.

Cuma, Haziran 30, 2006

Gün 62 - İşiniz ile hayatınız arasındaki denge #

Evet, işinizde verimli olmak için pek çok yöntem var. Ve çoğumuz da bu yöntemleri biliyor ve uyguluyoruz:

Ancak bunların yanısıra önem vermemiz gereken çok daha önemli bir nokta var iş dışı hayatımız ile iş hayatımız arasında bir denge kurabilmek.

Peki nedir iş-hayat dengesi? İşiniz için harcadığınız zamanın iş dışı şeylerde harcadığınız zamana oranıdır diyebiliriz. Bu, kişiden kişiye değişse de, işinizde verimli ve etkin olmanız için mutlaka dikkat etmeniz gereken bir orandır.

Niye mi?
  1. İş dışı şeyler yapmak zihninizi temizler
    Masanızdan kalkıp ufak bir gezinti yapıp geri döndüğünüzde üzerinde uğraştığınız probleme çok farklı bir gözle baktığınızı göreceksiniz. Her şeyin olduğu gibi insan zihnin de bir aşırı yüklenme (overclock) limiti vardır. Eğer kendi işinizin başında iseniz "mecburen" bu aşırı yüklenme liminitini zorlamak ve ortalama bir insanın çalıştığının birkaç katı daha fazla çalışmak zorundasınız (çünkü finansından pazarlamasına, müşteri ilişkilerinden CEO toplantılarına, ürün geliştirmesinden ürün kurulumu bakım ve onarımına kadar her şey sizin üzerinizde).

    Ancak zihninizin limitini katlanabileceğinin üzerinde zorlamamalısınız. Yoksa farkında olmadan ciddi sorunlar yaşayabilirsiniz (sık sık hayaller görmek, düşüncelerinizi kontrol edememek; istemediğiniz halde beyninizden bir sürü düşünce akması, hayal ile gerçeği karıştırmak, unutkanlık... 'tan başlayıp sürmenaj'a kadar giden farkına bile varmayacağınız bir yol olabilir bu).

    Ara sıra kalkın masanızdan. Eğer kendi kendinizin patronu iseniz tepenizde sizi koltuğunuza çivileyen kimse yok demektir. Çıkın dolaşın; bir parka gidin çay için, sahilde yürüyün. Gerekirse kendinize birkaç gün tatil verin. Çoğumuz bunun faydalı olduğunu biliriz ama "iş güç"ten dolayı bir türlü uygulayamayız.

  2. Hayat ilhamdır
    İncelemesini bilene. Yaptığınız iş her ne olursa olsun gerçek hayat sizin için ilham kaynağı olabilir.

    Beyninizde binlerce tilki kuyruğunu birbirine dolamadan koşturuyor olabilir. Yüzlerce orijinal fikriniz olabilir. Ama yaratıcılığın da bir sınırı vardır. Sokakta gördüğünüz bir adam, bir çiçeğin şekli, izlediğiniz bir sinema filmi, eski bir binanın mimarisi, koyun şeklindeki bulutlar yeni bir "büyük fikir" için bir kıvılcım olabilir.

  3. Sağlıklı olursunuz

    Genel inanışın aksine sabahtan akşama kadar bilgisayar başında oturmak, daha çabuk ve daha verimli iş yapmanızı sağlamaz. Eğer hasta iseniz, çalışmayı / iş yapmayı bırakın, doğru dürüst yemek bile yiyemezsiniz. Enerjinizi ve gücünüzü korumalısınız ki, ekstra enerjiye ihtiyacınız olduğu yoğun zamanlarınızda (genelde her zaman) kullanabilesiniz.

    Enerji konusunda bir başka önemli şey de uyku. Günde iki saat uyku ile fazla dayanamazsınız. Vücudunuzun ihtiyacı olan uyku miktarını belirleyin ve bu miktara sadık kalın. Vücudunuzun ritmini koruyun; her gün aynı saatte uyanmaya gayret edin.

Doğru, ne kadar çalışırsanız o kadar kazanırsınız. Ama gecenin üçünde ayık kalmak için içtiğiniz zift gibi kahvenin üzerine bir de enerji versin diye bi kutu redbull tüketiyorsanız; ters giden bir şeyler var demektir. Vücudunuzu ve zihninizi olması gereken ritminin çok üzerinde çalıştırmayın (overclock etmeyin).

... Yarın görüşmek üzere.

Labels: , , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Bu ayın en iyi 10'u #

Bir konu bir başkasını getirdi; laf lafı açtı ve bir ayı daha tamamladık.

İşte bu ayın en çok ilgi gören Don Kişot yazıtları:
(heyacanlı olsun diye sondan başa doğru sıralayacağım :))

10. Proje fiyatlandırması

Projelerin fiyatını belirleme konusunda önemli ancak yazılı olmayan kurallar vardır. Eminim bunların çoğu için "E zaten biliyordum bunu ben" diyeceksiniz. Ancak bazı şeyleri bir arada görmek her zaman yararlıdır. Böylelikle bilginizi özümseyip, hayatınızın bir parçası haline getirebilirsinz. Aksi takdirde sadece "birşeyler bilme"nin pratik bir yararı olmayacaktır.


9. Düzenli olmak adına

Düzenli bir çalışma ortamı, verimliliğinizi etkileyen önemli bir faktör. Hele ki artık kendi işinizi yapıyorsanız elinizin altında daha önceden hiç uğraşmadığınız tonla belge geliyor demektir. Bu durumda çalışma ortamınızın düzenli olması hayati önem kazanır.


8. Yalanlar serisine devam...


Hep yöneticiler yalan söylecek değil ya.
Proje geliştirenlerin, çözüm üretenlerden duyacağınız beylik yalanlar da var...


7. Yüzbirinci sorun

Öykümüz Tibet'te geçiyor.
Adamın biri bir gün bir sorunu olduğunun farkına varıyor ve sorununa çözüm aramak için Tibet'te yüksek bir dağın doruğundaki bir tapınakta yaşayan bir Guru'ya danışmak için dağ bayır tırmanıyor.



6. Konsantrasyon ve motivasyon

Full-time işimden ayrılıp kendi işime başladığımda kaçınılmaz bir şekilde kimlik arayışına girdim. Ve kendimi, kendime yeniden tanımladım. Artık uğraşmak gereken şeyler o denli fazlalaşmıştı ki, tüm bu süreçte boğulmamak için kendi kendimi mümkün olan en iyi şekilde organize etmenin kaçınılmaz olduğunu fark ettim.


5. İnsan 2.0

Eğer bir gün biri çıkıp da Evrenin hangi nedenle
ve niçin burada varolduğunu keşfederse,
Evrenin birdenbire yok olacağını ve
yerini çok daha garip ve anlaşılmaz
bir şeyin alacağını öne süren bir kuram vardır.



4. İşte beynimin durduğu an o andır Cumhur Abi!

... ortalama bir insanın bu durumda tepkisi suratında donmuş bir sırıtışla öyle birkaç saniye bakakalmak olur (Engin Günaydın bu durum için "mala bağlamak" terimini kullanıyor, daha uygun bir tanım bulan varsa onu da ekleyebiliriz)...


3. Web sitesi gerçekten gerekli mi?


Tabii ki firmanızın web'de varlığını sağlamanız bir gereklilik. Hele ki, kendi girişiminizi başlatmak; kendi şirketinizi kurmak niyetinde iseniz web siteniz sizin olmazsa olmaz varlıklarınızdan biri olmalıdır.
Eğer web alanında hizmet üretiyorsanız bir web siteniz olmak zorunda zaten (e işiniz bu). Ama web ile ilgili bir ürün ya da hizmet satmıyor iseniz bile web siteniz sandığınızıdan çok daha önemli...



2. Evden çalışmak

Kendi işinizi başlattığınızda yaşayacağınız çelişkilerden bir de,
"Evden mi çalışsam, tek kişi olsam bile bir ofisim olması daha mı iyidir?"
olacaktır.



1. Yeni bir başlangıç


Düşünün, sizin yerinize sokaktan herhangi bir kişiyi de alıp oturtsalar projenin gidişatında önemli bir değişiklik olmayacaksa (neden mi böyle düşünüyorum? bana aciiil ve önemliiii diye gelen işleri diğer acil işlerden dolayı bazen birkaç ay gecikmeli teslim etmeme rağmen kimsenin gıkı çıkmıyorsa, ben birşey yapsam da yapmasam da kümülatif sonuca fazla bir etkim olmadığı ortaya çıkar) , sizi oturduğunuz koltuğa bağlayan şey nedir?

...

Halen blogun başlangıç yazısının en popüler yazı olması da ayrı bir zevk verici :)

Tatlılıklar.

Labels: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Çarşamba, Haziran 28, 2006

Gün 61- 30 Günlük Deneme Sürümü #

Yok yok yeni bir ürün tanıtımı değil.

Kendinizi geliştirmeniz; sahip olmak istediğiniz özellik ve alışkanlıkları kazanmak için 30 günlük bir deneme süreci öneriyorum sadece.

Geçen günlerde, Internet'ten indirip 30 (ya da 90) gün "deneme sürümü"nü kullanabildiğiniz programları düşünüyordum; ve birden kafamda bir ampul yanıverdi (hani şu kocaman parlak olanından). Niye kendimize de 30 günlük deneme süreçleri sunmuyoruz ki.

Diyelim ki kötü bir alışkanlıktan kurtulmak istiyoruz (sigara mesela) ya da iyi bir alışkanlık edinmek (düzenli kitap okumak). Sigarayı bırakmayı deneyenler bilir, en zor kısmı ilk bir aylık süreçtir. Bir ayın sonunda eğer bilinçaltınızın oluşturduğu eylemsizlik kuvvetini yenmişseniz, daha sonraki günler çok daha kolay geçecektir.

Fakat düzenli alışkanlıklar edinmek, ya da kötü alışkanlıklarımızdan kurtulmak için genelde kendimizi uzun vadeli şartlarız:
  • "Bir daha sigaraya elimi sürmeyeceğim."

  • "Bundan sonra her sabah erken kalkacağım."

  • "Her hafta üç kez spora gidiyorum, bugünden başlayarak."

  • "Bundan sonra hiçbir zaman abur cubur şeyler yemeyeceğim, sağlığıma dikkat edeceğim."
Daha henüz hiçbir şeye başlamadan, kendimizi yapacağımız değişikliğin sürekli ve kalıcı olacağına ikna ediyoruz. Ve bu kalıcılık, halen eski alışkanlıklarımıza devam ettiğimiz için çoğumuza ürkütücü geliyor.

Peki ya bu değişikliğin geçici bir değişiklik olduğunu bilseydik? Bir ay mesela? Rahatlıkla katlanılabilir bir süreç gibi geliyor:

Bir ay boyunca her gün (hafta sonları dahil) erken kalkın; bir ay sonra memnun kalmadıysanız bu alışkanlığınızı bırakın ve isterseniz öğlene kadar uyuyun.

Kulağa o kadar da kötü gelmiyor değil mi?

Yapılabilir mi? Yine de bir miktar kendi kendinizi organize etme ve disiplin gerektiriyor; ama hayat boyu kalıcı bir değişikliğe göre çok daha kolay başarılabilir bir hedef.

Kendiniz için aylık bir deneme sürümü paketi oluşturun. 30 gün sonra ihtiyaçlarınızı karşılamadıysa, size zarar veriyorsa, mutlu olmuyorsanız... hiçbir neden belirtmeksizin yeni alışkanlığınızı bırakabilirsiniz.

Ne mi yapılabilir bu 30 günde?
  • Televizyon izlemeyi bırakın. Haber bültenlerinde zaten önemli bir şey anlatılmıyor (30 önce ne ise durumumuz 30 gün sonra da aynı). Sevdiğiniz dizileri vs. ise videoya kayededin. İnanın 30 gün Avrupa Yakası'nı ya da Meriç Erkan'ın neolitik hareketlerini seyretmezseniz pek bir kaybınız olmaz.

  • Her gün yeni birisi ile tanışın. Tanımadığınız biri ile konuşmayı deneyin.

  • Çalışma ortamınızı temizlemek için her gün yarım saatinizi ayırın (bir ayda topu topu 15 saat eder).

  • Sigarayı, kahveyi, abur cubur yemekleri, hızlı yemeği (fast food) ve diğer sağlıksız alışkanlıkları bir aylığına bırakın.

  • Her gün erken kalkın.

  • Bir günce tutmaya başlayın.

  • Bir blog başlatın

  • Her gün farklı bir iş bağlantınızı arayın.

  • Her gün farklı bir aile üyenizi arayın.

  • Her gün sizi ilgilendiren bir konuda bir saat boyunca bir şeyler okuyun.

  • Her gün sizinle tamamen ilgisiz bir konuda bir saat boyunca bir şeyler okuyun.

  • Her sabah meditasyon yapın.

  • Her akşam uzun bir yürüyüşe çıkın.

  • Yeni bir dil öğrenmeye çalışın.

  • ...

Liste genişletilebilir. Bunlara bir ay boyunca devam edin. Listenin içinden memnun kaldıklarınız, sizi mutlu eden şeyler mi var? Bir ay daha devam edin onlara. Bir ayın sonunda o kadar da memnun olmadığınız maddeler mi var? Bırakın gitsin. Hür olduğunuzu bilin.

Kısacası "deneme sürümleri"ne bir şans verin. Bir deneyin, memnun kalacaksınız.

... Yarın görüşmek üzere.

Labels: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Salı, Haziran 27, 2006

Gün 60 - Müşterinin tercih edebilme gücü #

Soru: Ürününüz için 5000 kişilik bir müşteri listesi mi istersiniz, yoksa 1000 kişilik bir liste mi?
Kolay! Tabii ki müşterinin kalitesine bağlı olacak. 1000 kişilik liste daha ince elendiği için muhtemelen 5000 kişilik bir listeden daha kaliteli bir müşteri grubunu içeriyordur.

Biraz zorlaştıralım o zaman:
Soru: 100 tanesinin çok iyi müşteri olacağını tahmin ettiğiniz 10000 kişilik bir liste mi istersiniz, yoksa 200 tanesinin çok iyi müşteriniz olacağını tahmin ettiğiniz 50000 kişilik bir liste mi?
İş yönetimi açısından bakarsak, birazcık daha karmaşık bir soru:

50000 kişi arasında 200 tane kaliteli müşteriyi bulmanın maliyeti ne kadar (ve aynı şekilde, kötü müşterileri elemenin)? Eğer bu maliyet 10000 kişilik bir listede 100 tane kaliteli müşteri ile uğraşmanın maliyetinden daha yüksekse değmez.
(
Yanlış anlaşılmasın: kötü müşteri derken iş alanınızla uyuşmayan müşterilerden bahsediyorum; çocuklardan şeker çaldığı için kötü olan müşterilerden değil. Müşterileriniz değerli ve kaliteli kimseler olabilir; ancak sunduğunuz hizmet ya da ürün onlara uygun değilse, sizin için kötü müşteridirler.
)

"Ben müşterimi kendim seçerim. Daima kaliteli müşterilerle çalışırım. Tam tersi asla olmadı şu ana kadar" diyenleriniz vardır elbet.

Yalnız gerçek hayatta bu pek böyle olmaz. Tabii ki müşterinizi kovma, yani müşterinizle yaptığınız antlaşmayı feshetme hakkınız var. Ama çoğu kimsenin bu yönde karar verecek düzeyde finansal tampona ve müşteri portföyüne sahip olduğunu düşünmüyorum. Kaldı ki sadık bir müşteriyi kaybetmenin maliyetinin beş tane yeni müşteri kazanmanın maliyetine eşit olduğu bir dünyada kimse böyle bir irrasyonel harekete cesaret edemez.

...

Müşterinizi kovma senaryosunu bir kenarı bırakırsak, yapabileceğiniz en iyi şey ürünlerinizi ve sunduğunuz hizmetleri sizin için kaliteli olan müşterileri çekecek ve kötü müşterileri uzakta tutacak biçimde şekillendirmek olabilir.

Önemli olan doğru mesajı vermek ve siz kaliteli müşterileri seçemeseniz bile kaliteli müşterileri sizi seçecek şekilde yönlendirmektir.

Böyelikle 50000 kişi arasında 200 kaliteli müşteriyi (samanlıkta iğne) arama sürecinizi kolaylaştırmız olursunuz.

Müşterilerinizin kimler olmasını belirlemenin bir yolu fiyattan geçer:

Eğer 1000 dolara bir RSS okuyucusu satıyorsanız, bu herhangi bir RSS okuyucusu değildir özeldir (ne bileyim kendi kendine öğrenen, önemli bulduğu makaleleri size e-posta ile gönderen, içinde aklıllı filtreleri olan, atıyorum borsa analizi yapan, fon önerileri veren; yani iş hayatınızı gerçek anlamda kolaylaştıran bir RSS okuyucusu ancak 1000 dolar edebilir), çünkü RSS okuyucuları genelde ücretsiz ya da 10-15 dolar seviyesinde oldukça düşük ücretlere satılırlar.

Siz eğer özel bir RSS okuyucusu satıyorsanız, bununla ilgilenen sınırlı ve özel bir kitleniz olacaktır. Kötü bir şey değil tabii ki (eğer ne yaptığınızı ve ne istediğinizi biliyorsanız).

Söylemek istediğim, müşterilerinize doğru mesajı vermelisiniz ki verdiğiniz ürün ve hizmetle en çok örtüşen; bu ürün ve hizmete en çok ihtiyacı olan "kaliteli" müşterilerle çalışabilesiniz.

Bunu başarmak için mesajınızı çeşitli şekillerde farklılaştırabilirsiniz:

1. Fiyat

Fiyattan yukarıda bahsettik. Bazıları bedava (ya da neredeyse bedava) çözümler isterken, bazıları güvenlik, estetik, sağlamlık, uzun ömürlülük, kurumsal imajı tamamlaması, kalite... gibi başka parametrelere önem verirler.

2. Resmi / Gayri-resmi

Bazı müşteriler 30 sayfalık kağıt rulosu halinde bir antlaşma metnini karşılıklı imzalamadan rahat etmezler.

Bazıları ise sayfalardan çok samimiyete, karşılıklı güvene önem verirler. Bazılarına göre ise "bir söz" yeterlidir. Bu yaklaşımlardan biri diğerinden iyi ya da kötü değildir. Sadece farlık müşterilerin farklı şeyler isteyeceğini bilmelisiniz.

3. Ürün mü, çözüm mü?

Sadece müşterinizin işine yarayacak bir ürün mü satıyorsunuz (hosting, hazır portal, program vb.) yoksa sağının solunun özelleştirilmesi, düzenlenmesi, kurcalanması gereken bir ürününüz mü var?

Bazıları ürünlerini "anahtar teslim" isterler. Bazıları ise "kendi kendine yap" (DIY) taraftarıdır.

Bazıları mobilyacıdan kullanılabilir durumda bir kütüphane satın alır; bazıları ise kütüphanenin panel ve raflarını ayrı ayrı alıp evde monte etmeyi tercih edebilir.

Müşteriniz hazır bir ürün mü, yoksa kendilerine özel (tailor-made) bir çözüm mü istiyorlar?
Ya da daha önemlisi siz ürün mü, yoksa çözüm mü sunuyorsunuz?

4. Erken kullanıcılar, gecikenler (early adopters versus laggards)

Kendi adıma; ben bir alfa-tester'ım (en azından web alanında). Bir ürün ilk çıktığı an (ne kadar eksiği, hatası olursa olsun) denemek/kurcalamak isterim (kaç tane beta web2.0 uygulamasına üye olduğum konusunda en ufak bir fikrim yok :) )

Bazıları yeniliği, gelişmeyi en uç noktadan (cutting-edge) takip etmekten hoşlanır. Bazıları ise daha temkinli davranır "hele bi dur, herkes kullanmaya başlasın; ben de bir bakarım" der.
Hatta bazıları iyice abartıp herkes ürünü kullanmayı bıraktıktan sonra ürün neredeyse ölmek üzere iken denemeye/kullanmaya başlarlar.

...

Ürün veya hizmetinizi sunarken önce kimin "doğru" müşteri olduğunu belirlemeye çalışın. Ve ürününüzü bu doğrultuda geliştirin. Ürününüze bu doğrultuda yeni özellikler ekleyin. Müşterinizin ihtiyacına cevap veren; tam aradıkları gibi bir ürün ya da çözüm sunun.

Böylelikle binlerce kişi arasından kaliteli müşterileri seçip çıkarmak zorunda kalmazsınız. Kaliteli müşteriler (her şey ideal şekilde gelişirse) sizi seçerler.

... Yarın görüşmek üzere.

Labels: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Engelsiz yaşam #

Sponsorlarımızdan Pamuk Dedem Danışmanlık Merkezi,
"Engelsiz Yaşam"
adı altında
"başta konuşma bozuklukları; ifade eksikliği ve psiko-sosyal kökenli kekemelik sorunları olmak üzere; birey olarak 'engelsiz bir hayat' sürme yoluna ışık tutacak bir platform olmayı"
amaçlayan bir yazı dizisi başlattı.

Sponsorumuzu bu girişiminden dolayı tebrik ediyor; yararlı olacak bir yazı dizisi olmasını diliyoruz.

Labels: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Pazartesi, Haziran 26, 2006

Gün 59 - Risk analizi #

Don Kişot yazıtlarının geçmişine ufak bir yolculuk yapmaya ne dersiniz?

Konumuz risk analizi.

Biraz geçmişe dönersek:

  1. Öncelikle riskten korkmamayı öğrendik;

  2. etkileyici bir hikaye yazarken yapılan riski yüksek olan şeylerin genelde getirisinin de yüksek olacağını gördük;

  3. daha sonra yapılan iş ne kadar büyük olursa, içerdiği risk faktörünün de o denli yüksek olacağını gördük ve gülü sevenin dikenine de katlanması gerektiğinin farkında vardık;

  4. bazen sezgilerimize güvenmenin de önemli olduğunu gördük; düşünüyorduk, riski görüyorduk, o halde kazanıyorduk;

  5. yaratıcı projelerin risk faktörünün yüksek olduğunu söyledik ve emin misiniz, son kararınız mı? diye sorduk;

  6. ve yakın zamanda değişik proje fiyatlandırma yöntemlerinin farklı oranda risk içerebileceğine değindik.

Bu kadar çok "risk"ten bahsettiğimize göre kendi işini yapan bir girişimci için riski yönetebilmenin hayati öneme sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Bugün ise, projemizin ne kadar riskli olduğunu farkı parametrelere bakarak incelemeye çalışacağız:

1. Projenin süresi

Süre arttıkça genellikle risk de artar. 12 aylık bir proje, 4 aylık bir projeye göre çok daha risklidir.

Bu noktada bir ayrıntıya daha değinmek yerinde olabilir:
Aşırı uzun süren bir proje, riskin fazlalığından ziyade projenin verimsizliğine ve/ya projenin kalitesinde bir eksikliğe işaret eder. Örneğin, bir yazılım projesi üç-dört senedir geliştirilmekte ise ve halen tutarlı bir sonuca varılamamışsa (istisnalar hariç; genellikle) o proje ölü bir projedir.

2. Birlikte çalıştığınız müşteri ya da müşteri topluluklarının sayısı

Tek bir kişi ile bire bir bağlantı içinde çalışmak; teknik konsey, pazarlama kurulu, kalite kontrol birimi, müşterimizin ortakları ile harala gürele çalışmaktan çok daha az risklidir. Birlikte çalıştığının kimsenin projenin geleceği hakkında etkin derecede karar verebilecek olmasına dikkat edin.

3. Ekibinizin ve müşterinizin iş mantığı (business logic) hakkında bilgisi

Ekibinizi kısa vadede bir şekilde iş mantığı konusunda eğitebilirsiniz. Ancak müşteriniz, daha kendisinin ne istediğinden tam emin değilse (ki genelde böyle olur) projeye başlamadan önce
  • iş mantığının tüm ayrıntılarını müşterinizle konuşmanız;
  • net kararlara varmanız;
  • ve bu kararları ekibinize anlatmanız;
  • daha da önemlisi kendinizin kristal berraklığında açık ve net olarak her şeyi anladığınızdan emin olmanız
çok önemli.

Aksi takdirde projenizin geleceğini kime havale ederseniz edin, sizi kurtaramaz.

4. Müşterinizin proje gelişimine ve değerlendirme süreçlerine katkısı


Eğer müşteriniz projeyi size devrediyor, ve proje sonuna kadar pasif kalıyorsa projenin riski artıyor demektir. Aslında burada dengeyi kurabilmek önemli olan. Eğer müşteriniz her saniye sizinle proje konusunda telefon görüşmesi yaparsa belki risk azalabilir ama verilmiliğiniz düşer, sinirleriniz yıpranır (bazı müşteriler pek de can ciğer kuzu sarması olmuyorlar), konsantrasyon ve motivasyon eksikliği yaşarsınız.

Kural olarak; ihtiyaç hisettiğiniz zaman müşterinizle ayrıntıları netleştirmekten çekinmemeniz gerektiğini söyleyebiliriz. Ayrıca müşteriniz her dakika sizinle bağlantıda ise; size ve profesyonelliğinize karşı bir güven eksikliğinden şüphe edebilirsiniz. Ve ne olursa olsun, bir iş ilişkisi karşılıklı güven esasına göre kurulu değilse; o ilişkiye hiç başlanmaması daha iyidir.

5. Değişiklik istekleri

Müşteriniz proje isteklerini sık sık değiştiriyorsa projenizin riski artacak ve isteseniz de istemeseniz de projenizin bazı yerlerinde işlevsel bozukluklar / güvenlik açıkları / verimsizlikler ile karşılaşacaksınız demektir.

6. Sizin (proje yöneticisi olarak) deneyiminiz


Eğer daha önce benzeri projeler yapmışsanız, projenizin risk faktörü ve projenizi tamamlamanız için gerekli zaman göreli olarak azalacaktır.

7. Formal bir metodoloji uygulanması

Eğer projeyi geliştirirken belirli standartları takip ediyorsanız, zaman planlaması yapmışsanız, iş akış şemanız belirli ise; proje süreçlerinizi belirlemiş ve planlamışsanız. Kısacası ne kadar formal bir metodoloji takip ediyorsanız projenizin riskini o kadar azaltırsınız.

...

Evet bir proje az riskli ve aynı zamanda bol kazançlı olmayabilir. Ama getirisi yüksek olan bir projenin risk etmenlerini kontrol altına almak ve azaltmak da tamamen sizin elinizde.

Her şeyi şansa bırakmayın.

... Yarın görüşmek üzere.

Labels: , , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Pazar, Haziran 25, 2006

Gün 58 - Şimdi yapın! #

Aşağıdaki maddelerden bir ya da birkaçı sizi anlatıyor mu?
  1. X işini bitirmek için nasıl olsa daha çok zamanım var diye düşünür ve Y işine başlarım. Sonra bakarım ki Y işinin de vakti var daha, Z işine geçerim. Sonra Z işinden sıkılır tekrar X'e dönerim. Ama işin gerçeği X işi için o kadar da çok zamanım yoktur
    (Başka bir deyişle X işini bitirmek için yarım saatim kalmışken, ben birkaç gün zamanım var gibi davranıyorum).

  2. X işini 10 saatte bitireceğimi tahmin etmişimir, ama aslında o iş dallanır, budaklanır 30 saatte zar zor tamamlanır (yani bir işi bitirmek için gerekli zamanı tahmin ederken de ilk tahminimden en az yüzde ikiyüz sapma gösteriyorum).

  3. Yarın "yeni versiyon yüklüyoruz", öğlene kadar çok yorucu geçecek. Öğleden sonra bu yorgunluk ve gerginliğin üzerine hiç verimli çalışamam.

  4. Bugün X işini bitirmek için hiç modumda değilim. Kafam daha derli topluykan girişsem bu işe çok daha iyi olacak.

  5. Kendimi moral olarak iyi hissetmediğim zaman çalışmak hiç de verimli olmuyor. Aksi gibi hep de moralim bozuk.

Mutlaka herkes yukarıdakilerin benzeri durumlara düşmüştür. Ama eğer her gün yukarıdaki beş maddenin yarısından fazlasını yoğun bir şekilde yaşadığınıza inanıyorsanız
  • Ya işiniz size göre değildir.

  • Ya da "erteleme hastalığı"na kapılmışsınız demektir.
Eğer "ben bu durumdayım" diyorsanız, büyük olasılıkla ikincisi olduğu düşüncesindeyim. İşi bitirmek için ne kadar zaman kaldığını; işin toplam süresini; elinizdeki işin üzerinizde gereğinden fazla gerginlik yarattığını; ruhsal durumunuzun işinizi verimli yapabilmenize her an engel olduğunu düşünüyorsanız bu durumda algısal bir yanılma (cognitive distortion) içinde olduğunuzu düşünebiliriz. Yani bilinçli ya da bilinçsiz kendi kendinize elinizdeki işi geciktirmek / ertelemek için bahaneler üretiyorsunuz.

Peki nasıl kurtulunur bu "ertleme hastalığı"ndan?

  1. Yapmanız gereken her şeyin bir listesini çıkartın.

  2. Makul, yapılabilir hedefler koyun; ve koyduğunuz hedefe sonuna kadar sadık kalın.

  3. İşiniz çok ürkütücü / yorucu / zor geliyorsa, onu daha küçük parçalara ayırın. Parçalardan bütüne doğru gitmek (induction), bütünden parçaya inmekten (deduction) çok daha kolay ve çok daha eğlencelidir.

  4. Kendinize küçük havuçlar hazırlayın. Yani işinizi tamamlamak için alt adımlardan her birini başardığınızda kendinize ufak bir ödül verin.

  5. İkinci maddede koyduğunuz yapılabilir hedefler için makul ve yapılabilir bir zaman aralığı da belirlemeyi unutmayın. Zaman belirlemek için:

    (işin tahmini alacağı zaman x 2)

    formülünü kullanabilirsiniz. Yani işinizin 10 saatte biteceğini düşünüyorsanız kendinize 20 saat verin. Ama 20 saatin sonunda dünyanın sonu da gelse işinizi bitirmiş olun.

  6. İki dakika yöntemini unutmayın.

Ve son olarak, işlerinizi ertelemeyin. Şimdi yapın!

Not:
Çalışırken şöööyle bir ara vermişseniz ve verdiğiniz arada bu yazıyı okuyorsanız, işinizi erteliyor olabilme ihtimaliniz olduğunu hatırlatırım ;)

... Yarın görüşmek üzere.

Labels: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Cuma, Haziran 23, 2006

Gün 57 - Hatalı bir argüman nasıl yakalanır? #

İş hayatında ve günlük hayatımızda her gün yüzlerce insanın bizi ikna etme çabalarıyla adeta bombardımana tutuluyoruz.
  • İş toplantısında gereğinden fazla ücret talep ettiğinizi savunan müşteriniz;

  • Arkadaş arası toplantılarda daima kendi doğruluğunu öne süren Acar'lar;

  • Yeni saç modelinizin size hiç yakışmadığını öne süren anne-babanız;

  • Düşüncelerinize değil, doğrudan kişiliğinize yapılan saldırılar;

  • Dayanak / referans göstermeden öne sürülen boş tezler...
bu duruma sadece birkaç örnek. Listeyi genişletebiliriz.

Eğer doğru düşünmek; düşündüklerinizi dosdoğru savunmak istiyorsanız; öncelikle konuştuğunuz kimsenin hangi mantık boşluklarından yararlanarak sizi ters köşeye yatırdığını da bilmeniz gerekir:

1. Sen salaksın, onun için bu konudan anlamazsın (ad hominem)

En çok rastlanan durumlardan biri budur. Karşınızdakinin argümanı bu kadar açık ve net olmasa da genelde yapılan mantıksal çıkarımlara dayanmayan; kişisel görüşleri içeren tutarsız yargılardır.

"Salak" olmanız ya da olmamanız konudan bağımsızdır ve kişinin kendi görüşüdür.

Bu tür konuşmalar genelde politik arenalarda çok görünür:
"... Sayın Başbakan'ın ne konuştuğu hakkında bir fikri yok; o nedenle Ekonomi'yi düzeltmesini bekleyemeyiz."

2. Dr. Çetinkaya böyle düşünüyor, Budha hep böyle davranırdı, kitabımız böyle der
(argumentum ad verecundiam)


Bir otorite kaynağı (bilimsel, sosyal, dinsel fark etmez) bir şey için "doğrudur" diyor. O zaman düşünmeksizin ve sorgulamaksızın o şeyin doğruluğu kabul edilmelidir.

Çoğumuz birinci maddedeki tutarsızlık tuzağına düşmesek de, bu maddedeki otoritenin üstünlüğü tuzağına düşeriz.

(ilkokul öğretmenim bir bowling topunun bir tüyden daha hızlı düşeceğini, çünkü yerçekiminin ona daha fazla etki edeceğini savunurdu. Halbuki lisede öğrendim ki yerçekimi katsayısı (g) tüm maddeler için sabittir ve vakum ortamda bowling topu ile tüy aynı yükseklikten bırakılınca yere aynı zamanda düşer)

Ahmet Mete Işıkara öyle diyorsa doğru değildir, sadece doğru olma olasılığı vardır.
"O bir doktor, o zaman kesin doğru teşhis koymuştur" diye bir şey olamaz.

Bu yargıyı genelde kendi düşüncesini tam savunamadığı için farklı bir otoriteden destek bulma ihtiyacında olanlarda görürüz.

Örneğin: "Arkadaşım ödüllü bir programcı, ve böyle sistemleri hep bu şekilde kodluyor; o zaman bu yöntem kesin doğrudur".

Hayır efendim!
  • Tek bir yöntem olası bütün referans çerçevelerinde çözüm olamaz.
  • Tek bir çözüm bütün olası durumları kapsayamaz.
  • Otoritenin dediği her zaman doğru değildir.
  • Tüm genellemeler yanlıştır (bu genelleme dahil).
Araştırın ve sorgulayın.

3. Tüm mankenler uzun boyludur, Safinaz da uzun boylu; o zaman Safinaz manken olmalı (sonuçtan yola çıkma)

Eğer uzun boyluluk, mankenlik için gerek ve yeter şart olsaydı. Yani önermeniz tek yönlü değil; çift yönlü olsaydı bu ifade doğru olacaktı.

Mankenler uzun boyludur; ama her uzun boylu manken değildir.

Daha az belirgin bir örnek:

"İş ortağım benden para çalmış olsa, kendine son moda bir spor araba alırdı. İş ortağım bugün kendine son moda bir spor araba alıyor. O zaman kesin benden para çalıyordur."

4. Uzun vadeli planlar yaptığınıza göre geleceğiniz konusunda endişeleriniz var (korkuluk)

Münazaralarda çok yapılan bir yöntemdir. Tartışmacı karşı taraf tarafından öne sürülmemiş ve kendisinin rahatlıkla çürütebileceği bir argümanı (korkuluk) karşı tarafın teziymiş gibi sunar.

Karşı taraf tezini çok daha güçlü bir şekilde savunabilecekken ona ait olmayan zayıflatılmış ve rahatlıkla çürütülebilecek hayali (pseudo) tezi savunur bulur kendisini.

5. Tarkan çok popüler bir şarkıcı, o zaman çok yetenekli olmalı (argumentum ad populum)

Çoğunluğa inanma argümanı. Eğer yeterince kişi bir şeyin doğruluğuna inanıyorsa, o şey doğru olmalıdır.

İşin acı tarafı, tarih çoğunluğun düşüncesinin tamamıyla yanlış olduğu binlerce örnekle doludur.

Benzer bir argümanlar satış/pazarlama/reklam dünyasında da çok kullanılır:

"Bu ara dolar çok düştü, bilgisayar almanın tam zamanı. Hemen alın, kârlı çıkın!"

6. Sıcaklar arttı, suç oranı da arttı. O zaman suç oranının sebebi sıcaklardır. (korelasyon nedenselliği gerektirir)


İki şeyin aynı anda olması, ya da biri değişince diğerinin de değişmesi bu iki şey arasında bir sebep-sonuç ilişkisi doğurmaz.

Bir örnek daha:
"Osmanın her depo nöbetinde, depodan bir şeyler eksiliyor. Osman bir hırsız olmalı."

Yanlış. Faredir, fare...

7. Öldürmek kötüdür, o halde kürtaj da kötüdür (petitio principii)

yani X doğrudur çünkü X doğrudur. (circular referencing)

Evet olabilir. Buradaki sorun ikisi de sonuç olan iki argümanı neden sonuç şeklinde bağlamaktır.

öldürmek kötüdür. (X)
kürtaj kötüdür. (X)

Bunların her ikisi de ancak sonuç olabilir. Bu argüman, asıl sorusunu (problem statement) bulmak için can çekişmektedir.

X doğrudur çünkü X doğrudur argümanını arapsaçına çevirip iyice kafanızı karıştıranlar da olabilir:

X doğrudur çünkü Y doğrudur; Y doğru olduğu içinse X doğrudur.

E nereye vardık şimdi?
Hiçbir yere.


... Yarın görüşmek üzere.

Labels: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Perşembe, Haziran 22, 2006

Gün 56 - Sadece Acar kazandığı zaman hepimiz kaybederiz. #

Sizce hangisi hayatta daha başarılı olur?

Selim: "Bir şeyler ters gidiyor gibi, ama ne olduğundan emin değilim..."
(Sorunun ne olduğu hakkında hiçbir fikri yok gibi görünüyor ama aslında öyle değil)

Acar: "Bu da soru mu şimdi? Varolan altyapımızı kullanarak standart protokolleri kullanan hafif ve kullanışlı bir çerçeve oluşturacağız. Yanılıyor olmama imkân yok!"
(Sorunun ne olduğunu adı gibi biliyor gibi; ama aslında hiç de öyle değil)

...

İş hayatının acımasız kuralı: Hızlı olan kazanır. Acar hazırcevap, olası her türlü soruya/soruna cuk diye oturan cevabı iki saniye düşünmeksizin veren birisi. O kadar ki hazır cevap vermek onun için artık bir refleks olmuş.

Pek çoğumuzun etrafında böyle acar insanlar vardır. Ve çoğumuz böyle kişilerin zeki olduklarını düşünürüz.

Gerçekten de öyle olabilir. Ama sorun bu değil. Selim bir şeyleri sezmektedir. Ancak yanlış gidebilecek şeyin ne olduğunu tam olarak kelimelere dökememektedir. Çünkü tüm bilgi ve deneyim dağarcığını toparlayıp konu hakkında net bir fikir sunamayacak kadar derinlere dalmıştır.

Kabul edin, Selim ve Acar'ın olduğu bir ortamda her zaman Acar'ın dedikleri dinlenir, değer görür ve uygulanır. Ve dünya hızlandıkça artık kararların hızlı değil "tam şu anda" alınması gerekmektedir. Bu da Selim açısından işleri iyice zorlaştırır.

Çoğu zaman "düşüncelerini yavaş ifade etme" durumunu "düşünememe / fikir sahibi olmama / deneyimsizlik / bilgisizlik" olarak yorumlarız.

İşte sorunun tam kalbinde de bu var: Eğer düşüncelerinizi zamanında ifade edemezseniz; olası bir sorunun farkındaysanız ama bunu kelimelere dökemiyorsanız insiyatifi yanınızdaki Acar'a kaptırıyorsunuz demektir.

Herkese olmuştur, bana da olur. Bir toplantıdan / konuşmadan / görüşmeden çıktından beş dakika sonra
  • "Keşke şu an aklıma gelen ... konusunu da açsaydım",
  • "keşke şunları da söyleseydim",
  • "O saygısıza cevabını vermeyi bilirdim ama, aklıma gelmedi ki..."
dediğiniz olmuştur.

(
yanlış anlaşılmaya neden olmak istemem: Hızlı düşünen, hızlı cevap veren ve aynı zamanda doğru söyleyen ve çok önemli noktalara parmak basan zeki ve yetenekli insanların varlığı bir gerçek. Ancak hızlı ve hazırcevap "mış gibi" görünüp, aslında şişirilmiş bir balondan farksız (içi tamamen hava civa dolu) insanların varlığı da bir gerçek

Demek istediğim karşınızdakini "hızlı düşünüyor öyleyse zekidir" ya da "iki lafı bir araya getiremedi salak!" şeklinde yargılamayın. Boşuna dememiş atalarımız
"Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz."
)

Belki, bazı bazı yaşadığımız bu doğru cevabı bulamama sorununa çözüm arayabiliriz:

  1. Hızlı, anlık karar ve cevaplara ihtiyaç duyan bir kültürün, anlık değişen bir çağın içinde yaşıyoruz. Bu bir gerçek.

  2. Hazırcevaplık oyununda o kadar iyi değilseniz işleri avantajınıza çevirmenin bir yolunu aramalısınız.

    Şu cümleyi aklınızın bir köşesine kazıyın:
    "Bu konuda kafama takılan bir şeyler var. Ancak düşüncelerimi net olarak ifade edebilmek için bir miktar zamana ihtiyacım var. [... x zaman sonra...] tekrar değerlendirsek sizin için uygun mudur? Hem bu arada ben gerekli araştırmaları yapmış, konu hakkında netleşmiş ve düşüncelerimi toparlamış olurum."
    Yani her zaman dediğimiz gibi: dürüst olun.

Dürüstlüğün yanısıra yararlı olabilecek birkaç öneri daha:

  1. Neyin hatalı olduğunu / yanlış gittiğini düşünüyorsanız; doğru olduğunu/düzgün çalıştığını düşündüğünüz bir muadili ile karşılaştırın. İfade edemediğiniz bazı noktaların ağzınızdan kelime kelime nasıl saçıldığına hayret edeceksiniz.

  2. Kendinizi zorlayın. Hiçbir şey söyleyemeyecek durumda olduğunuzu / tıkandığınızı düşünseniz bile konuşmaya çalışın. Konuştuğunuz ilk cümleden sonra düşünceleriniz serbest kalacak, zihninizin içinde saklı pandora kutusu'nun nasıl açıldığına şaşıracaksınız.

  3. Bir blog yazmaya başlayın. Düşüncelerinizi yazıya dökmekte hızlandığınız oranda, onları kelimelere dökmekte de yetenek kazandığınızı; kendinizi ifade etme yeteneğinizi geliştiğini fark edeceksiniz.
    (Kendimden örnek verirsem: Bu blog'a başladığımda bir yazıyı en az beş altı saatte yazabiliyordum. Şimdi ise aynı içerik yoğunluğundaki bir yazıyı yarım saat ile iki saat arasında yazabiliyorum. Ve bunu düşünme / paralel kavramlar ve uç noktlara arasında ilişki kurabilme becerimin yazmakla (ve okumakla) gelişmesine bağlıyorum)

  4. Eğer gerçekten iletişim becerilerinizde eksiklik olduğuna inanıyorsanız bu konunun üzerine gidin. İletişim ve kişisel gelişim üzerine tonla kitap var. Ayrıca bu konuda profesyonel destek veren onlarca firma bulunuyor. Gerçekten gerekli olduğuna inanıyorsanız profesyonel bir desteğe başvurmaktan çekinmeyin.

  5. (Bunu söylememem lazım ama) Bazen hazırcevap olmak da o kadar iyi değildir. Bazı durumlarda düşüncelerinizin derinleşmesine izin vermek, kendinize zaman tanımak uzun vadede çok daha olumlu sonuçlar almanıza neden olabilir. Hazırcevaplığın düşüncelerinizi köreltmesine izin vermeyin.

    Evet, bir iş toplantısında ya da bir parti ortamında hazırcevap (fırlama da diyorlar böylelerine...Başka terimler de kullanılıyor ama bu site kapsamında kullanmak istemem :) ) olmak pek çok açıdan avantajlı olabilir.

    Ancak kendi kendinize bir proje üzerinde çalışırken konuya yoğunlaşmanız gerektiği yerde zaman kazanmak adına hızlı ve kestirme yollara sapmanız ölümcül olabilir.

Tüm buları iki cümle ile özetlemek gerekirse:
  • Yöneticiler; Acar'ların yanısıra Selim'leri de dinlemeye ve anlamaya özen gösterin.

  • Girişimciler; gerektiği zaman Acar, gerektiği zaman Selim olmayı bilin.

... Yarın görüşmek üzere.

Labels: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Çarşamba, Haziran 21, 2006

İşiniz size monoton mu geliyor? #

* Bazen hep aynı şeyleri mi yaptığınızı düşünüyorsunuz?

* İşinizin size pek bir şey katmadığı inancında mısınız?

* İş hayatınızdaki tekdüzeliği kırmak için yaptığınız tüm çabalar boşa mı gidiyor?

* Kimse sizi dinlemiyor mu?

* Kendinizi her gün sürekli aynı şeyleri yapmaya programlanmış bir robot gibi mi hissediyorsunuz?




Belki de yeni bir başlangıç yapmanızın zamanı geldi de geçiyor bile :)


.

Labels: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Salı, Haziran 20, 2006

Gün 55 - Fiyatlandırma Yöntemleri #

Dün yatırımcının ne istediğine baktık, orada konuştuğumuz gibi, bugün de sıcağı sıcağına fiyatlandırma kavramına değinmek yararlı olur diye düşünüyorum.

Eğer pazarlama alanındaki son gelişmeleri takip ediyorsanız, özellikle internet sektöründe, insanların en çok dikkatini çeken sihirli sözcüğün ne olduğunu da çok iyi biliyorsunuz demektir:
  • "Bedava!"

  • "Ücretsiz!"

  • "Hedehöde uygulamamıza üyelik çok kolay ve tamamen ücretsiz!"

  • "Niye benzerlerine çuval dolusu para veresiniz ki? Bizim ürünümüz bedava!"

  • "...üstelik ilk 90 gün kullanımı bedava! Hiçbir ücret talep etmiyoruz."

  • "X sektöründeki en güncel bilgilere ücretsiz ulaşmak bir tık ötenizde!"
Bunlardan bir ya da birkaçını mutlaka bir yerlerde görmüş/duymuşsunuzdur.

Tüketiciler eğer kaliteli bir ürün muadillerinden daha ucuzsa bu ürünü satın almak için olumlu bir yaklaşım gösterirler. Bayanlar için "Mango" ve "indirim günleri" demem kaliteli bir ürün için fiyattaki düşüşün nasıl bir tsunami etkisi yaptığını örneklememe yeter.
(
not: erkeklerde "alışveriş geni"nin yeri henüz bulunamadığı için fiyattaki düşüş, bayanlarda olduğu kadar yoğun bir etki yapmayabilir :) (evet; sırf bayanlara özel böyle bir gen var, yoksa bir mağazadaki tüm ürünlere teker teker "dokunup", "sıkılmayıp" ve hiçbir şey satın almayıp mağazadan ayrılmaları mümkün olmazdı)
)

Bir de şöyle düşünün. İki günlüğüne Kadıköy Mango'da HERŞEY BEDAVA! (Eminim Silopi'den İstanbul'a uçakla gelip alışveriş kuyruğuna girenler olacaktır)

İndirim ilgi çeker. Ancak "bedava" insanların gözlerinin yuvalarından fırlamasına neden olur.

İyi de; bir şey bedava olursa siz nasıl para kazanacaksınız. Sonuçta bir çözüm üretiyor, bir ürün sunuyorsunuz ve kâr etmek ayakta kalabilmeniz (iflas etmemeniz) için şart.

İşte tam bu noktada "bedava"nın aslında o kadar da bedava olmadığı fiyatlandırma modelleri giriyor işin içine:

1. Hayat boyu bedava

Evet yanlış duymadınız. Ürününüzü kullanıcılara hayat boyu bedava sunuyorsunuz. Masrafları ise başka bir kitleden karşılamanız gerekiyor bu durumda.
Geçen gün bahsettiğimiz kariyer siteleri buna en güzel örnek:
Kariyer portallarında son kullanıcı (iş arayanlar) hizmetten tamamen ücretsiz yararlanırlar (zaten Türkiye'de bunun tersi bir iş model yasal değildir; yurt dışında ise tam tersi işleyen modeller var. Mesela indeed.com iş arayanlardan minimal bir üyelik ücreti alarak onları kaliteli işverenlerle buluşturuyor).

Bu modelde kullanıcılarınız ürününüzü (bandwith, depolama alanı, içerik) diledikleri gibi özgürce kullanırlar. Siz ise bir gün birilerinin ürününüze değer verip bu masrafları karşılayacaklarını öngörerek iş modelinizi geliştirirsiniz.

Yine de böyle bir iş modelini kurmanın oldukça riskli ve zor olduğunu söyleyebiliriz. Kaldı ki böyle bir modelden düzenli nakit akışı elde edebilmek, yani modelin kendi kendini desteklemesi için her şeyi çok dikkatli hesaplamanız gerekli.

"Risk bizim işimiz" diyorsanız. Ya da böyle bir modelin kafanızdaki iş planına cuk oturduğunu düşünüyorsanız tercih sizin. Ama yine de birkaç kere düşünün.

2. Ücretsiz kullanım; ancak hizmet için ücret talep ediyoruz

Bu modelde ürün ücretsiz verilir ancak kullanıcıların eğitimi, yardım, teknik destek, periyodik kontrol ve güncellemeler... gibi hizmetlerden ücret talep edilir.

Ancak böyle bir modelin kâr marjının düşük olduğu söylenebilir. Çünkü çekirdek üründen değil, yan hizmetlerden ücret talep etmektesiniz.

3. Freemium fiyatlandırma modeli

Kusura bakmayın, terimi Türkçe'ye çeviremedim. İlk olarak Fred Wilson tarafından değinildiğini sandığım bir iş modeli. Daha ziyade web2.0 ürünleri için geçerli olduğu düşünülebilir.

Bu model, barlardaki "ilk yerli içki ücretsiz" uygulamasına benziyor diyebiliriz. Çekirdek ürününüzü ücretsiz kullanıma açıp daha fazla özellik içeren (ekstra arama, daha fazla depolama alanı, ücretli üyelere özel makaleler ve bilgiler, ücretli üyeler için daha gelişmiş bir deneyim: kişiselleştirme, daha fazla renk ve tema seçeneği, ftp/pop vb. desteği... liste genişletilebilir) ek faydalar için ücret talep edersiniz.

Burada beklentiniz aldığı ilk biradan çok hoşlanan üyenizin daha gelişmiş bir deneyim için kendine uygun bir ödeme modelini seçeceği yönündedir.

Aslına bakılırsa o kadar yeni bir şey değil bu. Geleneksel pazarlama yönteminde de ürünü satın alan kimse reklam/yönetim/ar-ge/pazarlama giderlerini ürünün fiyatı içine gömülü olarak ödemek zorunda ne de olsa. Burada da farklı bir şey yok. Ücretsiz kullanıcı kitlesi ürününüzün (viral) pazarlamasını yaparken, ar-ge ve pazarlama giderleri daha yoğun bir deneyim isteyen ücretli kullanıcılarınıza yansıyor.

4. Ödeme yapmak için özgürsünüz

Aslında bu model biraz üstteki maddelerden bağımsız sayılabilir.

Ne demek yani! Kullanıcılar her zaman bir ürünü bedavaya almak istemezler mi?
Üzgünüm ama gerçek hayat lisans döneminde öğretilen Keyness ekonomisinden birazcık farklı işliyor.

Bunu üç dört ay önce öğrendim. Bazılarınız biliyordur; sardalya adında web uygulaması geliştirmeye yardımcı bir ürünüm var. Yakın zamanda pek çok listede duyulup, olumlu oylar aldı, popülerliği arttı...

Ve günün birinde bir e-posta aldım:

"Merhaba Ben X firmasının CEO'su Y.

Ürünün sardalya'yı çok beğendik. Gerçekten bu ürün için çok yoğun zaman ve emek harcadığın açık. Yalnız ürününü ücretsiz kullanımı CC-ncsa lisansı ile sınırlandırmışsın. Yani, ticari olmamak kaydıyla kullanımı ücretsiz.

Ancak biz, bunu ticari ürünümüz Z'de kullanmak istiyoruz. Bu konudaki fiyat politikanı öğrenmek istedik.

..."

O an beynimde şimşekler çaktı! Ben ürünüme ilgi duyanların ödeme yapma özgürlüğünü kısıtlıyordum. Ve sardalya için ticari bir fiyatlandırma modeli geliştirdim.

Bu durum her zaman bu kadar açık olmayabilir. Mesela, diyelim ki, farz-ı mahal, tamamen atıyorum, bir arkadaşlık sitesine üye oldum. Bu sitenin ücretli üyesi olarak ayda bin kişiye "göz kırpabilme" hakkı kazanıyorum. Ancak ben ayda on bin kişiye "göz kırpmak" istiyorum. Ne yazık ki, bunu istesem ve ücreti ne kadarsa vermeyi kabul etsem bile arkadaşlık sitesi bir nedenle (belki sisteme fazla yük geleceğinden, belki stratejik çıkarlarından vs.) bu isteğimi kabul etmiyor. Bu durumda benim ödeme özgürlüğüm elimden alınmıştır.

Ya da tam tersi. 1000 megabayt hosting hizmeti için ayda 100 dolar öneren bir firma olsun. Eğer bana ayda 10 megabayt fazlasıyla yetiyorsa bu fiyatın onda birine hizmet almak isterim. Eğer firmanın ücretlendirme modelinde bu esneklik yoksa yine beni ödeme özgürlüğüm kısıtlanıyor demektir.

Ürün ve hizmetlerinizde kullanıcılarınıza yeterince ödeme özgürlüğü tanıyor musunuz, bir daha düşünün.


...
Yarın görüşmek üzere.

Labels: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Pazartesi, Haziran 19, 2006

Gün 54 - Yatırımcı ne ister? #

Daha önceki iletilerde yöneticilerin en çok söylediği yalanlardan ve çalışanların en çok söylediği yalanlardan bahsettik. Bugün ise biraz sorulardan konuşacağız.

Diyelim ki insanların hayatını kolaylaştıracak harika bir ürün geliştirdiniz. Ve diyelim ki (benim daha rahat örnekleyebilmem açısından) ürününüz web üzerinde. Yani, insanların o ana kadar karşılanmamış bir ihtiyaçlarını karşılayan bir web uygulaması yaptınız.

Ancak, bu uygulamayı dünya çapında yayabilmek için bir miktar finansal desteğe ihtiyacınız (sunucu masrafları, bandwidth ücreti, bakım ve onarım gibi sabit ve yarı değişken maliyetlerden dolayı) var.

Uygulamanızın uzun vadede size kâr getireceğinden eminsiniz ancak ilk başlangıç sermayesini size sunacak bir meleğe (Angel / Venture Capitalist) itiyacınız var.

O zaman bu kişinin (kişi, kişiler ya da firmanın) size soracağı olası sorulara da hazırlıklı olmalısınız:

1. Bu konudan başka kimlere bahsettin?

Size ilk sorulan soru bu olacaktır. Şöyle düşünün; iş hayatı lise hayatına benzer. Lise döneminize geri dönün ve her hafta okulun en güzel kızlarından biriyle vakit geçiren Berkecan'ı (her lisede vardır böyle birisi) hatırlayın (bayanlar senaryoyu tam tersinden kurabilirler :) )

Nedir Berkecan'ı farklı kılan? Çevresi ve bağlantıları.

Berkecan popülerdir çünkü okulun en havalı, en zengin, en sözü geçen kişileriyle takılmaktadır. Futbol takımının kaptanıdır. Her zaman, her yerde göz önündedir.

Dünya çapında tutacak (ama riskli) bir proje için Sabuncu Holdink'ten finansal destek alabilmek ile okulun en güzel kızı ile çıkmak arasında pek bir fark yoktur. Karşınızdaki, kimlerle bağlantıda olduğunuzu merak edecektir.

Belki de bu soru sırf meraktan sorulur. Ama mutlaka sorulacaktır. Her ihtimale karşı daha önceden konuştuğunuz en iyi beş kişi/firma'yı önem sırasına göre listelemiş olmanız yararlı olacaktır.

2. Bu işten nasıl para kazanmayı düşünüyorsun?

Sadece "google adsense reklamları"ndan gelen gelirle işinizi döndüreceğinizden bahsedecekseniz hiç konuşmayın daha iyi. Elinizde ileriye dönük bir gelir modeliniz olmalı.
(hatta mümkünse adsense ya da benzeri reklam araçlarının gelir modeliniz içindeki yerinden hiç bahsetmeyin)

Önümüzdeki iletilerde web ürünlerinizi için farklı fiyatlandırma modellerinden bahsedeceğiz. Yani eğer kafanızda henüz bir gelir modeli oluşmamışsa Sabuncu ile konuşmadan önce sıradaki iletiyi beklemeyi düşünebilirsiniz :)

3. Firmanı nasıl büyütmeyi düşünüyorsun?

Yatırımcılar (sanılanın aksine) bir projeye hayır işlemek amacıyla yatırım yapmazlar. Yaptıkları yatırımın büyümesini isterler (return on investment). Elinizde gelişme stratejinizi anlatacak bir şeyler olsun. O kadar ayrıntılı olmasına gerek yok. Sadece nasıl büyüyeceğinizi belirleyin; yeni ürün varyasyonları (product line) mı kullanacaksınız, dışarıya açılarak pazar payınızı mı genişleteceksiniz, farklı niche pazarlara mı yoğunlaşacaksınız, ya da ürününüze cicili bicilie yeni yeni özellikler ekleyerek ürün kullanışlılığını ve ürüne olan talebi mi arttırmayı düşünüyorsunuz?

Bir büyüme stratejiniz olsun.

4. Sence taklit edilmen ne kadar kolay?

Eğer bir web uygulaması yazıyorsanız, büyük ihtimalle dünya üzerinde bir yerlerde benzer bir uygulama yapılmıştır ve insanlar tarafından kullanılmaktadır (eğer alternatifiniz, ya da benzeriniz yoksa ve web ortamında hizmet veriyorsanız ya gerçekten yenilikçi birşeyler yapmışsınızdır; ya da yanlış konuya el atmışsınızdır. Bir daha düşünün).

Her web uygulaması dikkatli incelendikten sonra belirli bir zamanda taklit edilebilir (reverse-engineering). O nedenle

"Taklit edilmemiz olanaksız"

gibi gerçek dışı bir açıklama yerine

“Şey, yaptığımız işte gerçekten iyiyiz fakat bu SuperWebUygulaması'nın birkaç ayda üç kişi tarafından yazılan bir bilgisayar programı olduğu gerçeğini değiştirmez. Takımıma tamamen inanıyorum ve uygulamamızın kopyalanmasının o kadar da kolay olmayacağını düşünüyorum. Fakat başka bir yetenekli ekip gelir de uygulamamızı kopyalarsa yapabileceğimiz fazla birşey yok. Böyle bir durumda planımız, daha yaratıcı olarak, kendimizi ürünümüze daha fazla adayarak, daha hızlı davranarak ve müşteri kitlemizi daha iyi tanıyarak hareket etmektir."

demeniz, takdir edersiniz ki, daha etkili olacaktır.

5. Bir demo görebilir miyim?

İstemezlerse paranız iade. Herkes çalışan bir örnek görmek ister. Onun için elinizde göstereceğiniz, beta aşamasında tamamlanmış bir uygulama olmasına ve bu uygulamanın (en azından gösterdiğiniz kısımlarının) sorunsuz çalışıyor olmasına dikkat edin.

6. Rakiplerin kim; onlardan seni farklı kılan nedir?


Eğer zaman makinesi, ışınlanma cihazı, sınırsız ihtimalsizlik motoru üçlüsünden birini icat etmediyseniz rakiplerinizi araştırıp bu işi sizden iyi, ya da en azından sizin kadar iyi yapabilecek kimlerin olduğunu ayrıntılı olarak bilin.

Bu soruyu geçiştirmeyin, yoksa ertesi gün değerli yatırımcınızdan gelen e-mailde, google'da az önce yaptığı arama sonucu sıraladığı yüzküsür firmadan nasıl daha iyi / daha farklı olabileceğiniz sorusuna teker teker cevap vermek zorunda kalırsınız.

7. Müşterilerin kim?


Uygulamanızı kimler kullanacak, hedef kitleniz kimlerden oluşuyor? Hedef kitleniz aslında müşterileriniz mi yoksa sadece kullanıcılar mı (örneğin bir kariyer portalı yaptı iseniz müşterileriniz ilan veren firmalardır; hedef kitle olan iş arayanlar ise sadece kullanıcıdır)? Sorular arttırılabilir; hepsine cevabınız önceden hazır olsun.

8. Ürününü nasıl duyuracaksın?


Eğer henüz okumadıysanız Viral pazarlama üzerine bir iki kitap okuyun; ve Seth Godin'in "Spreading the Ideavirus" adlı eserinden başlayın. Ürününüzü nasıl yaygınlaştıracağınız, kulaktan kulağa nasıl yayacağınız hakkında belirgin bir stratejiniz olsun.

9. Pazar penetrasyonun ne olacak, bir fikrin var mı?

Bazen, ürün bilgisi/teknik detay dışında pazarlama ve iş yönetimi içerikli sorularla da karşılaşabilirsiniz.

Eğer aklınızda söyleyecek net bir şeyleriniz yoksa, ya da MBA'de öğrendiğizi üç beş tane boyalı cümleyi kurmayı düşünüyorsanız, hiç konuşmayın.

"Pazar penetrasyonumun ne olacağı konusunda bir fikrim yok."

Bu kadar! Ve gerçekten de doğru. Pazar o kadar dinamik bir ortam ki yüzde kaçına sahip olacağınızı henüz hiçbir şeye başlamamışken bilmeniz olanaksız. Dürüst olun. Karşınızdaki bu cevabınız karşısında bir iki saniye mala bağlayabilir. Ama ağzınızda fazlasıyla pazarlama kokan birkaç cümle gevelemekten çok daha etkili olacağını garanti ederim.

Ne demişler "Truth will set you free" (gerçek(ler) seni özgür bırakır).

... Yarın görüşmek üzere.

Labels: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Gün 53 - Mutlu bir iş hayatı için birkaç kural #

Buyrun sizlere işinizi daha verimli yapabilmeniz, hayata daha farklı gözlerle bakabilmeniz için on kural. Gerçi bunların hepsini biliyoruz ama önemli olan işleri bir adım daha ileri götürebilmek, ya da en azından bir yerlerden başlayabilmek:
  1. İlk ve en önemli kural; mutluk ile parayı birbirine eşit tutmayın.

  2. Düzenli egzersiz yapın (en azından düzenli yürüyüş yapın).

  3. Yakın arkadaşlıklarınız için zaman ve emek harcayın.

  4. Arada bir her şeyi bırakıp hayatınızdaki iyi şeyleri düşünün (eğer 'hayatımın iyi bir yönü yok ki' diyorsanız, bir daha düşünün. Halen düşünüyor ve hayatınızda iyi bir yön bulamıyorsanız profesyonel bir destek alın. Çünkü en çalkantılı hayat hikayelerinin bile insanı mutlu edecek, dolu dolu, yaşamaya değer, "oh be" dedirten kesitleri vardır).

  5. Yeteneklerizle örtüşen bir iş yapın. Yaptığınız işi sevin. Sevdiğiniz işi yapın.

  6. Vücudunuza ihiyacı kadar uyku uyuma hakkı tanıyın (İş hayatı, hele ki kendi işinizin başında iseniz, sizi günde üç saat uyuyan bir zombiye çevirebilir, buna izin vermeyin).

  7. Mutluluğu kelebek kovalar gibi kovalamayın. Tam şu anın tadını çıkarın. Tam şu anın farkında olun.

  8. Hayatınızın dizginlerini elinizden kaçırmayın. Kendiniz için ulaşabileceğiniz kısa, orta ve uzun vadeli hedefler belirleyin.

  9. Hayata (ya da size) karşı daima kötümser olan, her konunun olumsuz yanlarını öne çıkaran, mutsuz olmanız için yüzlerce neden sayabilecek kişilerden mümkünse uzak olun; mümkün değilse fazla yakın olmayın.

  10. Daha az televizyon izleyin.

Şimdi gidip 6. maddenin icabına bakayım.

Diğer maddelere yarın el atarım artık :)

... Yarın görüşmek üzere.

Labels: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Cumartesi, Haziran 17, 2006

Gün 52 - Hayatın defoları #

Nihil est ab omni parte beatum.

Türkçesi; "O kadar kusur kadı kızında bile olur".

Kusurlar insanları güzelleştirir.

Çocuksu davranışlar sevenleri birbirine yaklaştırır. Değişken ruh halleri çoğu zaman insana baş döndürücü deneyimler yaşatır. Normalde şikayet edeceğiniz, katlanamayacağınız onca davranış bazı ruhlarda size tatlı bir sürpriz gibi görünür.

Doğa kusurlarımıza bakmaz. Tanrı kusurlarımıza bakmaz. Bizi olduğumuz gibi, biz olduğumuz için, kabul eder.

İnsan ancak bir diğerinin kusuruna değer verdiği ölçüde insandır. Birbirimizin kusurlarına bakar; zamanla o kusurları sevmeye başlarız.

Öyle ki; (tırnak içinde) "mükemmel" olmaya çalışanlar biraz ürkütücü, biraz yabancı, biraz da yapmacık görünürler nedense.

Kusurlarımız bizi daha çok insan, daha çok sevgili, daha çok arkadaş kılabilmek için vardırlar. Kusurlarımızla başlıyoruz birbirimizi sevmeye. Yoksa Orhan Baba "hatamla sev beni" der miydi hiç?

...

Nazi toplama kamplarına bakın. Mükemmeliyet için adanmış birer mabettiler zamanında. İnsanı insan kılan kusurlara tahammül edemeyenlerin, saf kusursuz insana erişme budalası bir akımın tüm dünyaya yaymaya çalıştığı bir tapınak. Mükemmelliğin, elitliğin, kusursuzluğun, saflığın saplantı derecesinde önemli olduğuna inananlar acaba aynayı kendilerine çevirmeyi düşünmüş müdürler hiç?

Herşeyin mükemmel olması gerektiğine inanan birisi, kendi özünü incelememiştir. kendisinin "bile" mükemmel olmadığının bilincine varacak yüreğe sahip değildir. Ve hayat, kendisini yürekten anlamayanları "hayat bilgisi" dersinden sınıfta bırakır.

"Matematik kusursuzdur" diyenler halt etmiş!
Pi sayısının neresi düzenlidir? Ya da hayatın içinden bir dizi olan Fibonacci dizisi:

1, 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21, 34, 55, 89, 144, ...

Geometrik olarak konumlarsak, dışa doğru genişleyen bir sarmal (altın sarmal) elde edersiniz. Dikkat edin; nokta değil, çember değil, küre değil, sarmal!

[gereksiz-bilgi]
bazı felsefi akımlarda çember (küre) Tanrı'yı temsil eder. Nokta ise aslında (infinitesimal) bir küre olduğu için insan'dır. Bu analojiyi kullanarak insan ile Tanrı'nın birbirinin yansıması olduğu sonucuna varılmaya çalışılır.
[/gereksiz-bilgi]

Doğanın en mükemmel dizisinin, doğaya has bir ironi ile, olabilecek en düzensiz dizi olduğu matematiksel bir gerçektir
(
ispatın detaylarını bulamayacağım şimdi ama meraklıları için thegoldenmean.com bir başlangıç noktası olabilir
).

...

Sevmediğim bir huyum var. Arada sırada ayrıntılara kafayı takarım. Çevremin, insanların, canlıların, her gün kahvaltımı paylaştığım tek gözlü kedinin... tüm ayrıntılarını incelerim. Ayrıntılara baktıça etrafımdaki her şeyin ne kadar mükemmel derecede kusurlu olduğunu görürüm. Ve gördüğüm her aksama, her kusur için şükrederim.

Bence hayat böyledir işte. Ve saf insan "kusurludur".

Kimse kusura bakmasın.

Labels: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Cuma, Haziran 16, 2006

Üretkenliğinizi takip etmek için bir uygulama: Joe's Goals #

Joe's Goals üretkenliğinizi, verimliliğinizi, zaman planlamanızı gün gün takip edebilmeniz için harika bir uygulama:




Birkaç gün kullandıktan sonra vazgeçemez oldum.

Ondan önce iş takibi için openworkbench kullanıyordum. Joe's goals ile tanıştıktan sonra openworkbench'i bir kenarı bıraktım.

Sivrisinek avlamak için roketatar kullanmaya ne gerek var ki?

Gannt chart'ları, zaman tablolarını, artık zaman (slack time) hesaplarını, iş takibi için kullandığınız excel tablosunu bir kenarı bırakın. (bunların hiçbiri zaten doğru dürüst işe yaramıyor ki; eğer işe yarasalardı deadline'ları kaçırmak gibi bir kavram olmazdı)

Joe's goals yukarda saydığım uygulamalardan
  • çok daha basit (anlamak için saatlerce yardım dosyasına bakmanıza gerek yok kullanıcı arayüzü ne işe yaradığını açıkça anlatıyor zaten);

  • çok daha insancıl (adam * saat hesabı yapmıyor; kendi verimliliğinizi kendi öznel birimlerinizle değerlendiriyorsunuz);

  • daha hızlı (sadece ilgili hücreye dilediğiniz kadar tıklıyorsunuz, "X işine 3 saat harcadım, bunun 1 saati müşteri ile chat yapmakla geçti..." gibi uzun uzadıya rapor doldurmuyorsunuz). Bundan daha hızlı bir güncelleme yöntemi olabilir mi?

  • Üstelik (sihirli kelime) tamamen ücretsiz!
Ayrıca istediğiniz görevleri arkadaşlarınızla da paylaşabiliyorsunuz.
Daha ne olsun!

Daha birkaç gündür kullanıyorum ama benim çok işime yaradı.
Paylaşmak istedim.

Labels: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Gün 51 - Kartvizit oyunu #

Bu kadar zamandır kendi işini kurmuş bir insanın hayatının en vazgeçilmez parçalarından nasıl bahsetmediğime hayret ediyorum.

Evet, kartvizitler!

Kendi işiniz varsa, kendinize ait bir kartvizitiniz de olmak zorunda. Yerçekimi yasası gibi birşey bu. Olmazsa olmaz.

Kartvizitler yararlı araçlardır:

1. Kartvizitler iletişim kurmanızı kolaylaştırır

Karşınızdaki kimseye kartvizitinizi verdiğinizde (eğer kartınız düz beyaz zemin üzerine "ciddi olsun diye" MSWord kullanarak öylesine hazırlanmış gibi görünmüyorsa) karşınızdaki insan tepkisi dört yaşındaki bir çocuğun kocaman kırmızı bir oyuncak itfaiye arabası gördüğünde yaşayacağı tepkiyle eş değerdir.

Gözleri açılır, "Güzel, güzel... çok güzel. Peki tam olarak ne yapar sarmal bilişim ve iletişim sistemleri?"

Kart alışverişi yaptığım kimselerin yüzde doksanından, bu ve buna benzer bir yaklaşımla karşılaştım. Onun için bu konuda bir genelleme yapabilirim diye düşünüyorum :)
İnsanlar sizi, kartvizitiniz olarak tanırlar. Bu nerdeyse ritüelik bir durumdur.

2. Kartvizitler hafıza tazeleyicidirler

Bir toplantıdan döndünüz diyelim. Elinizde muhtemelen onlarca kart vizit olacaktır.

Ne güzel, elinizde X adet yeni bağlantınız var. Bu bağlantılar bir şekilde ürününüzü/hizmetinizi/ne yaptığınızı öğrenmek istiyorlar; sizinle ilgileniyorlar. Bu da zaman içinde ara sıra hatırlamanız gereken yüzlerce bağlantınızın birikmesi anlamına gelir. Kartvizitler bu konuda gerçekten hafıza tazeleyici olabilirler.

Onun için kartvizitlerinize çok iyi bakmalısınız:

1. Kartvizitlerinizi depolayın

Piyasada kartvizit saklamak için onlarca dosya far. Büyükce bir kartvizitlik alın ve tüm kart vizitlerinizi burada saklayın.

2. Kartvizitler karpuz değildir

Yani yata yata büyümezler. Düzenli olarak kartvizitlerinizi gözden geçirin (mesela her ay). Böylelikle unuttuğunuz/yarım kalan birşeyler varsa (yazacağınız bir e-posta mesajı mesela) üzerinde yeniden düşünme ve tamamlama fırsatınız olur.

Eğer bir toplantı/seminer/brif/gösteri de iş ilişkisi kurabileceğiniz insanlarla beraberseniz kokteyl salonunda şampanya içip kanepe yemekten daha önemli işleriniz olduğunu unutmayın:

  1. Yeni şeyler öğrenin,

  2. yeni kişilerle tanışın,

  3. yeni bağlantılar kurun,

  4. varolan bağlantılarınızı sağlamlaştırın,

  5. eğlenin,

  6. sadece iş ilişkisi olarak düşünmeyin; samimi arkadaşlıklar da kurun.

Aslında kartvizitler bu sıralanan amaçlar için yardımcı / katalizör rolündedirler. Kartvizitinizi kendinizi anlatan mini bir ilan tahtası olarak düşünebilirsiniz. Niye orada, o toplantıda olduğunuzu anlatan bir ilan.

Kartvizitler konuşmayı başlatmak, geliştirmek için yararlıdır. Benzer şekilde, kartvizitler başkalarının ne iş yaptığınız, size nasıl yardımcı olabileceklerini, sizi nasıl tamamlayacaklarını anlamalarına yarayan birer iletişim aracıdır.

Diyelim Osman çok zekidir ama milyon dolarlık projesi için parasal desteğe ihtiyacı vardır; Tonguç ise zevk için şöminesinde para yakmaktadır ama hayatında hep birşeylerin eksikliğini hissetmektedir. Sizce Tonguç ile Osman kartvizit değişimi yaparlarsa ne olur?

Evet, kartvizitler bazen tüm hayat akışınızı değitirebilir. Kartvizitler gerçekten güçlü araçlardır. Onları küçümsemeyin. Ama daha da önemlisi, onları sık sık kullanacağınız ortamlarda bulunmaya çalışın.

Unutmayın ki çevrenizde sosyal bir ağ oluşturmak, ve bu ağı genişletmek kendi işinizde hayatta kalmanın vazgeçilmez (belki de en önemli) kuralıdır.

Şimdi ekranınızın başında oturmayı bırakın. Çıkın dışarı ve biraz kartvizit değiştirme oyunu oynayın.

... Yarın görüşmek üzere.

Labels: , , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Perşembe, Haziran 15, 2006

Gün 50 - Pazarlık ve antlaşmalar (devamı) #

Bundan önceki pazarlık ve antlaşmalara dair iletimde müşterinizle oturup ortak bir sonuca varıp her iki tarafın da kârlı çıkacağı bir antlaşma yapabilmenin önemini incelemiştik.

Bugün konuyu biraz daha genelleştirmek istiyorum, sadece iş konusunda değil her türlü toplantıda kârlı çıkmak için belirli noktalara daikkat etmek gerekli.

Unutmayın ki kazancınız sadece finansal olmayabilir:
  • Düşüncenizi karşınızdakine ifade edebilmek;
  • Toplantı yaptığınız kişilerle ortak bir karara varabilmek;
  • Projenin verimliliğini arttırıcı yönde çözümler üretmek;
  • Sadece toplantı yapmış için toplantı yapmış olmamak...
Bunların hepsi sizin açınızdan birer kazançtır.


Önceden hazırlanın


Her iki tarafın yararına bir sonuca ulaşmak için belki de yapmanız gereken en önemli şeydir hazırlık.
  • Karşılıklı neleri konuşacağınız hakkında bilginiz olsun.

  • Karşı tarafın ne gibi amaçları olduğunu, sizden neler beklediğini tahmin etmeye çalışın.

  • Kendinizin ne gibi amaçlarınız beklentileriniz olduğunu bilin. Bu beklentiler her iki taraf için esneklik sağlıyor mu, yoksa her iki tarafı da gitgide zora mı sokuyor?

  • Hangi konularda ödün vermeyeceğinizi kesin olarak belirleyin.
Yargı içermeyen sorular sorun

Karşı tarafın konuyu detaylandırmasını sağlayacak cevabı evet/hayır olmayan kesin yargı içermeyen sorular sorun.
  • Bu konu hakkında biraz daha ek bilgi verebilir misiniz?

  • Bu fikre nerden vardınız, merak ettim. Biraz açar mısınız?

  • Diyabetik Retinopati kavramının sizin için ne ifade ettiğini biraz daha netleştirebilir misiniz?
Egonuz sizi yenmesin
  • Bir adım geri atın; iki kere düşünün. Duygusal tepkiler vermeyin.

  • Kişiliğinize bir saldırı olduğunu düşünseniz bile tepkisel davranmayın, sakinliğinizi koruyarak karşı tarafa cevap verin (toplantı gerginliğinde bazı şeyler olduğundan daha yoğun yaşanabilir / yanlış anlaşılabilir, sakin olun; eğer gerçekten kişiliğinize bir saldırı varsa bile bu durumu çözmenin en son yeri toplantı masasıdır. Unutmayın siz bir profesyonelsiniz ve profesyonel davranmak zorundasınız).
Elinizdeki dikdörtgen parçayla, daire şeklindeki boşluğu doldurmaya çalışmayın

Eğer parçalar yerine uymuyorsa, oturun durumu yeniden değerlendirin. Eğer işler yolunda gitmiyorsa ufukta alternatif çözümler yavaş yavaş belirmeye başlamıştır zaten. Eğer belirgin bir sıkışma / uyumsuzluk varsa alternatif çözümlerin üzerine gidin.

Dürüst olun
  • Niye "evet", ya da niye "hayır" dediğinizi karşı tarafa net bir şekilde açıklayın (özellikle de niye "hayır" dediğinizi).

  • Blöf yapmayın.
İlk öneriyi yapmak için istekli olun

Geçen yazıda, fiyatı ilk ortaya atan siz olmayın demiştim. Bu sözüm hâlâ geçerli. Ancak ilk öneriyi verenin siz olmanızın stratejik avantajı büyüktür (satrançta buna "insiyatifi elinde tutmak" denir; ki gerçek hayatta da insiyatif, yani toplantının akışını belirleme gücü, genellikle ilk açılışı yapanın elindedir).

İlk öneriyi siz verin; ve bu öneride finansal rakamlara değinmemeye çalışın.

Verdiğiniz sözün arkasında durun


Benzer şekilde, işinize ve saygınlığınıza zarar verebilecek hiçbir söz vermeyin.
  • Eğer bir antlaşmaya varır ve yarı yolda geri çekilirseniz saygınlığınızı ve güvenilirliğinizi kaybedersiniz.

  • Konuşmaya, tartışmaya ve pazarlığa devam etmek; sizin (ya da şirketinizin) yararına olmayacak bir karara varmaktan çok daha iyidir.
...

Bu kadar maddeyi aklınızda tutmaya üşeniyorsanız; kendinizden emin olun, hazırlıklı olun ve en önemlisi dürüst olun. Gerisi zaten gelir.

... Yarın görüşmek üzere.

Labels: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Salı, Haziran 13, 2006

Gün 49 - Gerginlik #

Eğer kendi işinizi takip etmekle; kendi işinizi yürütmekle uğraşıyorsanız inanın gerginlik (stress) seviyeniz midenize bıçak saplanıyor hissini yaşatacak yoğunlukta olabilir.

Düşünce, bu gerginliğin nedenlerinin en başında "zaman" ve zamanın bir türlü hiçbir şeye yetmemesi geliyor.

Şunu fark ettim; kendi işimi başlatalı beri (tamam ilk birkaç hafta hariç) o kadar da gerginlik hissetmiyorum. Bu belki biraz kendi kendimi organize etmemle ilgili. Fakat organizasyondan daha da önemlisi, kendimi duygusal olarak motive etmemle (tabiri caizse kendi kendimi gaza getirmemle) ilgili bir şey.

İnanmayacaksınız ama çoğu zaman yaptığım işten büyük bir haz alıyorum. Belki de gerginliğe (strese yani) karşı bir bağışıklık sistemi geliştirdim: Mutlu olunca ve bir şekilde kendi içsel durumunuzu kontrol altında tutunca gerçekten strese karşı bağışıklık kazandığınızı fark ediyorsunuz.

Ne demişti uzun saçlı:

"gördüğün şey görmek istediğundur."

Belki de ben görmek istediğim şeyi, yaşamak istediğim hayatı yaşıyorum. Ve ondan dolayı gerginliğe karşı bağışıklığım var.

Ne düşünüyorsanız "O"sunuzdur

Çok değer verdiğim bir arkadaşım var (ortaokuldan beri arkadaşlığımız sürer). Ne zaman yanında olsam, hayatının ne kadar kötü olduğundan; ülkenin en iyi üniversitelerinden birinden mezun olduğu halde halen adam gibi iş bulamadığından (ki yurt dışında çalışıyor ve aylık kazancı da pek küçümsenecek gibi değil), neden adam gibi bir kız arkadaş bulamadığından... tepesindeki bulutlardan bahseder durur.

Sizce bu insan stresi yenebilir mi. Ya da farklı bir açıdan bakalım: Bu kişi için herşeyin günlük güneşlik olduğu bir dünya var mıdır?

İnsan zihni o kadar güçlü bir araçtır ki insan düşünce yapısını değiştirir değiştirmez bu düşünce yapısı yaşayışına, hareketlerine, ilişkilerine, hayata bakışına yansır.

Nereye varmak istediğimi anlıyor musunuz? Ne düşünüyorsanız o'sunuzdur.

Bazı arkadaşlarım "Keşke senin kadar 'gamsız' olabilseydim" derler.
Tabii ki gamsız değilim. Ben de, her insan gibi, üzülüyor, geriliyor, sinirleniyor, bazen küplere biniyorum. Önemli olan gamsız olmak değil, içinde bulunduğunuz duygusal durumu (emotional state) şekillendirebilmeniz.

Gerginliğin önüne mi geçmek istiyorsunuz? Kendinizle konuşun, kendinizi dinleyin, kendinizi tanıyın. Korkmayın, kimse size "deli" demez.

Zaman bir yanılsama mı?


Einstein'ın zamanın bir yanılsama olduğuna dair verdiği ünlü örneği hatırlamayanınız yoktur:

"Sevdiğiniz insanın yanında iki saat iki saniye gibi geçer. Sıcak bir soba borusunu tutuyorsanız iki saniye iki saat gibi gelir."

Eğer zaman gerçekten yanılsama ise varolan gelmiş geçmiş en güçlü yanılsamadır. Bu yanılsamayı lehinize kullanın.

Rahatlayın...


Bir şey rica edeceğim sizden. İki ayrı kağıt alın (boş, temiz, beyaz).

Birincisin ortasına "gerginlik" (stress) yazın, ve bu kelimenin etrafına "gerginlik" düşüncesinin çağrıştırdığı bütün kelime ve kavramları çember şeklinde ekleyin (kısacası bir zihin haritası yapın.

Daha gerginlik kağıdını ters çevirip masanın üzerine koyun. Diğer kağıdı elinize alın ve tam ortasına "gevşemek" yazın. Ve aynı işlemleri "gevşemek" kelimesi için de tekrarlayın.

...

Gergin bir ortamda, gerginliği yok etmenin tek ve etkin yolu nedir? Rahatlamak.
Eğer öyle olmasaydı "gerginlik" ve "rahatlamak, gevşemek" kavramları birbirine tamamen zıt kutuplarda çağrışımlar üretmenize neden olmazdı.

Hayatınıza ve duygularınıza yön verin. Yoksa zaten birbirine girmiş, hızlı, anlamsız, gerici ve sıkıcı hayat akışınız duygularınızı kontrol edecektir.

Yaşadığınız anın keyfine varın (carpé diem).

Gerçekten.

Eğer şu anda iseniz önümüzdeki hafta Cuma günü proje tesliminiz (deadline) aslında yok demektir. Eğer hep şu anda iseniz, yarın da, ertesi gün de, bundan on sene sonrası da en az bu an olduğu kadar anlamlı ve güzeldir.


Şimdi gidip anı yaşamakta acele eden (ve acıkan) ev ahalisi için alışveriş yapacağım :)
... Yarın görüşmek üzere.

Labels: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Pazartesi, Haziran 12, 2006

Yorumları kontrol etmek zorunda kaldım :( #

Bugüne kadar bu bloga yorum yazmak herkese açıktı. Ve bu blogun özgür bir paylaşım ortamı olmasının taraftarıydım.

Hâlâ da öyleyim.

Ve halen herkes iletilerime yorum ekleyebilir.

Ancak an itibariyle otomatik programlar (bot) tarafından yorum saldırısına uğradığım için güvenlik önlemlerini (istemeye istemeye) aktive etmek zorunda kaldım.

İstemeye istemeye diyorum çünkü:
  1. CAPTCHA 'ları hiç sevmiyorum (erişiebilir değiller, kullanışlı hiç değiler; çok daha az can sıkıcı alternatifleri varken ortalıkta ve sayısal sinyal işleme yöntemleri ile cracklenebilme oranları hayli yüksekken niye CAPTCHAlar konusunda böylesine ısrar ediliyor anlamıyorum).

  2. Bu moderasyon süreci, sizden gelen yorumların sayfada rötarlı olarak yayınlanmasına neden olacak, bense her zaman anlık geri beslemeden yanayımdır.

Gerçi, bu durum sevindirici biraz da. Demek ki "Don Kişot" yavaş yavaş fark edilmeye başlıyor
(Tabii ki sizlerin tavsiyeleriniz, sizin çevreniz, sizin sosyal ağınız sayesinde,
size duyduğum teşekkürün karşılığı olarak her gün sizlere layık içerik sunmaya çalışıyorum bu blogda. Umarım memnunsunuzdur).

Yorum göndermek konusunda sorun yaşayanlar
  1. volkan@sarmal.com adresinden yorumlarını bana doğrudan gönderebilirler (hangi iletiye istinaden olduğunu da belirterek)

  2. Ya da sorun yaşayanlar, yaşadıkları sorunu bana açıklarlarsa elimden geldiğince yardım etmeye gayret ederim.
Tekrar bu zorunlu rahatsızlıktan dolayı özür diliyorum.

Labels: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Gün 48 - Pazarlık ve Antlaşmalar #

Pazarlık, isteseniz de istemeseniz de iş hayatının bir parçası.

Ne kadar kaçınırsak kaçınalın sadece iş hayatında değil; hayatın her alanında pazarlık yapmak zorunda kalıyoruz. Durumu kabulllenir ve kendinizi hazırlarsanız umduğunuzdan çok daha iyi sonuçlar elde edecebilirsiniz:

1. En başta, pazarlık yapma konusunda istekli ve kararlı olun

Bazı insanlar para konularında fazla utangaç davranabilirler. Aslına bakarsanız ben de para işlerini hiç sevmem :) Ancak, eğer müşterinizle bir iş antlaşması yapıyorsanız (ve genelde müşterilerimizle iş antlaşmaları yaparız) "para konuları"na girmek konusundaki belirgin çekingenliğinz ve isteksizliğiniz (işin kurdu olmuş) müşterinizin gözünden kaçmayacak ve bu durumun sonuçları sizin için çok masraflı olacaktır.

Tek bir cümle ile tekrarlarsak: Çekingen ve utangaç olmayın.

2. Konuya duygusal yaklaşmayın

Profesyonel olun.

Bazen pazarlık yapan taraflardan birisi (genelde deneyimsiz ve çekingen olanı) kendisini pazarlıktan avantajı çıkmak; karşısındakinden birşeyler koparmak için öyle şartlandırır ki gözleri kazanmaktan başka hiçbir şeyi görmez. Hatta bu konuda tehditkâr bile olabilirler.

Bu durum, görüşmenin her iki taraf açısından da verimsiz geçmesine neden olacaktır. Unutmayın ki hiçbir antlaşma tek taraflı olmaz. Yani her iki taraf da kendisinin avantajına bir şeyler elde etmedikten sonra bir antlaşmaya varılmadan ayrılınacak demektir.

Sakin olun, sabırlı olun, dost canlısı olun. Karşı taraf ılımlılık ve sakinlik sınırlarının dışında hareket etse bile bu tavrınızdan ödün vermeyin. Gurur ve egonuzu toplantı kapısının dışında bırakın.

3. "Kurallar böyle" saçmalığına inanmayın

"Ama bu işler hep böyle yapılır"
(kim demiş?)

"Bunu bu şekilde yapmaya izniniz yok!"
(Niye?)

"Hazırladığımız antlaşma maddelerine yeni maddler ekliyorsunuz ama!??"
(E tamam, bu antlaşmayı ikimiz arasında yapmayacak mıydık? Antlaşma metninin 'sadece müşteri tarafından düzenleneceği' şeklinde bir kanun çıktığından haberim yok. Eğer ortak bir kanıya (consensus) varılacaksa her iki tarafın da antlaşma metnini düzenlemeye hakkı olmalı)

...

Düşünün delinin biri arabanızı park ettiğiniz sokağın giriş ve çıkışına "geçiş yasak" tabelaları dikse ve arabanızı çıkarabileceğiniz başka bir tali yol da yoksa; arabanızı evin önünde çürümeye mi bırakırsınız?
(
Evet var öyle bir sokak. İnsanların kargo helikopterleriyle falan taşıdıklarını da görmedim araçlarını. Daha fazla detaya girmiyorum neme lazım rtük blogumu sansürler falan.
)

4. Fiyatı ilk ortaya atan siz olmayın


Öğrenmesi biraz pahalı olan bir deneyim.

"Peki, saatlik ücretiniz ne kadar?"

Bu soru, toplantının yoğun stresi altında olması gerekenin altında bir değer önermenizle sonuçlanacaktır.

Öncelikle müşterinizin fiyat konusundaki düşüncesini öğrenmeye çalışın. Müşterinizin tahmin ettiğinizden daha olumlu davrandığını göreceksiniz. Tabii bunu doğrudan sormayın:

"Bu portal tasarımı için kafanızda belirlediğiniz bir fiyat var mı?"

demek yerine

"Bu proje için ayırdığınız bütçe ne kadar?"

demek çok daha doğru olur.

Birincisinde, müşterinizden sabit bir iş miktarı için fiyat isteyerek ortamı gerginleştiriyor ve pazarlıktaki esneklik payını yok ediyorsunuz.

İkincisinde ise müşterinizin kafasındaki fiyat limtine göre sunacağınız hizmeti şekillendireceğiniz yeni seçenekler ortaya çıkarıyorsunuz.

X işi 1000$ 'a da yapılailir; 5000$ 'a da ; 125000 $ 'a da (rakamları tamamen atıyorum):
  • 1000 dolara yapılan işte sadece proje için hayati önemi olan eklentiler olur, hiç bir lüks olmaz; müşterinin hayatını kolaylaştırıcı şeyler de olmaz; ama öyle ya da böyle müşterinizin işini gören bir çözüm sunarsınız.

  • 5000 dolarlık çözüm, benzer projeler için kullanılan ideal seçenekleri sunar

  • 125000 dolarlık seçenekte ise ürün ya da hizmetinizi kuş sütü dahil her türlü eklentiyle birlikte paketlersiniz.

Unutmayın, esnekliğinizi kaybetmek bindiğiniz dalı kesmek demektir.

5. Dürüst olun

Müşterinizden ortalama bir fiyat aldınız, ama size göre hayatta bu fiyat marjında kaliteli bir proje çıkmaz. O zaman bunu ona açık açık söyleyin.

Kendi adıma; bütçe kısıtlamasından dolayı bölük pörçük çalışan bir çözüm teslim etmektense, işe hiç başlamamayı ve müşterimi kalitesine güvendiğim başka bir meslektaşıma yönlendirmeyi tercih ederim.

6. İyi bir antlaşmada her iki taraf da masadan kendilsinin 'daha avantajlı' ayrıldığına inanır

Müşterinizin "kandırılmış gibi" hissetmesine izin vermeyin.

Eğer salt kendi avantajınıza karar almış; bile bile müşterinize olması gerekenin çok üstünde bir fiyat marjıyla antlaşmışsanız gün olur, devran döner:
  • Müşteriniz durumun farkına varınca antlaşmayı yarıda kesebilir.

  • Müşteriniz proje bitiminde bir daha sizinle iş ilişkisi kurmama kararı alabilir.

  • Müşteriniz tanıdıklarına ve çevresine sizden olumsuz bahsedebilir.
En iyi antlaşma iki tarafı da mutlu eden antlaşmadır. Müşterinizin ısrarla istediği; sizin içinse o kadar da önemli olmayan bir madde mi var? Bırakın müşterinizin dediği gibi olsun.


Dürüst olun. Şark kurnazlığı yapmayın. Uzun vadede kârlı çıkan siz olacaksınız.

... Yarın görüşmek üzere.

Labels: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Pazar, Haziran 11, 2006

Gün 47 - Gördüğün şey, "görmek istediğin"dir. #

Bundan bir önceki iletiye katkı olarak DaRkWhiTe dedi ki...

Resimdeki "Bakkalım" örneği, MİGROS'un ŞOK gibi yarattığı ve daha sonra tutmadığı için yavaş yavaş geri çektiği bir konsept.

Haklısın. Gerçenten de öyle. Zaten ilk gördüğümde şok olmamın nedenlerinden biri de buydu. Bu denli stratejik düşünebilen bu bakkalın ellerinden öpmek istemiştim.

İçeri girmiş olsam, olayı fark ederdim herhalde. Ne yazık ki, fotoğrafı çekme anımda "alışverişten kaçınma" genim ağır bastı (hemcinslerim beni anlayacaktır :) )

Yani aslında hipermarketlere rakip değil aksine onlardan birinin alt kolu.

Vay be! Zaten fazlasıyla pazarlama kokuyordu. Ve fazlasıyla profesyoneldi.
(
tasarım olarak: logo, altında slogan, yazı tipi vs... yi ele alalım;

Hangi bakkal, yan komşusu tabelacı Rüstem Efendi'ye bu kalitede bir eser yaptırabilir ki?
(Yanlış anlaşılmak istemem, ortalama durumlardan bahsediyorum.
Tabii ki işini çok iyi yapan tabelacılar var. Ancak iş tabelacı ile bitmiyor:

Derinlemesine düşününce bu bakkalın tabelacılık işini çok iyi yapan Rüstem Abi'sinin yanısıra
"Logo tasarımı ya da kimlik tasarımından (identity design) çok iyi anlayan" bir grafiker arkadaşa da ihtiyacı var.

Bir bakkalın bu ikisini ikinci derece bağlantıları arasında bulması son derece zor.
)

"Bir bit yeniği var" bu işte demiştim kendi kendime. Ama bilinçaltım, bu sesi susturmuştu. Çünkü bir taraflarım "öyle görmek" istemişti.

Zaten tekrar düşününce verilen mesajda bir miktar samimiyetsizlik seziliyor:
Şöyle de denebilir, aşırı mükemmellikten dolayı hissedilen bir hoşnutsuzluk.

Çünkü insan defoları, hataları sever.
Tam anlamıyla mükemmel bir eser zihinde uzun süre yer etmez (ki pazarlamacılar da bu gerçeği çoğu zaman kullanır:
Niye makinenin kireç oranından bahseden bilim adamının sözlerini unutuyoruz da
Bir temizlik ürününün reklamındaki ev hanımının "Eyvah! Gitti gömlek!" nidasını beynimizin içinde çınlanırcasına hatırlıyoruz?
)

Mükemmel gibi görülen bir eserde ufak bir simetriden, mükemmellikten uzaklaşma olsun (Mona Lisa'nın gülüşü mesela) çağlar boyu o eserden konuşulur.

Belki de insan, doğası gereği, kendisi gibi kusurlu olana; tornadan çıkmışçasına mükemmel olmayana daha çok ilgi gösterir.

Yoksa "Dünyayı Kurtaran Adam" nasıl gelmiş geçmiş "en kült filmler" arasında gösterilebilirdi?

Düşünürsek, bu her konuda böyle: Satın alma alışkanlıklarımızda, sosyal ilişkilerimizde, aşklarımızda...

Bir bakkal nerelere getirdi bizi bak :)

Şok indirimler konusunda haklısın, "koşullandırma"ya giriyor. Türlü yöntemi var (başka bir yazının konusu); ancak en çok kullanılanı zamanın az kaldığına dair yapılan koşullandırmalar (limited time offer).

Ki bu işi web sektörünüde en güzel godaddy yapıyor:

Bir web adresi satın aldıktan hemen sonra godaddy'den şöyle bir e-posta gelir size:
"Bu web adresini aldıktan sonra ilk yirmi dakika içinde yapacağınız ikinci bir satınalma yüzde seksen indirimli."

Be adam! Bunu daha önce söyleseydin de ilk adresi on seneliğine alacağıma, bir seneliğine geçici bir web adresi alsaydım (önemsenmeyecek bir ücrete) diğer web adresini de on seneliğine satın alıp kâr etseydim.

DaRkWhiTe dedi ki...
"Ama elden ne gelir, devir değişti iyice. Büyük firmalar daha da büyümek için ellerinden geleni yapıyorlar, bu arada küçüklere ne olursa kimsenin umurunda değil."

Evet. Firma evlilikleri küreselleşmenin kaçınılmaz bir sonucu. Ve küreselleşme ve kapitalizm (karşıtları ne kadar tepinirse tepinsin) dünya'nın kaçınılmaz rotası. İsteseniz de, istemeseniz de bu rotanın bir parçası olmak zorundasınız.

Pazar her zaman sizden daha doğrudur. Pazarın gücü, her zaman, sizin (ya da firmanızın) gücünden çok daha fazladır. Pazar, sizi yok sayacak; sizin sağladığınız hizmet yerine başka bir hizmeti seçecek güce sahiptir. Bu yüzden, rekabette bir adım önde hareket edebilmek için seçilmesi gereken yol; bu gücü anlamak, ve daha da önemlisi bu güce teslim olmaktan geçer.

Hepsi doğru, hepsi güzel de... Olan aradaki "convenience store" tarzındaki bakkallarımıza oluyor :)

Ama ne yalan söyleyim, başlığa tekrar dönersek, ben böyle birşey "görmek istiyor"dum. Böyle bir sahne beni gururlandırırdı. Demek ki ondan onu gördüm. Demek ki bilinç altımda "bu işin altında bir iş var" kısmını sezmeme rağmen, ondan dolayı alışverişten kaçınma genlerim beni Fethipaşa Korusu'na doğru sürükledi (haftasonları çok güzel olur).

Ah bakkalım (bakkal Osman, küçük b ile),
vah Bakkalım (Bakkal Migros, büyük B ile).

E ne demiş bir bar filozofu (yok yok, Teoman'ın şarkısıydı o...)

E ne demiş Bolaman (Karadeniz) virajında bir çay içmek için durduğunuz yerde "Uzun Saçlı" (çok asabidir ama çayı Türkiye'de içeceğiniz en güzel çaydır):

"Gördüğün şey, görmek istediğundur."

... Bir de "aslında kaşık yok".
İyi de, biz bu çayı kulağımızla mı karıştıracağız?

... yarın görüşmek üzere.

Labels: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Cumartesi, Haziran 10, 2006

Gün 46 - Konumlandırabilmek için alim olmaya gerenk yok #

  1. Haftasonları çoğu insan blog okumak yerine, örneğin, adalarda faytonla gezmeyi tercih ediyor (İstanbul için), ya da sinemaya gitmeyi, ya da sevdikleriyle buluşmayı, ya da...

    Anlıyorsunuz ya, haftasonu çoğu kişi için bilgisayar başında minimum düzeyde vakit geçirdikleri bir zaman dilimi ("e-mail'lerime, bir de Don Kişot'a bakayım yeter"gibi :) );

  2. Haftasonları doğası gereği insanların daha "dinlendirici" konularla ilgilendiği bir zaman dilimi.
O nedenle haftasonu gelince, bu blogun genel içerik ve kavramının dışına çıkmamaya çalışarak, nispeten biraz daha "hafif" konulardan bahsetmeyi tercih ediyorum.

Düşünsenize pazar akşamı siz "zaten pazartesi sendromuna girmiş"ken; "strateji karnesi hazırlamak için sektörünüzü çok iyi tanımalısınız... bık bık bık..." diye çarşaf gibi bir yazı yazmışım.

Sekiz saniye içinde bu blogu koşarak terk edersiniz.
Unutturmayın da bir ara size "sekiz saniye" kuralından da bahsedeyim :)

Neyse, bugünkü konumuz "konumlandırma".
Yanlız konumlandırmanın ne olduğundan, öneminden öyle uzun uzadıya bahsetmeyeceğim (belki bir hafta içi yazısının konusu olabilir).

En basit anlamıyla konumlandırma; ürününüzü (ya da sunduğunuz hizmeti) kullanan (tüketen) kitleye, ürününüzün ne olduğunu; bu ürünün ne işe yaradığını iletebilmenizdir.

Konumlandırmanın iki arkadaşı vardır "bölümlenme" (segmentation) ve "odaklanma" (targeting). Fakat ürününüzü konumlandırmazsanız ne bölümleyebilirsiniz ne de odaklanabilirsiniz.

Aslına bakarsanız konumlandırma; sunduğunuzu hedef kitlenize çarpıcı bir mesajla iletmekten başka bir şey değildir.

Bir ürün/hizmet konumlandırmasının öyle sayfalarca ön inceleme/pazar araştırmasının ardından yapılmaması, bu konumlandırmanın başarısız olduğu anlamına gelmez.

Yeter ki sezgilerinize güvenin, empati kurun, kendinizi kullanıcı kitlenizin yerine koyun.
Sıradan olmayın, verdiğiniz mesaj öylesine beklenmedik olsun ki mesajı alan birkaç saniye bakakalsın.

Şöyle bir analoji kurabiliriz:

Size her gün binlerce iletişim kanalından kanaldan ürün ve hizmet tanıtımı yapılıyor:
  • Yolda elinize tutuşturulan "ingilizce öğreniyor muyuz" broşürü,

  • posta kusunuza çeşitli uzuvlarınızı güçlendireceğini iddia eden bitkisel ilaç reklamları,

  • televizyon reklamları,

  • gazetenizin hacmen yarısını kaplayan orta sayfa reklamları,

  • panolar,

  • radyo duyuruları...
Birileri, siz istemediğiniz halde bir şeyleri gözünüze gözünüze sokuyor
  • "merdiven efendim tam 33 farklı işlevi var..."

  • "... yanına süper karın kası yapıcımızı da indirimli veriyoruz."

  • "... rakiplerinin aksine 220 derece açıyla çalışıyor ..."

  • "Yeni bir kokumuz var 'a la chance dö la monde'. Test etmek ister misiniz? (Fısst) Bileğinize sıktım bile..."

  • "... Değerli müşterilerimiz; Çengelköy hıyarında şok indirimi kaçırmamak için son yirmi saniyeniz..."

Siz ise, bunca dış mesaja karşı tamamen gardınızı almış bir boksör gibisiniz.

Bu mesajlar
  • Siz istemediğiniz halde sizin gözünüze, kulağınıza sokulduğu için
  • ve siz de "keriz olmadığınız" için;
hepsini duymazdan geliyor; ilgilenmiyorsunuz.

Ancak öyle bir an geliyor ki sıradışı, beklenmedik ve belli ki zekice hazırlanmış bir mesajla karşı karşıya kalıyorsunuz:

...Ve tüm gardınız bir anda düşüyor.


(not: var böyle bir yer. Benim iki sokak yukarımda)

Şimdi söyleyin, bir bakkal bundan daha güzel nasıl konumlandırılabilir?
Rakiplerinden (hipermarketler) ve alternatiflerinden (alt mahallenin bakkalı) farklılığını daha kısa/öz/çarpıcı bir biçimde nasıl ifade edebilir?

Siz gidip bu bakkaldan alışveriş yapmaz mısınız?
Gidip o bakkalın kelinin ortasından öpmez misiniz?


... Yarın görüşmek üzere.

Labels: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

ÖSS Yaklaşırken... #

(Bu haberi paylaşıp bir kez daha "işte beynimin durduğu an o andır" dememe vesile olan; cember.net üyesi Meltem Dinçer 'e teşekkür ederim.)

ÖSS’DE SIFIRA DOĞRU KOŞAN ADAM

Sefa Boyar... Tam bir aydır Leman’ın “Top sektirme diil, dişiyle kamyon çekme diil, göğüste biriket kırmayı da geçelim, üstünden motorsiklet, traktör geçirmekle de hiç işi olmaz, bir oturuşta 100 hamburger ya da lahmacun ne de 225 yumurta yiyebilir, onun rekor denemesi bambaşka” diye ilan edilen kişi.

Boyar, 1983 doğumlu. Kahramanmaraş ikinciliği ve 216 puanla girdiği ODTÜ inşaat Bölümü’nden bu ay mezun olacak. 18 Haziran’da yapılacak Öğrenci Seçme Sınavı’nda oldukça güç bir denemede bulunacak Boyar’ın amacı tüm soruları yanlış yanıtlayıp eksi 45 puana ulaşmak ve bu alanda bir rekor kırmak.
  • Nereden çıktı bu rekor deneme işi?
    • Vallahi kendiliğinden çıktı abi; birden. Ben de anlayamadım. Bir anda çok deli bir fikir olduğunu düşündüm ve icraatlara koyulmaya başladım.
  • Tüm sorulara yanlış yanıt vermeyi başarmak oldukça güç bir olasılık aslında değil mi?
    • Tüm soruları sallayarak hepsini yanlış yapmanın ihtimali nedir; bir sorunun yanlış olma olasılıgı 4 bölü 5’dir. Bunu yanyana 180 adet çarptığımızda çıkan ihtimal bir mühendise göre yuzde sıfırdır. Eee! O zaman bayağı güç bir başarı olsa gerek. 10 soruyu bile sallarsam onda bir ihtimal hepsi yanlış olacaktır. Bütün soruları okuyup doğrusunu bulup yanlışları işaretlemem gerekli, zorunlu ve tek çare...
  • Peki eksi 45 nete ulaşacağına, rekor kıracağına inanıyor musun?
    • Kendime inanıyorum. Umarım yaparım ama bunu yapabilmek gerçekten çok zor... En azından bu şekilde sınava girip de 180 yanlışa oynamak isteyecek ilk kişi olacağım... Bu şekilde en azından en kötü ve en iyi yapabilen bir birey olarak ilk olacağım.
  • ÖSS Başkanı'na açıklama yaptırmakta ısrarlısın.
    • Vallahi herkese saygımız sonsuz. Eğer gerçekten gerek duyarsa sayın başkan, açıklama yapar. Yok sallamaz, “Deli bu, manyak... Sallamayın bunu” derse onu da anlarım. Belki haklıdır.
Hani sınava tekrar girip de bir yeri kazanıp okumayacak olsa, birilerinin hakkını yiyor diye kızacağım; ancak şu an, arkadaşın güzel zamanını heba ettiğine yanıyorum.

Düşünsenize ÖSS'de harıl harıl iyi bir yerlere girmek için bütün soruları doğru düzgün çözmeye çalışıyorsunuz. Önünüzdeki insansa müthiş bir gayretle tüm soruları yanlış çözmek için uğraşıyor... O salonda bulunmak istemezdim.

Nerede benim kızılcık sopaaaam!

Labels: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Cuma, Haziran 09, 2006

Gün 45 - Tam iki dakika #

Yoğun olarak bir şeyleri yetiştirmeye çalıştığımdan, bugün pek bir şeyler yazabileceğimi düşünmüyordum.

Ama sonra, ayıracak iki dakikam olduğuna karar verdim. Ne de olsa sizlerle "iki dakika yönetimi" konusunda konuşmamıştım hiç. Ve bunları yazarken zaman geriye doğru sayıyor (kalan 1 dk 20 sn)

Bu aralar "2 dakika yöntemi" konusunda kendimi eğitmeye çalışıyorum.

Olayın mantığı:

Eğer bir işi yapmanız iki dakikadan az sürecekse, beklemeden o işi yapın. Çünkü bu işi takip etmeniz için gereken zaman bile
(
ajandaya not almak, önceliklendirmek, yapılacaklar listesini düzenlemek, zamanı geldiği zaman işin ayrıntılarını (aradan zaman geçtiği için) tekrar hatırlamaya çalışmak, işi tamamladıktan sonra bu işi yapılacaklar listenizden silerek üzerine bir çizik atmak
)
iki dakikadan çok daha fazla olacaktır.(kalan: 0 dk 30 sn)

Ben deniyorum; odaklanma ve verimliliğimin epey bir arttığını fark ettim.

Son 30 saniyemde de, zaman tutarken kullandığım aşağıdaki aracı iliştireyim:


(not: uygulama ".net framework" gerektiriyor, ve tabii ki Windows, birincisi ücretsiz edinilebilir; ikincisi çoğumuzda var zaten :) )

Sürem doldu!

... Yarın görüşmek üzere.

Labels: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Perşembe, Haziran 08, 2006

Gün 44 - Vogon Bürokrasisi #

"Vogonlar tam anlamıyla kötü değillerdir, ama bürokratik, çok bilmiş ve katıdırlar.
Üç nüshadan oluşan emir evrakları imzalanıp, arz edilip, geri gönderilip, soruşturulup, kaybedilip, bulunup, referanduma sunulup, tekrar kaybedilip ve sonunda üç aylığına yumuşak bataklık kömürüne yatırılıp yeniden dönüşüme uğratılarak ateş yakıcı maddelere dönüştürülmeden kendi öz büyükannelerini Traal'ın Kurt-gibi-acıkmış Cırtlak Canavarı'ndan kurtarmak için parmaklarını bile oynatmazlar."
(Otostopçu'nun Galaksi Rehberi'nden)

...

Söz verdiğim üzere Vogon Bürokrasisinden bahsedeceğim :)

Eğer kendi şirketiniz varsa, ve marka tescil işlemlerininizi yaptırmışsanız, ve Türkiye'de hizmet vermeyi düşünüyorsanız, bir ".com.tr" alan adı almanız önemlidir.

Yakın zamanda sarmal.com.tr 'yi aldığım için epey bir yoldan geçtim. Bu konudaki deneyimlerimi paylaşmak istedim.

1. Başlamadan önce nic.tr'yi bir inceleyin

Bildiğiniz gibi "com.tr" alan adları ODTÜ tarafından (http://www.nic.tr) sağlanmaktadır.

http://www.nic.tr adresinde bir gezinin, sık sorulan sorulara, tanımlara vs. göz atın. En azından kavramlara aşinalığınız olsun. İleriki safhalarda bocalamaktan iyidir.

2. Yoğun bir bürokrasiye hazır olun

Ancak her şey web üzerinden olduğu için hızlı bir bürokrasi. Yani yoğun olması işlerin ağır ilerlediği anlamına gelmiyor. Tüm belgelerimi hazırlayıp sabahtan başvurdum ve akşama bütün işlemlerim tamamlanmıştı.

Önemli not: İşlemlerinizi fax, telefon vb. ile değil; internet üzerinden dosya göndererek (.jpg, ya da .pdf formatında) yaparsanız başvurularınız çok daha hızlı sonuçlanıyor (dediğim gibi, bir günde her şeyi hallettim).

Genel deneyimim; eğer elinizde gerekli belgeleriniz hazırsa işlemleriniz oldukça hızlı şekilde sonuçlanıyor. Ancak eğer eksik ya da yanlış doldurulmuş bir belgeniz varsa işiniz epey bir uzayabilir; çünkü gerekli belgeler konusunda en az bir Vogon kadar katılar.

Kısacası sorgulamadan sizden ne isteniyorsa onu yapın. Emin olun rüşvetin işlemediği güzide kurumlarımızdan birisidir ODTÜ Üniversitesi.

3. Minimum gerekli belgeler

"com.tr" alan adı için;

Eğer bireysel başvuruyorsanız:
  1. TC. nüfus cüzdanı (üzerinde TC kimlik no'nun da bulunduğu yeni formatta) ön ve arka yüzü, scan edilmiş;
  2. Patent Ofisi'nden aldığınız "Marka Tescil Belgesi" ya da en azından bir ön yazı.

    Ön yazı şunun gibi bir şey olacaktır:


    Not: Kimlik / adres ve diğer özel bilgileri gizledim.
Kişisel başvuru için bu kadar.

Eğer kurumsal başvuru yapıyorsanız aşağıdaki belgelerden size uygun olanlarını da hazır bulundurun (sadece sizin alanınıza uygun olanlarını):
  • Ticaret odasından alınmış olan bu maddede sıralanmış belgelerden herhangi birinin gönderilmesi yeterlidir: "Faaliyet Belgesi", "Ticari Sicil Belgesi", "Oda Sicil Kayıt Sureti", Türkiye Ticaret Sicil Gazetesi'nde yayınlanmış olan ticaret unvanı ilanı (bu belgelerden bir tanesi yeterlidir),
  • Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Odası'ndan alınmış olan "Sicil Tasdiknamesi",
  • İlgili yerleşim birimine ait portal oluşturmak için başvuran belediyeler için belediye başkanı imzalı talep yazısı,
  • Otel ve tatil köyleri için, Turizm Bakanlığı'ndan alınmış "Turizm İşletmesi Belgesi",
  • Seyahat acenteleri için, Turizm Bakanlığı'ndan alınmış "Seyahat Acentesi İşletme Belgesi",
  • Dershaneler için, Milli Eğitim Bakanlığı "Özel Öğretim Kurumları Ruhsatnamesi",
  • Televizyon programları için, Kültür Bakanlığı'ndan alınmış "Televizyon Gösterim Belgesi",
  • Film adları için, Kültür Bakanlığı Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü'nden alınmış izin belgesi,
  • Sanatçılar için bağlı bulundukları meslek birliği, dernek ya da odadan(MESAM, SESAM, ÇASOD, vb.) üye kayıt belgesi,
  • Özel hastaneler için, Sağlık Bakanlığı'ndan alınmış "Özel Hastane Açılış ve Mesul Müdürlük Ruhsatı",
  • İrtibat büroları için, Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı Yabancı Sermaye Genel Müdürlüğü'nden alınmış "İrtibat Bürosu Açılım Belgesi",
  • Yabancı bir kuruluşun Türkiye distribütörlüğünü ya da temsilciliğini yapan kuruluşlar için, başvurulan alan adına ait tescil belgesi gerekmektedir. Bunun yanı sıra isim sahibi şirketin başvurulan alan adının distribütör ya da temsilci şirket tarafından alınabileceğine dair iznini belgeleyen antetli kağıtları üzerinde, imzalı ve kaşeli yetki belgesi,
  • Radyo ve televizyonlar için, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK)'ndan alınmış frekans tahsisini bildiren resmi yazı,
  • Dergi ve gazeteler için, "derginin/gazetenin aslı" ve "Mevkute Beyannamesi Alındı Belgesi",
  • Süresiz yayınlar için yayının aslı,
  • İlaç isimleri için, "Yabancı Tıbbi Müstahzarlar Ruhsatnamesi",
  • Çiftlikler için, bağlı bulunduğu ziraat odasından kayıt belgesi,
  • Gemiler için, "Türkiye Cumhuriyeti Gemi Tasdiknamesi",
  • Fuarlar için, Resmi Gazetede yayınlanan "Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Fuar Takvimi Tebliği" veya Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'ndan alınan "Fuar İzni Yazısı",
  • Türk Telekomünikasyon Kurumundan alınan "Özel Servis Numarası Tahsis Belgesi"
4. Sonraki İşlemler

Gerekli tüm belgeleri hazırladığınızdan emin olduktan sonra başvuru işlemi oldukça kolay.

Bir sorumlu kodu alıyorsunuz (sitenin üzerinde linki var) size bir e-posta gönderiyorlar ve o e-postada yazanları harfiyen uyguluyorsunuz. Daha sonra bir e-posta daha geliyor ve o e-postada yazanları harfiyen uyguluyorsunuz... daha sonra bir e-posta daha geliyor ve o e-postada yazanları harfiyen uyguluyorsunuz... daha sonra bir e-posta daha geliyor... :) Neyse e-posta kısmı anlaşılmıştır sanırım.

Bu arada ekstra belgeler de istenebilir sizden. Mesela ben, idari, teknik ve mali konularda kendimin her türlü değişikliği yapabileceğimden emin olduğuma dair bir belge faksladım. Yani kendi kendime yetki verdim:



Artık niye "Vogon Bürokrasisi" dediğim konusunda hak veriyorsunuzdur herhalde :)

5. Ödeme

Tüm bunları tamamladıktan sonra ödeme aşamasına geçiyorsunuz. Ödemeyi uzun dönem (1 senelik değil, 5 senelik mesela) yapmanızı tavsiye ederim. Hem fiyatlandırma hayli makul; hem böyle yapınca işlemleriniz de nisbeten hızlanıyor gibi bir izlenime kapıldım.

6. Diğer teknik detaylar

Web sayfalarınızın bir hosting firmasında sunulduğunu varsayarsak, nic.tr'ye birincil ve ikincil DNS sunucularınızın adreslerini de bildirmeniz gerekli (Eğer bunların ne olduğunu bilmiyorsanız, hosting firmanız size bu konuda yardımcı olacaktır).

7. Huzur

Eğer eksik belgeniz yoksa ve ödemenizi tamamlamışsanız en geç iki gün içinde "com.tr" sayfanız hizmete açılacak demektir.

Yaralı olduğu ümidiyle,

... yarın görüşmek üzere.

Labels: , , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Çarşamba, Haziran 07, 2006

Gün 43 - Konsantrasyon ve Motivasyon #

Daha önceki bir iletide, iş yaşamımızı düzenlemek, kendi kendimizi organize etmek için bir takım araçlardan bahsetmiştik. Bu yazıda konuyu biraz daha açmayı ve organizasyon'dan konsantrasyona doğru kaydırmayı düşünüyorum.

Full-time işimden ayrılıp kendi işime başladığımda kaçınılmaz bir şekilde kimlik arayışına girdim. Ve kendimi, kendime yeniden tanımladım. Artık uğraşmak gereken şeyler o denli fazlalaşmıştı ki, tüm bu süreçte boğulmamak için kendi kendimi mümkün olan en iyi şekilde organize etmenin kaçınılmaz olduğunu fark ettim.

Şu an çok daha verimli ve etkin bir çalışma hayatım olduğunu düşünüyorum. Gelmiş geçmiş en iyi iş akışı yönetimini başardığımı söylemiyorum. Ancak kullandığım araçlar, masaüstü düzenim ve bilgisayarımdaki yeni dosyalama yöntemim sayesinde yeterince verimli olduğumu düşünüyorum.

Tüm bu düzenli olma çabalarından sonra farkettim ki, motivasyon olmadıktan sonra istediğiniz kadar organize olun hiçbir işe yaramayacak.

Her zaman karşınızda eğlenceli işler/projeler çıkmayabilir. Bazı projeleriniz o kadar zevkli olabilir ki sabahlara kadar uyumadan üzerinde çalışabilirsiniz. Bazıları da öyle sıkıcı olabilir ki geceleri uykunuz kaçabilir. İki durumda da adam gibi uyku uyuyamayacağınızı söyleyebiliriz :)

Bir başka ayrıntı da, sanılanın aksine, sabahtan akşama kadar bilgisayar başında oturmak daha çabuk ve daha verimli iş yapmanızı sağlamaz. Kendinizi önünüzdeki 21'' monitör, çift çekirdekli işlemci, süper hızlı internet bağlantısı ve dudak uçuklatacak bir ekran kartından mürekkep bir teknoloji harikasının 60cm uzağında hapsolmuş buluyorsanız (ki bu yazıyı okuyorsanız böyle bir durumda olma olasığınız var) farkında olmadan motivasyonunuzun da yavaş yavaş kayetmeye başlıyor olabilirsiniz.

Motivasyonunuzu kaybetmemeniz için (zaten çoğunu bildiğiniz) ufak ayrıntılara dikkat etmelisiniz:

1. Hareket edin

Egzersiz yapın, yürüyüş yapın. Sevdiğiniz bir spor varsa onu yapın (her gün düzenli olarak koşun, bisiklet sürün). Kendi işinizin sizi hareketsizleştirmesine izin vermeyin.

2. Organize olun

Organize olmamak da motivasyonu olumsuz etkiler. Niye mi? Organize değilseniz onlarca iş üzerinize üzerinize gelir; iş yükünüz artar. Projeleri zamanında yetiştirememe olasılığınız da artar. Sabahlara kadar çalışırsınız, yorulur ve gerilirsiniz. Üzerinizdeki zaman kısıtlaması, organizasyon eksikliğinizden dolayı neyi nereye koyduğunuzu/kaydettiğinizi bulamamak, ve aşırı yorgunluğunuz zaten var olan stres miktarınızı kat kat arttırır.

Organize olamazsanız bir noktadan sonra konsantrasyon ve motivasyon güçlüğü çekersiniz. Konsantre olamazsanız, organize olma yeteneğinizi giderek kaybedersiniz. Bir kısır döngü...
Bu döngüyü olumluya çevirmek de sizin elinizde:
  • Organize olmak için motive olun.
  • Motive olmak için organize olun.
3. Hedeflerinizi belirleyin

Günlük, haftalık, aylık ve daha uzun vadeli hedefleriniz olsun. Ve bunlara uymaya çalışın. Eğer bir hedefinizi kaçırırsanız, bunun nedenlerini inceleyin ve kendinize yeni bir hedef koyun.

En ufak şey için bile bir liste yapın. Ve her başardığınız işi bu listede işaretleyin. Göreceksiniz ki ne kadar ufak olursa olsun bir şeyleri başardığınızı fark etmek, bir anda sizi öyle bir motive edecek ki kendinizi Göklerin Fatihi Gordon sanacaksınız.

4. [X kişisi / eylemi / faaliyeti] için zaman ayırın

Aynı zamanda kendinizi ödüllendirmeyi unutmayın. Eğer hedeflerinize düzenli olarak ulaşıyorsanız, projeleriniz yolunda gidiyorsa, en azından yaşayacak kadar para kazanıyorsanız; bir miktar zaman ayırın ve bunu ne için istiyorsanız o yönde harcayın: Sinemaya gidin, alışveriş yapın, sevdiğiniz insanla ufak bir tatile çıkın, Garfield gibi kıvrılın bir köşeye uyuyun... Kısaca, sizi mutlu edecek ne ise onu yapın. Mutluluk motivasyonun en önemli yakıtıdır.

5. Daima meşgul olun

Müşterilerinizden iş gelmemesi yapacak işiniz olmadığı anlamına gelmez. Siz bir iş geliştiriyorsunuz ve her an yapacak bir şeyleriniz olacaktır. Web sitenizi yeniden düzenleyin; nasıl kendinizi daha iyi pazarlayacağınız konusunda beyin fırtınaları yapın; eksik olan özelliklerinizin üzerine gidin; profesyonel hayatınızda işe yarayacak yeni birşeyler öğrenin.

Gerçeği söylememi istiyorsanız, işiniz hiç bitmeyecektir. O nedenle "Nasıl olsa önümüzdeki hafta tamamen boşum, şu Morrowind'de bir iki seviye daha atlayayım" deyip kendinizi bilgisayar oyunlarına vermeyin.

6. Bazen işinizden uzaklaşmak gerekebilir

Çalıştığım projenin belirli bir noktasında çözüm üretemeyecek derecede sıkıştığımda bilgisayarımdan mümkün olduğunca uzağa giderek zihnimi (en azından bilinçli yarısını) konudan uzaklaştırırım. Sahilde bir gezinti hiç fena olmuyor böyle durumlarda mesela. Çünkü bilirim ki, beynimin arka planında bir şeyler bu problemi çözmek için harıl harıl yaratıcı çözümler oluşturmaya çalışıyorlar. Onları kendi haline bırakmak her zaman en iyisidir.
Çoğu zaman, yürüyüş sonrası masama döndüğümde problemin çözümü de kafamda hazırdır.

...

Bu arada bir ara sizlere "Vogon bürokrasisi"nden de bahsedeceğim, ancak şu an bir takım bürokratik işlemlerim sonuçlanmadığı için yorum yapmaktan kaçınıyorum.

"They (the Vogons) wouldn't even lift a finger to save their own grandmothers from the Ravenous Bugblatter Beast of Traal without orders signed in triplicate, sent in, sent back, queried, lost, found, subjected to public enquiry, lost again, and finally buried in soft peat for three months and recycled as firelighters."
(Otostopçu'nun Galaksi Rehberi'nden -- kusura bakmayın Türkçe'ye çeviremedim)

... Yarın görüşmek üzere.

Labels: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Salı, Haziran 06, 2006

Gün 42 - Web Sitesi gerçekten gerekli mi? #

Bu blogu takip eden hiç kimsenin yukarıdakı soruyu soracağını sanmıyorum :)

Tabii ki firmanızın web'de varlığını sağlamanız bir gereklilik. Hele ki, kendi girişiminizi başlatmak; kendi şirketinizi kurmak niyetinde iseniz web siteniz sizin olmazsa olmaz varlıklarınızdan biri olmalıdır.

Eğer web alanında hizmet üretiyorsanız bir web siteniz olmak zorunda zaten (e işiniz bu). Ama web ile ilgili bir ürün ya da hizmet satmıyor iseniz bile web siteniz sandığınızıdan çok daha önemli (
Not: benim durumum biraz istisnai; iş hayatına balıklama daldığım ve birden bire projelerle boğuşmaya başladığım için kurumsal web varlığımı tam düşündüğüm formatta sağlamış değilim.
Ama en azından kendime ait, ürün ve hizmetlerimi tanıtan bir sayfam var.
).


Şöyle düşünün: Web siteniz sizin için gece gündüz yorulmaksızın ürün ve hizmetlerinizi tanıtan bir pazarlama uzmanı ve aynı zamanda bir satış elemanıdır.
(
pazarlama ile satış arasındaki fark apayrı bir yazı konusu olabilir. Yine de birkaç madde yazayım da içimde kalmasın :)
  • Kapınıza gelip "tencere tava" satan kimse "pazarlamacı" değil "satış elemanı"dır.

  • Satış; pazarlamanın onlarca yardımcı kolundan sadece bir tanesidir.

  • Apartmanların girişinde "pazarlamacılar giremez" yerine "satış elemanları giremez" yazılarının olması gerekir.

  • Arkadaşınıza "üniversitede ne okuyorsun?" diye sorunca "pazarlama konusunda master yapıyorum" dedikten sonra "vah, vah bizim amca oğlu da öyle, altında araba kapı kapı dolanıyor valla." demeniz tamamen yanlıştır.

    (
    Yanlış anlaşılmasın "aktif satış" yapanları küçümsemiyorum benim tek derdim kavramların karıştırılması.

    Satış, gerçekten apayrı bir bilgi ve yetenek gerektiren bir iş kolu. Hele hızlı tüketim maddeleri gibi hareketli sektörlerde aktif satış yapmakta iseniz, bu bilgi ve yeteneğin yanına

    • sağlam sinirler,
    • güçlü insan ilişkileri,
    • insanları tanımak (binlerce ismi hatırlamak),
    • güçlü bir bünye (iki günde bir sabah 3-4 gibi uyanıp saat beşte depoda olmanız gerekebilir)

    maddelerini de eklemeniz gerekir. Ve şu da bir gerçek ki, eğer doğru formasyonunuz varsa, yani pazarlama alanında lisans/master vb. yapmışsanız, başarılı bir pazarlama uzmanı olmanın en geçerli yolu bir süre aktif satış içinde yoğrulmaktır.
    )

  • Gazetelere, kariyer sitelerine "aktif sürücü ehliyeti olan" "deneyimli pazarlama uzmanı" ilanı vermeyiniz. Pazarlama uzmanları bu ilanlara gözleri yaşarırcasına gülerler. Çünkü pazarlama uzmanının aktif olarak konum değiştirmek gibi bir ihtiyacı yoktur.

    Aksine merkezi bir noktadan
    • ürün,
    • fiyatlandırma,
    • tanıtım,
    • odaklanma,
    • konumlandırma,
    • dağıtım ağlarının düzenlenmesi...

    gibi onlarca şeyin en verimli ve en etkin (efficient and effective) şekilde nasıl yapılabileceğini düşünürler.
... oh be rahatladım!
)

Ne diyorduk... Web sitesi!

Aslında web sitesi sahibi olmanızın "neden"lerinden değil, "nasıl"larından bahsetmek yararlı olacaktır:

Gelin, web varlığınızı en iyi nasıl sağlayabileceğinizi inceleyelim:

Olayın teknik tarafını bir tarafa bırakıyorum. Sitenin hızlı olması, temel web standartlarına uygunluğu, ürün ve hizmetinizin karakterini yansıtması apayrı bir yazının konusu. Diyelim ki bunların hepsini sağladınız ziyaretçilerinin baktığında "vay bee!" dediği bir siteniz var. Sizce yeterli mi?

Tabii ki değil!

Sitenin görselliği ve işlevselliği önemli. Ancak web sitenizin en az onun kadar önemli, belki daha da önemli bir özelliği olmalı:

Web sayfanız müşterilerinize doğru mesajı vermeli.

Kendinizi sitenizi gezen potansiyel müşterinizin yerine koyun. Müşteriniz sitenizde gezinirken aşağıdaki soruları soracaktır:

1. "Benim için ne yapıyorsun?"

Yanlış cevap:
"Ajax ile güçlendirilmiş, son teknoloji iletişim ürünümüzle sana uç noktalarda olmanın deneyimini yaşatıyoruz."

Ne iletti bana? Hiçbirşey. Son kelimesine kadar pazarlama kokan bir laf salatası.

Doğru cevap:
"Ürünümüz Unutturmaz 2.0; web teknolojilerini en iyi şekilde kullanarak, posta kutunuza gelen elektronik postalara cevap vermeyi unutmamanızı sağlar. Yapmanız gereken, program çalışırken, sadece 1 ile 9 arasında bir rakama basmak ve gerisini Unutturmaz 2.0'a bırakmak. Unutturmaz 2.0, bastığınız rakam kadarlık gün öncesine kadar hızlı bir tarama yapar ve o ana kadar cevaplamadığınız elektronik postaların tümünü listeler. Örneğin 5 rakamına basarsanız, son 5 gün içinde cevaplamayıp arşive kaldırdığınız tüm e-posta iletilerini görürsünüz. Unutmaz 2.0'ı, belirli bir gün sonra bir e-posta göndermeyi size hatırlatması için de programlayabilirsiniz..."
(not: bu ürünü tamamen kafamdan atıyorum, piyasada benzer bir ürün varsa da tamamen rastlantısaldır)
Yine pazarlama mesajları dolu bir laf salatası. Ancak en azından bilgilendirici bir laf salatası :)

2. "Peki bu ürün kimin için?"

Bu soruya cevap vermemek olmaz. Potansiyel bir müşterinin dikkatini çekmenin en kolay yolu bu ürünü kimler için sunduğunuzu açıkça belirtmektir.

Çoğu kimse bunu yapmamayı tercih eder. Çünkü hitap ettikleri alanı daralttıkları için satışlarının da azalacağını düşünürler. Ancak unutmayın ki odaklanmak her zaman iyidir.

Bunu en iyi bayanlar bilir sanırım :) Eğer bir elbiseyi başkasının üzerinde görürseniz, hele ki bu kişi sürekli beraber olduğunuz biri ise (iş arkadaşı mesela) ne kadar beğenirseniz beğenin o elbisenin bir benzerini satın almazsınız.

Eğer ürününüz kişiye ya da belirli bir kitleye odaklanmış ise, ürününüzü satma olasılığınız artar.

"Unutturmaz 2.0'ı özellikle yoğun iş temposunda binlerce iletiyi takip etmekte zorlanan yönetici asistanları için tasarladı ve onlar için özelleştirdik."

3. "İyi de, nasıl çalışıyor bu meret?"

  • Ayrıntılı bilgi için yardım sayfalarına bakabilirsiniz...
  • İşte nasıl çalıştığını gösteren bir video...
  • Bunların yanısıra herhangi bir sorununuz varsa teknik destek birimimize bir ileti gönderin, sorununuzla en kısa zamanda ilgilenilecektir...
4. "Peki, niye bu ürünü kullanayım da, [rakip ürün]ü kullanmayım mesela?"

Müşteri sitenize, sanılanın aksine, öylesine gezinirken uğramamıştır. Ya özellikle bu konuyla ilgili bir ürün aramaktadır, ya da sizin sitenize ilgili başka bir sayfa tarafından yönlendirilmiştir.
Ve ürününüzün ne kadar tek ve özel olduğunu düşünürseniz düşünün, kuvvetle muhtemel sitenize gelen kişi beş altı tane alternatif ürüne göz attıktan sonra size uğramış olacaktır.

"AmanHatırlat Pro' da eksik olan özelliklerden sıkıldınız mı?
Biz de öyle, ve bunun için daha iyisini yaptık!
Binlerce AmanHatırlat Pro kullanıcısı halihazırda Unutturmaz 2.0 kullanmaya başladılar.
Üstelik ilk üç aylık kullanımı tamamen ücretsiz!
Size niçin Unutturmaz 2.0'ı kullanmanız gerektiğini birkaç madde ile anlatalım: ..."

5. "Peki kaç para bu ürün?"

Karmaşık fiyat formüllerini bırakın.

Yanlış: "Fiyat bilgisi için satisdestek@firmaadi.com a aşağıdaki istek formunu gönderin."

ya da daha kötüsü

Yanlış: "Fiyatlandırma bilgileri için bölgesel satış temsilcimizi arayabilirsiniz."

Artık dünya değişti, seçenekler arttı, bilgiye ulaşım kolaylaştı, ve her alanda pazar esnekliği arttı. Eğer müşteriniz ilk beş dakikada ürününüzün fiyatının ne olduğunu öğrenemezse diğer onlarca rakip firmadan birinin sitesine yönlenecek demektir.

Müşterinize "tam sizin isteklerinize uygun bir fiyat belirlememiz için, aşağıdaki formu doldurup bize iletin" demeyin.

Eğer müşteriniz bürokrasi aşığı bir İngiliz değilse, bu isteğinizi gördüğü anda artık "eski müşteriniz" olmuş demektir.

Müşterinize fiyatlandırma seçeneklerini tüm açıklığıyla sunun ve bırakın müşteriniz kendisine en uygun fiyatlandırma seçeneğini kendisi seçsin.

6. "Nasıl deneyeceğim?"

"3 aylık ücretsiz deneme sürümünü [link]buradan[/link] indirebilirsiniz."

7. "İyi de siz kimsiniz?"

İşin arkasında gerçek anlamda kimin çalıştığını (teknoloji yöneticisi, yazılım grubu, teknik destek ekibi...) tüm açıklığınızla anlatın. Tek kişilik bir şirket bile olsanız, müşteriniz ürününüzden önce sizi yakından tanımak isteyecektir. Tanımak güven arttırır. Güven iş ilişkilerini geliştirir. Gelişmiş iş ilişkileri anlık değil, geleceğe yönelik satış (nakit akışı) demektir.
Domino taşları gibi, biri diğerini etkiler.

8. "Ya kardeşim, neredesiniz?"

Sanal bir varlığınızın olması güzel tabii. Ancak müşteriniz karşısında bu işi iyi yapan kanlı canlı insanlar olduğundan emin olmak ister.

Eğer bir firmayla iş yapacaksam ve bu firma dünyanın neresinde olduğuna dair adres bilgilerini bir yerlerde yazmıyorsa, bu firma benden gizlenmeye çalışıyor demektir.

Eğer doğrudan bağlantı kuracağım kişi bilgi@firmaismi.com, satın alma işlemlerimle ilgilenen kişi satisdestek@firmaismi.com ise ister istemez kafamda bazı olumsuz soru işaretleri canlanmaya başlar.

Web ortamı zaten yeterince sanal. Gerçek kimliğinizi ne kadar gizlerseniz, size olan güveni de o kadar kaybedersiniz.

9. "Ya, şu an için bilmiyorum. Ama bu üründeki gelişmelerden haberdar olmak istiyorum. Ne yapsak?"

Bazen müşteri için doğru zaman değildir (ürününüzü şirketini biraz daha büyütünce kullanacaktır; ya da bazen müşteriniz ürüne "yeni özellikler" eklendiği zaman kullanma kararı alabilecektir)

Müşterinize ürün hakkındaki gelişmelerden haberdar olabilmesi için farklı kanallar sağlayın.
  • Firma elektronik bültenine (newsletter) üye olmaları için bir link verin.
  • Ürün sayfalarınız için RSS beslemeleriniz olsun.

Eğer her 10 müşteriden 4'ü ne zaman ürününüze bir outlook eklentisi üreteceğinizi merak ediyorsa, kendi istekleriyle sizin bilgi kanallarınıza üye olmalarını sağlamanız akıllıca bir davranış olacaktır.

10. "Hey adamım, hayatta mısın?"

En önemlisi de bu.

Eğer sitenizin sağ üst köşesindeki "günün sözü" son yirmi gündür değişmediyse, sitenizdeki güncel haberler bölümü o kadar da güncel değilse, yayınladığınız basın bültenleri geçen seneden kaldıysa; müşterinizin kafasında verdiğiniz hizmetin kalitesine dair sorular oluşabilir.

Web oluşumunuz ne değişken ise sizin için o kadar iyidir.
  • Ürününüzle ilgili yeni gelişmeleri yayınlayın.
  • Sektörel haberler sunun.
  • Kullanıcıların görüşlerini yayınladığınız bir bölümünüz olsun.
  • Bir blog açın.
  • Ürününüzle ilgili bir wikiniz olsun.
  • Anketler düzenleyin...
Kısacası dinamik olun.

... yarın görüşmek üzere.

Labels: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Pazartesi, Haziran 05, 2006

Gün 41 - Yüzbirinci sorun #

Ferrarisini satan bilgeyi duymanyan yoktur sanırım :)
Hayır, satın almadım, okumadım da... Sadece şöyle bir göz attım ve fazlasıyla sulandırılmış bir felsefe kitabı gibime geldi. Olması gerektiğinden fazla popülerleştiğine inanıyorum. Belki de sadece benim önyargımdır. Okuyup beğenen varsa, düşüncelerini dinlemekten mutluluk duyarım.

Neyse, bugünkü öykümüz Tibet'te geçiyor.

Adamın biri bir gün (standart fıkra başlangıcı :) ) bir sorunu olduğunun farkına varıyor ve sorununa çözüm aramak için Tibet'te yüksek bir dağın doruğundaki bir tapınakta yaşayan bir Guru'ya danışmak için dağ bayır tırmanıyor.

Tapınağa vardığında guru meditasyon yapmaktadır. Adamın varlığını sezer ve gözlerini açar.

Guru: Bir bakalım, senin sorunun var.

Adam şaşırır.

Adam: Bu muhteşem! Nasıl anladın? Abimsin, gel bir elini öpeyim.

Guru: (Adamın aşırı samimi tavrından biraz rahatsız olmuş durumda, konsantrasyonunu bozmamaya çalışarak) Türk'sün galiba.

Adam: Evet.

Guru: Aslında senin bir değil yüz sorunun var.

Adam: Yaa abi sorma, ekonomik bunalım var, dolar almış başını gidiyor, insanlar birbirini bıçaklıyorlar, enflas...

Guru: (elini kaldırarak adama susmasını işaret eder) O zaman tüm sorunlarını çöz.

Adam: Bak bunu yapabilirim. Peki bu sorunları çözünce ne olacak, huzur ve mutluluğa erecek miyim?

Guru: Bu senin bakış açına bağlı. Bu yüz sorunu çözünce, yüz tane daha sorunun olacak.

Adam: Has...

Guru: (Sakinleştirici bir sesle) Doğanın gereği, dünya üzerindeki her insanın her an yüz tane sorunu olur. İşçi de olsan, mühendis de olsan, başbakan da olsan fark etmez. Ancak dünya üzerinde bazı insanlar vardır ki, bir yüzbirinci probleme sahiptirler. Asıl acınacak durumda olan onlardır.

Adam: Vay be! Peki nedir bu yüzbirinci sorun üstad?

Guru:
Yüzbirinci sorun, gerçekten de en büyük sorundur. Yüzbirinci sorun, insanın dünya üzerinde yüz sorunu olan başka hiçkimse olmadığına, kendisinin yüz sorunu olan tek kişi olduğuna inanmasıdır.

Yüz tane sorunun mu var, git çöz onları. Yüz tane daha sorunun olacaktır.
Yüzbir sorunun mu var? Git, önce yüzbirincisini çöz. Sonra geride kalan yüz sorunla uğraş.
Şimdi beni rahat bırak da meditasyonuma devam edeyim.
Ah şu çılgın Türkler! Oummm... Oummmm...



... :) Yarın görüşmek üzere.

Labels:


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Pazar, Haziran 04, 2006

Gün 40 - insan 2.0 #

"Eğer bir gün biri çıkıp da Evrenin hangi nedenle
ve niçin burada varolduğunu keşfederse,
Evrenin birdenbire yok olacağını ve
yerini çok daha garip ve anlaşılmaz
bir şeyin alacağını öne süren bir kuram vardır."

"Bir başka kuramsa, bunun zaten gerçekleştiğini ileri sürer."

(Otostopçunun Galaksi Rehberi, ikinci kitap, Evrenin Sonundaki Restoran)
...

Fark ettiyseniz son birkaç senedir klasik web sitelerinden, daha dinamik, daha hızlı, beklentileri çok daha iyi karşılayan bir web ortamına doğru oldukça hızlı bir geçiş sürecine tanıklık ediyoruz.

Artık daha paylaşımcı, daha sosyal, daha kullanışlı bir web var.

Eskiden sadece pasif okuyucu / takip edici olduğumuz webde artık aktif katılımcı durumundayız:
  • Forumlara üye oluyoruz,
  • e-posta listelerini takip ediyoruz,
  • sosyal ağlar; web üzerinde ortak ilgi alanlarımıza göre kurduğumuz gruplar, profesyonel paylaşım siteleri (örneğin cember.net ) artık hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olmuş durumda.
Uzmanlar bu geçiş aşamasındaki web'e "Web 2.o" diyorlar. Yani web'in yeni sürümü: önceki web'den (web 1.0) çok daha gelişmiş bir web.

Web 2.0 temel hammaddesi "salt pasif izleyicilikten, aktif katılımcılığa yönelmiş" insandır. Yani, bir anlamda "almadan vermenin" mutluluğuna erişmiş insan.

Web 2.0, bir bakıma, kendisiyle beraber evrimleşmek zorunda olan insanları da "insan 2.0"a çevirdi diyebiliriz.

Bu noktada; sabit fikirlilikten, kalıp yargılardan, boş inançlardan, taassuptan ve bağnazlıktan kurtulamamış, yazık ki kendi karanlıklarının farkında olmayan kimselerin; düşünmeksizin saldırıya geçmelerini istemediğimden "insan 2.0" derken ne anlatmak istediğimi biraz açacağım:

İnsan, insan olmasından dolayı, kendi içerisinden daha iyi bir ben üretme yetisine sahiptir. İnsanın kendisini yeniden keşfetmesi için hiçbir zaman çok geç değildir. İnsan yaratıcıdır.

İşte "insan 2.0"dan kastım gelişen teknoloji ve buna paralel olarak hızla gelişen dünyada tutunabilmek için aktif yaşamını hızla değiştirmek, sürekli yeni birşeyler öğrenmek zorunda olan; öğrenmenin zevkine varmış insandır.

Bu açıklamalardan sonra rahatsızlık hissediyorsanız, yani halen at gözlükleriniz gözünüzde bu yazıyı okumaya devam ediyorsanız; yapacak başka bir iş bulunuz; çünkü bu yazı size hitap etmiyor demektir.

Ne diyorduk, "insan 2.0" yani "yeni nesil insan". "insan 2.0", yaşamının hangi evresinde olursa olsun, yeni birşeyler öğrenmeye kendini adamış bir insandır.

Diyelim ki birisi kafanıza bir silah dayadı ve "hayatta gerçekten olmak istediğin nedir?" dedi.

Ve sonra diyelim bu kişi "eğer bu istediğin noktaya gelmek için şu andan başlayarak adım atmazsan ölürsün" diye devam etti.

Ve diyelim bu kişi sizin kim olduğunuzu biliyor ve sizi sürekli takip ediyor. Ne yaparsınız?

Sizi bilmem ama, ben böyle bir durumda bir an bile durmaksızın amaçladığım hedef doğrultusunda ilerlerim. Sürekli kendimi geliştirir; yenilerim.

Şimdi silahı size doğrultan kişi yerine "hızla gelişen dünya"yı koyun (hatta boşverin bu kişisel gelişim laf salatasını, silahı çeken kişinin yerine kendinizi koyun).

Kaybolmak istemiyorsanız yeni şeyler öğrenmek, gelişmek zorundasınız. Kısacası gelişen dünya sizi, Siz 2.0 olmaya ya da yokolmaya zorlamakta. Seçim sizin.

...

Kimileriniz "bu yaştan sonra olacak iş mi?" diyor olabilir.

Ancak unutmayın ki, insanlar yaşlarından bağımsız olarak, hiç denemedikleri bir konuda oldukça başarılı olabilirler:

Kaç kere, bir şeylere daha çocukken başlamış olmayı istemişizdir. Örneğin "eğer 6 yaşında piyano çalmaya başlasaydım, şu an yirmi yıldır piyano çalıyor olacaktım" gibi.

Peki ya şimdi başlarsam ne kaybederim, bundan yirmi yıl sonra; hatta bundan on yıl sonra bile çok iyi bir piyanist olabilirim. Yeter ki bunu gönülden isteyim.

Eğer insan gerçekten odaklanırsa bir senede, hatta birkaç ayda bile inanılmaz işler başarabilir. Önemli olan inanmak, pes etmemek ve odaklanmak.

Peki Siz, Siz 2.0 olmak adına ne yapıyorsunuz?

Gelmeye çalıştığım nokta; nasıl düzenli spor yapmak vücudunuz için yararlı ise, düzenli olarak bir şeyler öğrenmek, bilginizin sınırlarını zorlamak da beyniniz için gerekli bir egzersizdir.

"zamanım yok ki" bahanesini bir kenarı bırakın. Henüz yeni olduğunuz bir şeylerde bile uzmanlaşacak zamanınız var; kendinizi kandırmayın.

Eskiden neye başlamış olmayı isterdiniz?
  • Gitar çalmak mı? Gidin yarın bir gitar alın.
  • Programcı olmak mı? Gidin herhangi bir programlama diline giriş seviyesinde bir kitap satın alın.
  • Görsel tasarım mı? Gidin, renk harmonisi üzerine birşeyler okuyun.
  • Satranç? Capablanca'nın "Satrancın Esasları" kitabını okumaya başlayın (büyük ve güzel bir satranç seti de satın alın)
Kimse sizden gitar virtüözü, sistem tasarım gurusu ya da satranç üstadı olmanızı beklemiyor.

Ancak gerçekten çabalarsanız içinizideki yeni sizi keşfedecek ve öğrenmenin zevkine varacaksınız. Ve kendi kapasitenizi gördüğünüzde hayrete düşeceksiniz.

...

Hani Nietzsche "din toplumların afyonudur" demiş ya.

Öğrenmek de beynin afyonudur:

Öğrenmenin zevkine bir vardınız mı hep daha fazlasını istersiniz. Zorluklarla mücadele ettikçe, öğrenmenin ve başarmanın zevkine vardıkça kendinizi daha çok kaybedersiniz.

Öyle anlar olur ki, dış dünyayla bağlantınız kopacak, sabah ne yediğinizi unutacak derecede bilginin içine gömülür, sarhoş olursunuz.

Biraz dallandırdım ama anlatabilmişimdir derdimi umarım :)

Son söz: Siz siz olun; Siz 2.0 olun :)

...
Yarın görüşmek üzere.

Labels:


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Perşembe, Haziran 01, 2006

Gün 39 - Evden çalışmak #

Kendi işinizi başlattığınızda yaşayacağınız çelişkilerden bir de,

"Evden mi çalışsam, tek kişi olsam bile bir ofisim olması daha mı iyidir?"

olacaktır.

Şu an işlerimin tamamını evde geliştiriyorum (bir ofisim de var, ancak pek uğramıyorum -- girersem konuyu feci halde dağıtabileceğim karışık bir ayrıntı -- Ancak özet olarak şunu diyebilirim: İstediğim an yarı ev-yarı ofis şeklinde, haftanın bir iki gününü ofiste geçireceğim bir formasyona geçebilirim -- ileride böyle birşey denersem burada paylaşırım).

Ne diyordum, projelerimi evde üretiyorum. Evdeki iş hayatım konusunda deneyimlerimi paylaşmak iyi olur diye düşündüm:

Öncelikle eğer bilişim sektöründe çalışıyorsanız, mekândan bağımsız istediğiniz yerde çalışabilirsiniz. Laptop'unuzu alıp yaylaya çıkabilirsiniz mesela. Ya da otobüs yolculuğunuz sırasında laptop'unuzdaki yarım kalmış bir tasarımı tamamlayabilirsiniz (cep telefonunu kapattırıyorlar ama laptopa izin veriyorlar genellikle :) )

Evden çalışmanın avantajları:
  1. Kendi çalışma saatlerinizi kendiniz belirlersiniz

  2. Tasarruf edersiniz (ofis kiraları kaç para haberiniz var mı?)

  3. Zaman kazanırsınız (
    Öncelikle rahat bir ortamda, nasıl istiyorsanız öyle çalıştığınız için zaman kazanırsınız.
    Üzerinizde pijamalarınız, blues dinleyip, kahvenizi yudumlayıp, kod yazıyorsunuz; bundan daha zevkli bir çalışma ortamı önerebilir misiniz? -- 45 dakika rahatlık bonusu
    Bunun yanısıra ulaşım derdiniz olmayacağı için -- en az 2 saat kazanç
    Kıyafetlerinizi ütülemek, tıraş olmak vb. dertleriniz yok + öğle yemeğiniz için kuyrukta beklemenize gerek yok: 15 dakika
    )
    Toplam üç saat kârdasınız. Günde 5 saat çalıştığınızı varsayarsak -- ki kendi işini geliştiren hiçkimse günde 8 saat çalışamaz, kendinizi kandırmayın -- bu verimliliğinizin %50'den fazla artması anlamına geliyor. Müthiş!

  4. Üretkenlik
    Yukarıdaki maddelerden dolayı eğer kendi kendinizi kontrol edebilirseniz, üretkenliğinizin ciddi oranda arttığını fark edeceksiniz. Burada önemli olan kendinizi kontrol edebilmeniz tabii ki. Yani tabiri caizse rahata alışıp "yaymamanız".
Tabii ki evden çalışmanın da kendine göre dezavantajları var:

  1. Yalnızlık
    Canlı ve hareketli bir ofis ortamına alışmışsanız, birkaç hafta adaptasyonda güçlük çekebilirsiniz.
    Gerçi kendi ofisiniz olsa ve kendi işinizi tek kişilik ofisinizde yapıyor olsanız da yalnızlık çekiyor olacaksınız ama bunu o kadar yoğun hissetmeyeceksiniz. En azından gelip giden komşularınız (bir işhanı olduğunu varsayıyorum), hiç değilse gelip giden bir çaycınız olacak :)

  2. Ev hayatı / iş hayatı arasındaki sınırın bulanıklaşması
    Ne zaman işe başlıyorsunuz, ne zaman işi bırakıyorsunuz, mesainiz kaç saat... gibi kavramlar giderek bulanıklaşmaya başlar.

    Eğer kendinizi ve zamanlamanızı iyi organize edeceğinizden şüpheliyseniz bir süre kendi kendinizi şartlandırmayı, sanal bir ofis ortamı yaratmayı deneyebilirsiniz.

    Örneğin sabah ofisinize gidiyormuş gibi giyinip işinizin başına oturun. Akşam da ev kıyafetlerinizi giyerek televizyonun karşısına geçin.

    Evet, kumaş pantolon/gömlek ile evinizde çalışma odanızda çalışmak biraz "salakça" görünebilir ama sizi organize etmek için oldukça yararlı bir motivasyon aracı olacaktır.

  3. Dikkatinizi dağıtacak etkenler
    Televizyonun sesi; evde birileri varsa onların konuşmaları/koşuşturmaları, "nasıl olsa daha özgür" olduğunuzu düşünüp çat pat gelen arkadaşlar (ki bunlar ayrı bir yazının konusu olabilir), yan apartmanda bağıra bağıra arabesk dinleyen sevgilisinden yeni ayrılmış bayan (cidden var öyle biri -- karşı atak olarak sonuna kadar death metal açıyorum ben de ve sonra sesi kesiliyor-- son bir iki gündür sesi çıkmıyor, ya dünyadaki tek insanın kendisi olmadığını fark etti, ya da sevgilisiyle barıştı :) ), ... liste genişletilebilir

Artılarıyla, eksileriyle evden çalışmak böyle işte. :) Bu blogun takipçisi evden iş geliştiren aile sahipleri (babalar özellikle) varsa, onların yorumlarını duymaktan mutluluk duyarım.

... yarın görüşmek üzere.

Labels: , , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 



Geçmiş iletiler

RSS de ne ola ki? RSS

RSS register icon

Arşiv

Çeşitli

Sponsor

Önerdiğim Bağlantılar

Çnerdiğim Tarayıcı

Sponsor