyorsa bu fiyatın onda birine hizmet almak isterim. Eğer firmanın ücretlendirme modelinde bu esneklik yoksa yine beni ödeme özgürlüğüm kısıtlanıyor demektir.

Ürün ve hizmetlerinizde kullanıcılarınıza yeterince ödeme özgürlüğü tanıyor musunuz, bir daha düşünün.


...
Yarın görüşmek üzere.

Labels: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Pazartesi, Haziran 19, 2006

Gün 54 - Yatırımcı ne ister? #

Daha önceki iletilerde yöneticilerin en çok söylediği yalanlardan ve çalışanların en çok söylediği yalanlardan bahsettik. Bugün ise biraz sorulardan konuşacağız.

Diyelim ki insanların hayatını kolaylaştıracak harika bir ürün geliştirdiniz. Ve diyelim ki (benim daha rahat örnekleyebilmem açısından) ürününüz web üzerinde. Yani, insanların o ana kadar karşılanmamış bir ihtiyaçlarını karşılayan bir web uygulaması yaptınız.

Ancak, bu uygulamayı dünya çapında yayabilmek için bir miktar finansal desteğe ihtiyacınız (sunucu masrafları, bandwidth ücreti, bakım ve onarım gibi sabit ve yarı değişken maliyetlerden dolayı) var.

Uygulamanızın uzun vadede size kâr getireceğinden eminsiniz ancak ilk başlangıç sermayesini size sunacak bir meleğe (Angel / Venture Capitalist) itiyacınız var.

O zaman bu kişinin (kişi, kişiler ya da firmanın) size soracağı olası sorulara da hazırlıklı olmalısınız:

1. Bu konudan başka kimlere bahsettin?

Size ilk sorulan soru bu olacaktır. Şöyle düşünün; iş hayatı lise hayatına benzer. Lise döneminize geri dönün ve her hafta okulun en güzel kızlarından biriyle vakit geçiren Berkecan'ı (her lisede vardır böyle birisi) hatırlayın (bayanlar senaryoyu tam tersinden kurabilirler :) )

Nedir Berkecan'ı farklı kılan? Çevresi ve bağlantıları.

Berkecan popülerdir çünkü okulun en havalı, en zengin, en sözü geçen kişileriyle takılmaktadır. Futbol takımının kaptanıdır. Her zaman, her yerde göz önündedir.

Dünya çapında tutacak (ama riskli) bir proje için Sabuncu Holdink'ten finansal destek alabilmek ile okulun en güzel kızı ile çıkmak arasında pek bir fark yoktur. Karşınızdaki, kimlerle bağlantıda olduğunuzu merak edecektir.

Belki de bu soru sırf meraktan sorulur. Ama mutlaka sorulacaktır. Her ihtimale karşı daha önceden konuştuğunuz en iyi beş kişi/firma'yı önem sırasına göre listelemiş olmanız yararlı olacaktır.

2. Bu işten nasıl para kazanmayı düşünüyorsun?

Sadece "google adsense reklamları"ndan gelen gelirle işinizi döndüreceğinizden bahsedecekseniz hiç konuşmayın daha iyi. Elinizde ileriye dönük bir gelir modeliniz olmalı.
(hatta mümkünse adsense ya da benzeri reklam araçlarının gelir modeliniz içindeki yerinden hiç bahsetmeyin)

Önümüzdeki iletilerde web ürünlerinizi için farklı fiyatlandırma modellerinden bahsedeceğiz. Yani eğer kafanızda henüz bir gelir modeli oluşmamışsa Sabuncu ile konuşmadan önce sıradaki iletiyi beklemeyi düşünebilirsiniz :)

3. Firmanı nasıl büyütmeyi düşünüyorsun?

Yatırımcılar (sanılanın aksine) bir projeye hayır işlemek amacıyla yatırım yapmazlar. Yaptıkları yatırımın büyümesini isterler (return on investment). Elinizde gelişme stratejinizi anlatacak bir şeyler olsun. O kadar ayrıntılı olmasına gerek yok. Sadece nasıl büyüyeceğinizi belirleyin; yeni ürün varyasyonları (product line) mı kullanacaksınız, dışarıya açılarak pazar payınızı mı genişleteceksiniz, farklı niche pazarlara mı yoğunlaşacaksınız, ya da ürününüze cicili bicilie yeni yeni özellikler ekleyerek ürün kullanışlılığını ve ürüne olan talebi mi arttırmayı düşünüyorsunuz?

Bir büyüme stratejiniz olsun.

4. Sence taklit edilmen ne kadar kolay?

Eğer bir web uygulaması yazıyorsanız, büyük ihtimalle dünya üzerinde bir yerlerde benzer bir uygulama yapılmıştır ve insanlar tarafından kullanılmaktadır (eğer alternatifiniz, ya da benzeriniz yoksa ve web ortamında hizmet veriyorsanız ya gerçekten yenilikçi birşeyler yapmışsınızdır; ya da yanlış konuya el atmışsınızdır. Bir daha düşünün).

Her web uygulaması dikkatli incelendikten sonra belirli bir zamanda taklit edilebilir (reverse-engineering). O nedenle

"Taklit edilmemiz olanaksız"

gibi gerçek dışı bir açıklama yerine

“Şey, yaptığımız işte gerçekten iyiyiz fakat bu SuperWebUygulaması'nın birkaç ayda üç kişi tarafından yazılan bir bilgisayar programı olduğu gerçeğini değiştirmez. Takımıma tamamen inanıyorum ve uygulamamızın kopyalanmasının o kadar da kolay olmayacağını düşünüyorum. Fakat başka bir yetenekli ekip gelir de uygulamamızı kopyalarsa yapabileceğimiz fazla birşey yok. Böyle bir durumda planımız, daha yaratıcı olarak, kendimizi ürünümüze daha fazla adayarak, daha hızlı davranarak ve müşteri kitlemizi daha iyi tanıyarak hareket etmektir."

demeniz, takdir edersiniz ki, daha etkili olacaktır.

5. Bir demo görebilir miyim?

İstemezlerse paranız iade. Herkes çalışan bir örnek görmek ister. Onun için elinizde göstereceğiniz, beta aşamasında tamamlanmış bir uygulama olmasına ve bu uygulamanın (en azından gösterdiğiniz kısımlarının) sorunsuz çalışıyor olmasına dikkat edin.

6. Rakiplerin kim; onlardan seni farklı kılan nedir?


Eğer zaman makinesi, ışınlanma cihazı, sınırsız ihtimalsizlik motoru üçlüsünden birini icat etmediyseniz rakiplerinizi araştırıp bu işi sizden iyi, ya da en azından sizin kadar iyi yapabilecek kimlerin olduğunu ayrıntılı olarak bilin.

Bu soruyu geçiştirmeyin, yoksa ertesi gün değerli yatırımcınızdan gelen e-mailde, google'da az önce yaptığı arama sonucu sıraladığı yüzküsür firmadan nasıl daha iyi / daha farklı olabileceğiniz sorusuna teker teker cevap vermek zorunda kalırsınız.

7. Müşterilerin kim?


Uygulamanızı kimler kullanacak, hedef kitleniz kimlerden oluşuyor? Hedef kitleniz aslında müşterileriniz mi yoksa sadece kullanıcılar mı (örneğin bir kariyer portalı yaptı iseniz müşterileriniz ilan veren firmalardır; hedef kitle olan iş arayanlar ise sadece kullanıcıdır)? Sorular arttırılabilir; hepsine cevabınız önceden hazır olsun.

8. Ürününü nasıl duyuracaksın?


Eğer henüz okumadıysanız Viral pazarlama üzerine bir iki kitap okuyun; ve Seth Godin'in "Spreading the Ideavirus" adlı eserinden başlayın. Ürününüzü nasıl yaygınlaştıracağınız, kulaktan kulağa nasıl yayacağınız hakkında belirgin bir stratejiniz olsun.

9. Pazar penetrasyonun ne olacak, bir fikrin var mı?

Bazen, ürün bilgisi/teknik detay dışında pazarlama ve iş yönetimi içerikli sorularla da karşılaşabilirsiniz.

Eğer aklınızda söyleyecek net bir şeyleriniz yoksa, ya da MBA'de öğrendiğizi üç beş tane boyalı cümleyi kurmayı düşünüyorsanız, hiç konuşmayın.

"Pazar penetrasyonumun ne olacağı konusunda bir fikrim yok."

Bu kadar! Ve gerçekten de doğru. Pazar o kadar dinamik bir ortam ki yüzde kaçına sahip olacağınızı henüz hiçbir şeye başlamamışken bilmeniz olanaksız. Dürüst olun. Karşınızdaki bu cevabınız karşısında bir iki saniye mala bağlayabilir. Ama ağzınızda fazlasıyla pazarlama kokan birkaç cümle gevelemekten çok daha etkili olacağını garanti ederim.

Ne demişler "Truth will set you free" (gerçek(ler) seni özgür bırakır).

... Yarın görüşmek üzere.

Labels: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Gün 53 - Mutlu bir iş hayatı için birkaç kural #

Buyrun sizlere işinizi daha verimli yapabilmeniz, hayata daha farklı gözlerle bakabilmeniz için on kural. Gerçi bunların hepsini biliyoruz ama önemli olan işleri bir adım daha ileri götürebilmek, ya da en azından bir yerlerden başlayabilmek:
  1. İlk ve en önemli kural; mutluk ile parayı birbirine eşit tutmayın.

  2. Düzenli egzersiz yapın (en azından düzenli yürüyüş yapın).

  3. Yakın arkadaşlıklarınız için zaman ve emek harcayın.

  4. Arada bir her şeyi bırakıp hayatınızdaki iyi şeyleri düşünün (eğer 'hayatımın iyi bir yönü yok ki' diyorsanız, bir daha düşünün. Halen düşünüyor ve hayatınızda iyi bir yön bulamıyorsanız profesyonel bir destek alın. Çünkü en çalkantılı hayat hikayelerinin bile insanı mutlu edecek, dolu dolu, yaşamaya değer, "oh be" dedirten kesitleri vardır).

  5. Yeteneklerizle örtüşen bir iş yapın. Yaptığınız işi sevin. Sevdiğiniz işi yapın.

  6. Vücudunuza ihiyacı kadar uyku uyuma hakkı tanıyın (İş hayatı, hele ki kendi işinizin başında iseniz, sizi günde üç saat uyuyan bir zombiye çevirebilir, buna izin vermeyin).

  7. Mutluluğu kelebek kovalar gibi kovalamayın. Tam şu anın tadını çıkarın. Tam şu anın farkında olun.

  8. Hayatınızın dizginlerini elinizden kaçırmayın. Kendiniz için ulaşabileceğiniz kısa, orta ve uzun vadeli hedefler belirleyin.

  9. Hayata (ya da size) karşı daima kötümser olan, her konunun olumsuz yanlarını öne çıkaran, mutsuz olmanız için yüzlerce neden sayabilecek kişilerden mümkünse uzak olun; mümkün değilse fazla yakın olmayın.

  10. Daha az televizyon izleyin.

Şimdi gidip 6. maddenin icabına bakayım.

Diğer maddelere yarın el atarım artık :)

... Yarın görüşmek üzere.

Labels: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Cumartesi, Haziran 17, 2006

Gün 52 - Hayatın defoları #

Nihil est ab omni parte beatum.

Türkçesi; "O kadar kusur kadı kızında bile olur".

Kusurlar insanları güzelleştirir.

Çocuksu davranışlar sevenleri birbirine yaklaştırır. Değişken ruh halleri çoğu zaman insana baş döndürücü deneyimler yaşatır. Normalde şikayet edeceğiniz, katlanamayacağınız onca davranış bazı ruhlarda size tatlı bir sürpriz gibi görünür.

Doğa kusurlarımıza bakmaz. Tanrı kusurlarımıza bakmaz. Bizi olduğumuz gibi, biz olduğumuz için, kabul eder.

İnsan ancak bir diğerinin kusuruna değer verdiği ölçüde insandır. Birbirimizin kusurlarına bakar; zamanla o kusurları sevmeye başlarız.

Öyle ki; (tırnak içinde) "mükemmel" olmaya çalışanlar biraz ürkütücü, biraz yabancı, biraz da yapmacık görünürler nedense.

Kusurlarımız bizi daha çok insan, daha çok sevgili, daha çok arkadaş kılabilmek için vardırlar. Kusurlarımızla başlıyoruz birbirimizi sevmeye. Yoksa Orhan Baba "hatamla sev beni" der miydi hiç?

...

Nazi toplama kamplarına bakın. Mükemmeliyet için adanmış birer mabettiler zamanında. İnsanı insan kılan kusurlara tahammül edemeyenlerin, saf kusursuz insana erişme budalası bir akımın tüm dünyaya yaymaya çalıştığı bir tapınak. Mükemmelliğin, elitliğin, kusursuzluğun, saflığın saplantı derecesinde önemli olduğuna inananlar acaba aynayı kendilerine çevirmeyi düşünmüş müdürler hiç?

Herşeyin mükemmel olması gerektiğine inanan birisi, kendi özünü incelememiştir. kendisinin "bile" mükemmel olmadığının bilincine varacak yüreğe sahip değildir. Ve hayat, kendisini yürekten anlamayanları "hayat bilgisi" dersinden sınıfta bırakır.

"Matematik kusursuzdur" diyenler halt etmiş!
Pi sayısının neresi düzenlidir? Ya da hayatın içinden bir dizi olan Fibonacci dizisi:

1, 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21, 34, 55, 89, 144, ...

Geometrik olarak konumlarsak, dışa doğru genişleyen bir sarmal (altın sarmal) elde edersiniz. Dikkat edin; nokta değil, çember değil, küre değil, sarmal!

[gereksiz-bilgi]
bazı felsefi akımlarda çember (küre) Tanrı'yı temsil eder. Nokta ise aslında (infinitesimal) bir küre olduğu için insan'dır. Bu analojiyi kullanarak insan ile Tanrı'nın birbirinin yansıması olduğu sonucuna varılmaya çalışılır.
[/gereksiz-bilgi]

Doğanın en mükemmel dizisinin, doğaya has bir ironi ile, olabilecek en düzensiz dizi olduğu matematiksel bir gerçektir
(
ispatın detaylarını bulamayacağım şimdi ama meraklıları için thegoldenmean.com bir başlangıç noktası olabilir
).

...

Sevmediğim bir huyum var. Arada sırada ayrıntılara kafayı takarım. Çevremin, insanların, canlıların, her gün kahvaltımı paylaştığım tek gözlü kedinin... tüm ayrıntılarını incelerim. Ayrıntılara baktıça etrafımdaki her şeyin ne kadar mükemmel derecede kusurlu olduğunu görürüm. Ve gördüğüm her aksama, her kusur için şükrederim.

Bence hayat böyledir işte. Ve saf insan "kusurludur".

Kimse kusura bakmasın.

Labels: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Cuma, Haziran 16, 2006

Üretkenliğinizi takip etmek için bir uygulama: Joe's Goals #

Joe's Goals üretkenliğinizi, verimliliğinizi, zaman planlamanızı gün gün takip edebilmeniz için harika bir uygulama:




Birkaç gün kullandıktan sonra vazgeçemez oldum.

Ondan önce iş takibi için openworkbench kullanıyordum. Joe's goals ile tanıştıktan sonra openworkbench'i bir kenarı bıraktım.

Sivrisinek avlamak için roketatar kullanmaya ne gerek var ki?

Gannt chart'ları, zaman tablolarını, artık zaman (slack time) hesaplarını, iş takibi için kullandığınız excel tablosunu bir kenarı bırakın. (bunların hiçbiri zaten doğru dürüst işe yaramıyor ki; eğer işe yarasalardı deadline'ları kaçırmak gibi bir kavram olmazdı)

Joe's goals yukarda saydığım uygulamalardan
  • çok daha basit (anlamak için saatlerce yardım dosyasına bakmanıza gerek yok kullanıcı arayüzü ne işe yaradığını açıkça anlatıyor zaten);

  • çok daha insancıl (adam * saat hesabı yapmıyor; kendi verimliliğinizi kendi öznel birimlerinizle değerlendiriyorsunuz);

  • daha hızlı (sadece ilgili hücreye dilediğiniz kadar tıklıyorsunuz, "X işine 3 saat harcadım, bunun 1 saati müşteri ile chat yapmakla geçti..." gibi uzun uzadıya rapor doldurmuyorsunuz). Bundan daha hızlı bir güncelleme yöntemi olabilir mi?

  • Üstelik (sihirli kelime) tamamen ücretsiz!
Ayrıca istediğiniz görevleri arkadaşlarınızla da paylaşabiliyorsunuz.
Daha ne olsun!

Daha birkaç gündür kullanıyorum ama benim çok işime yaradı.
Paylaşmak istedim.

Labels: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Gün 51 - Kartvizit oyunu #

Bu kadar zamandır kendi işini kurmuş bir insanın hayatının en vazgeçilmez parçalarından nasıl bahsetmediğime hayret ediyorum.

Evet, kartvizitler!

Kendi işiniz varsa, kendinize ait bir kartvizitiniz de olmak zorunda. Yerçekimi yasası gibi birşey bu. Olmazsa olmaz.

Kartvizitler yararlı araçlardır:

1. Kartvizitler iletişim kurmanızı kolaylaştırır

Karşınızdaki kimseye kartvizitinizi verdiğinizde (eğer kartınız düz beyaz zemin üzerine "ciddi olsun diye" MSWord kullanarak öylesine hazırlanmış gibi görünmüyorsa) karşınızdaki insan tepkisi dört yaşındaki bir çocuğun kocaman kırmızı bir oyuncak itfaiye arabası gördüğünde yaşayacağı tepkiyle eş değerdir.

Gözleri açılır, "Güzel, güzel... çok güzel. Peki tam olarak ne yapar sarmal bilişim ve iletişim sistemleri?"

Kart alışverişi yaptığım kimselerin yüzde doksanından, bu ve buna benzer bir yaklaşımla karşılaştım. Onun için bu konuda bir