.

Çarşamba, Mayıs 31, 2006

Gün 38 - yalanlar serisine devam #

Hep yöneticiler yalan söylecek değil ya.

İşte proje geliştirenlerin, çözüm üretenlerden duyacağınız beylik yalanlar:

1. Birkaç güne kalmaz beta testlerini başlatacağız

E başlayacaksın da, önemli olan beta testlerine ne zaman başlanacağı değil, beta testlerinin ne zaman biteceğidir.

Artık o kadar hızlı gelişen bir teknoloji dünyasındayız ki "alfa test"lerinin "beta test" tepsisi içinde sunulması alışkanlık halini aldı.

Eskiden "beta" demek, "tüm görülür böcükleri (bugları) temizledik, üretime hazırız" demekti.

Bu aralarsa "beta", "Vallahi bize verilen süreyi epey bir aştık, artık elle tutulur bir şeyler sunmamızın zamanı geldi. Sistemimiz patlayabilir, çatlayabilir ama iyi sistemdir. Hem biz ne güne duruyoruz, düzeltiririz evvellallah" demek oluyor.

Ve bu tür betalarda en beklenmedik anlarda böyle hatalar görmek artık olmazsa olmazlardan oluyor.

2. Pazarlama hakkında hiçbirşey bilmiyorum, benim işim değil bunlar

Tabi canım, tam o aralar kar yağmıştı. Okullar tatildi.

Lisans seviyesindeki her teknik insan en azından pazarlamanın ne işe yaradığını bir yerlerde duymuştur ve en azından iki adet zorunlu iktisat dersi ve bir adet seçmeli pazarlama dersi almıştır (seçmeli pazarlama, çünkü pazarlama ortalama yükseltmek için en ideal derstir).

Aslında yukarıdaki ifadeye "kısmen yalan" demeliyiz. Çünkü cümle tam değil.

Tamamı:

"Pazarlama hakkında hiçbirşey bilmiyorum, benim işim değil bunlar. Hem yaptığım işe nazaran ne kadar zor olabilir ki bu pazarlama denilen şey... Dediğim gibi, benim işim değil bunlar, şimdi müsade ederseniz elimdeki işleri yetiştireceğim. Böyle ufak ayrıntılarla uğraştırmayın beni..."

olacaktır.

3. Kurduğumuz yapı ölçeklenebilir

Yalaaan. En azından çoğu zaman yalan :)

Ölçeklense bile nereye kadar? bin kişi, onbin kişi, bir milyon kişi...
Bir noktadan sonra tüm yapının yeniden gözden geçirilmesi kaçınılmaz olacaktır.

4. Kodumuz en son endüstri standartlarını destekliyor

Kısmen doğru, o nedenle yalan. Cümlenin tamamı:

"Kodumuz benim kabul ettiğim bütün endüstri standartlarını destekliyor."

olacaktı.

5. Süper verimli bir hata raporlama ve şikayet takip sistemimiz var

Yalan. Hiçbir şikayet takip sistemi verimli değildir. En azından şimdiye kadar görmedim.

Bir şikayet takip sisteminin en verimli olduğu an, şikayet edecek hiçbir şey bulunmadığı andır.

6. Bu sefer kesin çözdük sorunu!

En sevdiğim yalan da bu!

İşin korkunç yanı, bu yalanı söyleyen kimse söylediğinin doğru olduğuna can-ı gönülden inanmaktadır.

Ancak ne yazık ki "bu sefer"ler defalarca tekrarlanır durur...

Tabii ki "uzun vadede" kesin sorun çözülecektir. Ancak ömrümüzün vadesi bu çözümü görmeye yeter mi orası tartışılır.

...
Yarın görüşmek üzere.

Labels: , , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Salı, Mayıs 30, 2006

Bu ayın "en iyi on"u #



Hayır efendim!

bu ayın "top ten"i değil;

bu ayın
en iyi onu.

Dilimizden utanmamalı, dilimize sahip çıkmalıyız.









Her ay düzenli olarak Don Kişot'un blogunda en çok ilgi gören on yazıyı yayınlayacağım.

Ve karşınızda Mayıs ayının en iyi onu:

  1. Gelişmek ve değişmek

  2. Riskten Korkmayın

  3. Yalaan... yaalaan

  4. Tekerleği değil, kendinizi yeniden keşfedin

  5. Teşekkürler, büyüyorum sizinle

  6. Patronunuzu yönetin

  7. Marka

  8. Web uygulamam para kazanacak mı?

  9. Proje ve müşteri yönetimi

  10. Etkileyici bir hikâye yazmak

Görüşmek üzere...

Labels: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Pazar, Mayıs 28, 2006

Gün 37 - işte beynimin durduğu an o andır Cumhur Abi! #

Yarın, "Yönetim Muhasebesi" konulu bela bir vizem var. Tamamen buna yoğunlaşacağım. Onun için uzun uzadıya birşeyler yazacak vaktim olmayacak.

Yine de haftaya hiçbirşey yazmadan başlamaya gönlüm el vermedi. Ve işte düşünme yetinizi birkaç saniye donduracak iki enstantane:

Sahne 1:

Diyelim bir restorandasınız (şık bir balık restoranı). Yemeğinizi yiyorsunuz, eğleniyorsunuz ve gecenin sonunda masaya yüklüce bir bahşiş bırakıyorsunuz (keyfiniz yerinde, yemek de çok güzel geçti, e garsonun hizmeti de harika -- haketti o kadar bahşişi).

Ve garson "Size hizmet etmek, sizi mutlu etmek benim için en büyük bahşiş. Bu yüklü bahşişinizi kabul edemeyeceğim." diyor.

Ortalama bir insanın bu durumda tepkisi suratında donmuş bir sırıtışla öyle birkaç saniye bakakalmak olur (Engin Günaydın bu durum için "mala bağlamak" terimini kullanıyor, daha uygun bir tanım bulan varsa onu da ekleyebiliriz).

Sahne 2:

Azı dişiniz öğle yemeğinin ortasına öyle bir ağrıdı ki, dayanamadınız, randevu falan almadan bir diş doktoruna koştunuz. Doktor da durumun aciliyetini görüp "zorlu bir ameliyat yapmamız gerekecek" dedi.

Bir iki saat içinde ameliyat olup dişinizi çektirdiniz. Ve doktor size:

"Bu ameliyat sandığımdan daha az zaman aldı ve beni düşündüğümden daha az zorladı. O nedenle sizinle ilk başta konuştuğum tedavi fiyatı üzerinden yüzde kırk indirim yapacağım."

dedi.

Birinci sahnede olmadıysa, bu sahnede aldığınız morfinin de etkisiyle kesin "mala bağlamıştınız".

...

Şimdi bu sahneleri aklınızda tutun ve
  • rüşvet almanın bürokrasinin bir parçası kadar doğal olabildiği;
  • bir işlemin rüşvetli iki saatte, rüşvetsiz iki ayda çözümlendiği
tamamen hayali bir ülke düşünün.

Yukarıdaki örnekler bu hayali ülkenin vatandaşlarının algı sınırlarını zorlayacaktır eminim.

Ama inanın bu ve benzeri durumların yaşandığı ve gayet doğal karşılandığı yerler var.

Eğer elinize hakettiğinizden fazlası geçiyorsa, adı her ne olursa olsun bunu kabul etmemek erdem değil de nedir?

Şimdi aynayı kendinize çevirin: Bu sahnelerdeki garson ya da diş hekimi siz olsaydınız ne yapardınız?

Unutmayın, aynalar yalan söylemez.

Herkese mutlu hafta başlangıçları.

Görüşmek üzere...

Labels: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Gün 36 - Alışkanlıklar #

Başarılı olmak ve kazançlı çıkmak için alışkanlıkları yönetebilmenin ne kadar önemli olduğunu düşündünüz mü?

Alışkanlık derken hem kendi alışkanlıklarınız, hem de başkalarının alışkanlıklarından bahsediyorum.

Alışkanlık kavramını örneklersek:

  • her sabah Türk kahvesi içmek bir alışlanlıktır.
  • Musluk suyu yerine şişe suyu içmek de bir alışkanlıktır (gerçi İstanbul gibi bir şehirde alışkanlık değil zorunluluk olabiliyor bu).
  • Ya da kendi sabununuzu (ya da terliğinizi) çantanızda taşıyıp, misafirliğe gittiğinizde onu kullanmanız da bir alışkanlıktır.
  • Düzenli blog yazmak bir alışkanlıktır.
  • Firmanız için yeni bir marka ismi düşünür düşünmez avukatınıza danışıp gerekli patent araştırmasını yapmak da bir alışkanlıktır.

Bizi hayatta tutan şey alışkanlıklarımızdır desek yalan olmaz. Hatta biraz daha ileri giderek hemen hemen her davranışımızın ya bir alışkanlık olduğunu, ya da alışkanlıklar üzerine kurulu olduğunu söyleyebiliriz.

Yeni bir alışkanlık oluşturmak, varolan bir alışkanlığı yok etmek ya da değiştirmekten daha kolaydır. Öyle olmasaydı ortalık "isteseler her an" sigarayı bırakabilecek, ama nedense bir türlü "bırakamayan" triyakilerle dolu olmazdı.

Gelmek istediğim nokta; eğer büyümek istiyorsanız

  • ya daha fazla kişinin sizin alışkanlıklarınızı benimsemesini sağlamalısınız
    (ki bu çoğu zaman varolan alışkanlıklarından vazgeçmeleri anlamına gelir)
  • ya da bir şekilde halihazırda mutlu olan hedef kitlenizin alışkanlıklarını pekiştirmelisiniz.

söz konusu mutlu hedef kitle;

  • yeni bestenizi dinlemek için can atan hayran kitleniz olabilir,
  • bilimsel makalenizi tekrar tekrar okuyan teknoloji meraklıları olabilir,
  • otelinizi yeni ziyaret eden turistler olabilir,
  • blogunuzun takipçi kitlesi olabilir;
  • kısacası sizinle/sizin ürününüzle/sizin hizmetinizle ilgilenen ve "beklentilerinin çok üstünde" tatmin olmuş olan herkes olabilir.

Tekrar altını çizmekte yarar var:

Alışkanlıkları değiştirmek, alışkanlıkları pekiştirmekten çok daha zordur
.

...

Tabii ki herşey bu kadar siyah-beyaz değil.

Bazen ne alışkanlıkları değiştirmek, ne de pekiştirmek işe yarar. Bu durumda yeni alışkanlıklar kazandırarak kitlenizi genişletmek en akla yatkın seçenektir.

Ne zaman yeni alışkanlıklar yaratmanız gerektiğini ise basit bir soru ile bulabilirsiniz:

"Bu yaratacağım yeni alışkanlık kullanıcılarıma ne gibi bir değer katacak?"

Eğer oluşturacağınız yeni alışkanlık biçimi ürününüze gerçek bir değer ve/ya algılanan bir değer (perceived value) katıyorsa doğru yoldasınız demektir.

Farkettiniz mi bilmiyorum, iş yaşamında çoğu şey tek bir noktada düğümleniyor ve çözümleniyor:

değer katmak!

...yarın görüşmek üzere.

Labels: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Çarşamba, Mayıs 24, 2006

Gün 35 - Toplantılar... toplantılar... toplantılar. #

Başlamadan önce ufak bir not:

Bu blogun düzenli takipçileri farketmişlerdir; bazı yazılara birer birer artan bir gün numarası veriyorum (gün33, gün34, gün35); bazı yazılara ise sadece konu başlığı veriyorum (tatil dönüşü, ekşi sözlük vb.)

Bu yönteme bir açıklık getirmem yararlı olacak diye düşündüm (gerçi siz de az çok tahmin ediyorsunuzdur): Gün olarak numaralandırdığım yazılar, içerik olarak önem verdiğim; kişisel gelişim ve/ya iş yönetimi ya da pazarlama açısından işe yarayabilecek yazılardan oluşuyor. Numaraların ardışık olması her gün yeni bir yazı eklediğim anlamına gelmiyor (ama genelde her gün ya da en azından iki günde bir yeni bir ileti ekliyorum). Herhangi bir numarası olmayan yazılar da bu blogun içeriği ile doğrudan ilgili olmayan yine de bilginiz olması gerektiğine inandığım haberlerden oluşuyor.

...

Bu kadar ek bilgiden sonra bakalım bugünkü yemeğimizde ne var:
Başlıktan da anlaşıldığı üzere konumuz "toplantılar". Çoğunuzun "toplantı" kelimesini duyar duymaz "sıkıntı" kelimesi ile serbest çağrışım yaptığını biliyorum.

İster kendi işinizi yapıyor olun, ister bir firmada personel olarak çalışıyor olun, ister iki arada bir konumda olun (part-time, full-time + freelance, kontrat bazlı vb.) eğer iş yapıyorsanız öyle ya da böyle birileriyle toplanacaksınız demektir.

Toplanacağınız kimse
  • Patronunuz olabilir
  • Müşteriniz olabilr (ki müşteriniz de aslında patronunuzdur bir bakıma)
  • Proje arkadaşlarınız olabilir
  • Projenizin bir kısmını outsource ettiğiniz kimseler olabilir
  • Projenizi pazarlamak istediğiniz bir firma ya da bir VC (Venture Capitalist) olabilir.
Bunların hiçbirisi toplantınıza gereken önemi vermeniz gerektiği gerçeğini değiştirmez. Daha önceden sıkıcı toplantıları eğlenceli hale getirmek konusundan bahsetmiştik :)
Şimdi biraz daha ayrıntıya girelim:

Toplantı öncesi
  • Toplantının içeriği hakkında önceden bilginiz olsun

    Ki toplantının hangi aşamasında katkıda bulunabileceğinizi bilin. Toplantının ajandasını net olarak bilirseniz, toplantı için daha rahat hazırlanırsınız. Hiçbir zaman "ben konumu biliyorum, anlatırım bir şeyler" diye yaklaşmayın olaya. Konunuza hakim olmanız, biraz da hazırlıklı olmanızdan geçer. Unutmayın, karşınızdakini etkilediğiniz oranda güven kazanırsınız.

    Birşeyleri biliyor olmanız önemli tabii ki, ama bu bilginizin karşı tarafca doğru algılanması bundan çok daha önemli.

  • Takım çantanız yanınızda olsun

    Tabii tabii. İngiliz anahtarı, levye, papağan pense bir toplantının olmazsa olmazlarıdır.
    Şaka yapıyorum. Ancak elinizde toplantıya ait bir klasörünüz olması gerekli. Bu klasörde, kendi notlarınız, makale referansları, gerekli sunumlar, pazar araştırmaları, rakamlar, çizgiler gerekli ne varsa önceden bulundurun. Unutmadan, mutlaka yanınızda bir kalem ve bir not defteri bulunsun. Kısacası hazırlıksız olmayın.
Toplantı sırasında
  • Toplantıya katılın

    "E tabi katılacağım, toplantıda değil miyim zaten" demeyin şimdi. Toplantıda bulunmak ile toplantıya katılmak arasında çok önemli bir fark var. Konuşulan konulara dikkat edin. Eğer benim gibi iseniz toplantıda kendinizi hayallere dalmış ve konudan kopmuş bulabilirsiniz. Bu durumdan olabildiğince kaçının. Konuşulan konu sizi doğrudan ilgilendirmese bile dikkatle dinleyin. Notlar alın. Gerekli zamanlarda görüşünüzü bildirmekten çekinmeyin.

  • Kimin neyi yapacağını kesinleştirin

    Çoğu toplantıda "hede hödö modülünü başlıyoruz arkadaşlar" gibi bir karar alınır. Ama kimin neyi yapacağına karar verilmez. Ve dolayısıyla toplantı bitiminden takriben birkaç hafta sonra bir adet "kimin neyi yapacağı" toplantısı yapılır. Toplantı esnasında görev ve sorumlulukları mümkün olduğunca net bir şekilde belirleyin.

  • Kilometretaşları koyun

    Hangi işe ne zaman başlanacağı, ne zaman biteceği konusunu netleştirin. Zaman konusunda muğlak olmayın. (Bu muğlaklık konusuna Araplar çok güzel bir örnek. En favori sözleri bukra inşaallah : Yani "yarın bir ara..." :)

    Ve tahmin ettiğiniz üzere bu yarın, uzaar, uzaar, daha da uzar. Zamanın aleyhinize işlemesine izin vermeyin.
Toplantıdan sonra
  • Gevşeyin

    Cidden. En eğlenceli ve verimli toplantı da en sıkıcı ve uzun toplantı kadar yorucudur. Dinlenin, kafanızı toparlayın.

  • Ertelemeyin

    Bir saat içinde yapılabilecek tüm toplantı kararlarını hemen yapın. Eğer hemen şimdi yapmazsanız bu ufak ayrıntılar ileride size çok büyük ayak bağı olurlar.

  • Zaman planlaması yapın

    Bu konuyla ilgili ileride daha detaylı konuşulabilir. Kısaca zaman yönetimi için hangi aracı kullanıyorsanız (ms outlook, basecamp, hipcal, vb.) yapılacak işleri ve hangi işin ne zaman yapılacağını yazın.

    Ve (zor ama) mümkün olduğunca bu zaman planlamasına uyun.

    Biliyorum, kilometretaşları (deadline'lar) ertelenmek içindir :)

Not: birkaç gün şehir dışındayım. Dönünce kaldığım yerden devam ederim :)

... Görüşmek üzere.

Labels: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Salı, Mayıs 23, 2006

limon tadı vermeyin #

Yurdum insanı ne zaman, internetin ifade özgürlüğü ortamı olduğunu ve özgür bilginin; düşüncenin yasaklanamayacağını anlayacak bilemiyorum.

Bildiğiniz üzere ekşi sözlük'ün yayını mahkeme kararı ile yasaklandı.

Yine de buradan, orası olmazsa buradan, orası da olmazsa buradan (gerekli yazılımları kurduktan sonra) müptelaları ekşi sözlük'e girebilirler.

Kimsenin Türkiye'yi Çin'e çevirme özgürlüğü olmamalı.

Labels: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Gün 34 - Proje Fiyatlandırması #

Eğer birileriyle iş ilişkisi içinde iseniz, müşterinize bir ürün ya da bir hizmet sunup, bu ürün veya hizmete bir fiyat belirliyorsunuz demektir.

Projelerin fiyatını belirleme konusunda önemli ancak yazılı olmayan kurallar vardır. Eminim bunların çoğu için "E zaten biliyordum bunu ben" diyeceksiniz. Ancak bazı şeyleri bir arada görmek her zaman yararlıdır. Böylelikle bilginizi özümseyip, hayatınızın bir parçası haline getirebilirsinz. Aksi takdirde sadece "birşeyler bilme"nin pratik bir yararı olmayacaktır.

1. Çoğu zaman, ne olduğunu bilmediğimiz bir şey için fiyat belirlememiz gerekir


Müşteriniz niye sizi seçmiştir. Çünkü belirli bir konuda yeterince bilgi ve deneyim sahibi olduğunuza inanmaktadır. Eğer proje tanımı (RFP: request for proposal) adı altında size öylesine karalanmış bir kağıt parçası gelirse, kendinizi şanslı sayın. Çoğu zaman müşteriniz tam olarak ne istediğini bilemeyecek ya da tanımlayamayacaktır.

Müşterinizin isteği genellikle
"Ürünlerimi pazarlamak için bir portal istiyorum. Sayfaların dinamik olarak değiştirilebilmesini istiyorum. Kullanımı kolay olsun. Bir de güzel görünmeli tabii ki..."
gibi ayrıntıdan uzak, genel bir açıklama olacaktır (istisnalar kaideyi bozma tabi ki: 60 sayfalık teknik gereksinim listesi ve iş modeli açıklaması ile gelen müşterilerim de oldu, ancak genelde isteklerini bir iki sayfada tanımlayan bir müşteriniz varsa şanslısınız demektir.)

Bunların hiçbiri projenizin kapsamını, ve dolayısıyla ne kadar adam-saat emek gerektirdiğini net olarak belirleyemez.

Peki ne yapmalısınız? Müşterinizle diyalog içerisinde olmalı, onu eğitmelisiniz.
Örneğin bir proje istek formu hazırlayabilir ve müşterinizle beraber masaya oturup bu formun üzerinden geçebilirsiniz.

Unutmayın ki müşteriniz isteklerini ister üç sayfa, ister elli sayfa yazsın; gerçek amaçları hakkında sadece genel bir bilgiye sahip olacaklardır. Zaten bunun için sizinle iş yapmıyorlar mı?
Sizinle çalışmalarının nedeni, onların ne istediğini net olarak anlayabilmeniz. Daha da önemlisi onların hedef kitlesinin ne istediğini net olarak anlayabilmeniz.

Projeye başlamadan önce projenin raslantısal bölümlerini ne kadar azaltırsanız, hem projenin ilerlemesi hem de müşterinizle iş ilişkiniz açısından o kadar sağlıklı sonuçlar elde edersiniz.

Kısaca; ne yapacağınızdan emin değilseniz fiyat belirlemeyin. Herşeyi netleştirin, fiyatlandırmaya ondan sonra geçin.

2. Kimse projenin fiyatını arttırmak için pazarlık etmez


Müşterileriniz, haklı olarak, projeyi mümkün olan en düşük maliyetle, en kaliteli şekilde teslim almak isteyeceklerdir.

Dürüst olun. Müşterinizin fiyat kıracağını düşünüp araya yüksek bir pazarlık marjı eklemeyin. Projenin hangi bölümünün fiyatının ne kadar olduğunu be bu fiyatın niye bu seviyede olduğunu müşterinize ikna edici şekilde açıklayabilmelisiniz.

Önemli olan müşterinizi ikna edebilmeniz. Sizin için projenin "altın değerinde" olan ana modülü müşterinizin iş modeli açısından belki de "gümüş" ya da "bakır" değerindedir. Konuya müşterinizin gözlerinden bakmaya çalışın.

3. Fiyatlandırma denklemi


Kendi projelerimi fiyatlandırmak için basit bir denklem kullanıyorum:

x zaman x oran = proje maliyeti

Formülü biraz daha açarsak
x (proje karmaşıklığı x harcanan emek) x oran = proje maliyeti

Birkaç örnek verirsem (aşağıdaki rakamları ve katsayıları tamamen atıyorum, kendi projelerimin maliyet bilgilerini yansıtmıyorlar, sadece bir fikir olsun diye örnek olarak ekledim)

(5 statik sayfa tasarımı) x (1 x 10 saat) x 100$ =5000$

(1 üyelik formu) x (1.2 x 8 saat) x 100$ = 960$

(1 CMS sistemi) x (2 x 90 saat) x 100$ = 18000$

Daha net bir fikir vermiştir sanırım. Koyu olarak gösterilen rakamlar projenin karmaşıklık faktörünü gösteriyor. Rakamın ne olacağını ya da ne kadar artaacağını belirlemek tamamen size bağlı. Proje karmaşıklaştıkça bu faktör de artacaktır. En son çarpan, saat başına ücretinizdir.

Bu basit yöntem sayesinde iki parametreli (saat başı ücret, komplekslik faktörü) oldukça esnek bir fiyatlandırma sistemi üretmiş olduk.

Denklemdeki değişken parametreler sizin piyasa değerinize, deneyiminize, projenin cinsine, müşterinize göre değişiklik gösterecektir.

Bu da bizi kaçınılmaz bir maddeye yönlendirir:

4. Saatlik ücretinizi belirleyin

Bunun için de basit bir denklem vereceğim

(aylık harcamalarınız + birikim) ÷ (ayda çalıştığınız saat miktarı) + marj% = saatlik ücretiniz

Bu formülde
  • aylık harcamalar bir ay içinde yaptığını tüm masrafları (eğlence, faturalar, ulaşım, kırtasiye, muhasebe...);
  • birikim ay sonunda elinizde kalmasını istediğiniz para miktarını;
  • marj% ise güvenliğiniz açısından bunun üzerine koyduğun marjindir.
Yine değerleri tamamen kafadan atarak bir örnek veriyorum.

(ayda 2000$ masraf + 300$ birikim) ÷ (ayda 100 saat) + 15% marj = 26.45$ / saat

Burada dikkat edilmesi gereken iki nokta:
  • birikim miktarı ve güvenlik marjinini ancak bilgi ve yeteneğiniz elverdiği oranda yükseltebilirsiniz.

    Yani pazar değerinizi yükseltmedikçe para biriktirmek ya da güvende olmak gibi lüksleriniz olmayacaktır.

  • Günde sekiz saatten haftada 160 saat verimli çalışacağınız düşüncesi gerçekçi olmayan bir rüyadır. Yazışmalarınızı, iş gezilerinizi, telefon görüşmelerini, kendinize ayırdığınız kişisel dinlenme zamanını (ben her öğlen 2 saat "siesta" yapıyorum mesela :) ) düştükten sonra kalan net değeri hesaplayın. Tipik olarak günde 5-6 saat makul bir değer olabilir. Bu değerin üzeri rakamlar abartı olacaktır.
Tabii ki herşey böyle dört işleme indirgenecek kadar basit değil. Ancak böyle rasyonel bir yöntem izlerseniz en azından kendinizi objektif olarak değerlendirebilir; kendi değeriniz konusunda bir fikir edinebilirsiniz.

5. Peki saatlik ücretimi neler arttırır?
  • Tahmini işler, belirsizlikler: Bir projede belirsizlik ne kadar fazla ise projenin bedeli ve haliyle projenin saatlik ücreti o oranda artacaktır.

    Bu gereksiz artışı önlemek için hedef ve beklentileriniz konusunda net olun. Bu proje ile neyi başaracağınızı düşünüyorsunuz? Projenin sonunda elinizde nasıl bir eser olacağını düşünüyorsunuz?

  • Yan Masraflar: Bir ofisiniz mi var? Beraber çalıştığınız insanlar mı var? Bir proje grubunu mu yönetiyorsunuz? Projenin gelişmesi için sürekli seyahat halinde olmanız gerekiyor ve sürekli birileriyle iletişim kurmak zorunda mı kalıyorsunuz?
    ... liste uzatılabilir. Ek masraflarınız ne kadar artarsa proje maliyetiniz de o kadar artacaktır. Proje maliyetiniz ne kadar artarsa, müşteri bulma olasılığınız o kadar düşecektir.

    Kendi işinizi kurmak istiyorsanız, bu işe tek başınıza başlayın (en masrafsızı bu olur) ve ancak ve ancak gerçekten gerektiği zaman büyüyüp, işinizi genişletin.

  • Deneyim: Proje için çalışan kişiler (buna siz de dahilsiniz) ne kadar deneyimli ise projenin fiyatı da o kadar artacaktır. Ancak yukarıdaki iki maddenin aksine, bu artış kaçınılması gereken bir artış değil, aksine desteklenmesi gereken bir artıştır.

    Deneyiminizi arttırınca, ürettiğiniz ürünlerin güvenilirliği ve kalitesi de artacaktır, bu da sizin pazar değerinizde bir artışa neden olacaktır. Siz de haklı olarak bu maddi olmayan değerleri (intangible asset) proje bütçesinde göstereceksiniz.
Herkese sıcak, maceralı bir gün diliyorum.
Yarın görüşmek üzere...

Labels:


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Pazartesi, Mayıs 22, 2006

Gün 33 - Emin misiniz? Son kararınız mı? #

Full-time işinizden, insanların sizi yönetmesinden gına geldi, kendinize yeterince güvendiğinize inanıyorsunuz ve kendi işinizi kurmayı; kendi kendinizin patronu olmayı mı planlıyorsunuz?

Tabii ki eğer inanıyorsanız, kendinizi yeterince yetkin görüyorsanız başlamamanız için hiçbir neden yok.

Yine de bu U dönüşünü yapmadan önce birkaç yanlış anlaşılmayı yeniden netleştirmek gerekebilir:

1. Artık aileme, arkadaşlarıma, yakın çevreme daha fazla zaman ayırabileceğim

Yanlış!

Ailenizle daha fazla zaman geçirmeyeceksiniz, aksine işiniz ve projeleriniz daha fazla zamanınızı alacak.

Eğer projenizin yarın bitmesi gerekiyorsa müşteriniz için bugünün kız arkadaşınızın doğum günü ya da evlilik yıldönümünüz olduğunun hiç mi hiç önemi olmayacaktır. Projenin yarın bitmesi isteniyorsa akşam için planladığınız romantik yemeği ertelemeniz ve gecenin bir yarısına kadar çalışmanız gerekecektir.

2. Artık öyle saatlerce çalışmak, mesaiye kalmak zorunda değilim

Düşünün. projenizin gecikmesinin suçunu üzerine atacağınız bir patronunuz var mı? Yok! Gecikmenin sebebi olarak göstereceğiniz bir iş arkadaşınız var mı? O da yok!

O zaman düşündüğünüzün aksine işleri zamanında yetiştirmek için çok daha fazla çalışmak zorunda kalacaksınız.

Kendimden örnek verirsem:
  • Güne sabah saat sekizde başlıyorum.
  • Öğlene kadar araştırma trend takibi ve blog yazımıyla geçiyor vaktim.
  • Öğleden sonra üzerinde çalıştığım projelere yoğunlaşıyorum.
  • Mesaimin bitimi geceyarısı biri ya da ikiyi buluyor.
sizce buna "daha az çalışmak" denebilir mi?

3. Müşterilerim ve projelerim olduğu sürece düzenli bir nakit akışım da olacak

Yanlış!

Müşterilerinizden para istemek için projenin bitimini beklemek zorundasınız (benim genel çalışma prensibim: proje bedelinin 1/3 'ü projeye başlamadan avans olarak; kalanı ise proje tesliminde ödenecek şekilde)

Özellikle uzun dönemli bir proje aldıysanız üzerinize birkaç ay (proje teslimine kadar) kasanıza para girişi olmayacak demektir. Yani birlikte çalışacak müşterileri bulsanız bile sizi en az birkaç ay idare edecek nakit rezervini de biryerlerde hazır tutmanız gerekli.

Şöyle basit bir hesap yapabilirsiniz:
  • Bir ay için "sadece yaşayabilmek" adına size ne kadar para gerekiyor hesaplayın (faturalar, ev kirası, ulaşım masrafları, yemek-içmek)
  • Bu değeri üçle çarpın.
  • Elinizde herhangi bir t zamanında en az bu kadar nakitin (ya da eşdeğer miktarda fon/bono vs şeklinde maddi varlığın) bulunduğundan emin olun.
Bu da bizi şu sonuca sürükler: Maaşınızın en az üç katını biriktirmeden, kendi işinizi başlatmayın.

4. Nasıl olsa kendi işimi yapıyorum; bana sıkıcı gelen işleri yapmam, sevdiğim şeylere odaklanabilirim

Tamamen olmasa da, yanlış! Belki girişimcilik denizine doğru bir zamanda atladınız ve başlangıçta birkaç eğlenceli projeniz olacak

Ancak;
  1. Tüm eğlenceli projelerin sıkıcı kısımları bulunur. Ve asıl para kazandıran bölümler genelde bu sıkıcı kısımlardır.
  2. Elinizdeki eğlenceli projeler tükenebilir. Niye mi:

    1. Eğlenceli projeler genelde yaratıcı projelerdir.
    2. Yaratıcı projelerin risk faktörü yüksektir.
    3. İnsanların çoğu riskten kaçınır.
    4. İnsanlar risk almak yerine az ama güvenli nakit akışını tercih ederler (madde 3'ün sonucu).
    5. Az ama düzenli nakit akışı veren projeler o kadar da eğlenceli değildir.(madde 1 ve 4)
    6. Yaratıcı projeler birden ortaya çıkmaz. Üzerinde ciddi bir emek ve zaman harcamak gerekir.
    7. İnsanlar yaratıcı projeler üzerinde düşünmeyi gereksiz zaman kaybı olarak görürler (madde 4 ve 6).
QED
(
latince: quod erat demonstrandum;
türkçe: gösterilmek istenen de buydu;
türkçe(bilimsel): ispatın sonu;
türkçe(argo): aha bu da kapak olsun!
).

...

Kısacası öyle ya da böyle elinizdeki eğlenceli projeler tükenecektir. Yani bir süre sevdiğiniz birşeyler yapacak, sonra uzun bir süre o kadar da sevmediğiniz işlerle uğraşacak, sonra tekrar sevdiğiniz bir işe başlayacaksınız... Ve bu böyle gidecek. Buna hazırlıklı olun.

...

Kendi kendinizin patronu olmak bir zihin durumudur (state-of-mind). Bu işe girişmeden önce nasıl bir insan olduğunuzu; bu işe uygun olup olmadığınızı çok iyi değerlendirmeniz gerekir.

Eğer güvenli ve rahat ortamlardan hoşlanan bir insansanız, girişimcilik pek de size göre değil demektir.

Eğer
  • Dışadönükseniz,
  • inatçı iseniz,
  • yeteneğiniz varsa,
  • kendinize güveniyorsanız,
  • kendinize iyi bir sosyal ağ örmüş iseniz
muhtemelen başarılı olacaksınız demektir.

Yine de başlangıç kararını almadan önce yukarıda sıralanmış yanlış anlaşılmaları aklınızda bulundurun.

Burada deniz çok dalgalı ve başlangıçta elinizde basit bir sandal var. Sandalınızı büyütüp, geliştirip koca bir tekneye dönüştürmek de sizin elinizde; dikkatli davranmayarak onu alabora etmek de sizin elinizde.

Umarım bazı yanlış anlaşılmaları aydınlatabilmişimdir.

Tekrar sorayım: Emin misiniz? Son kararınız mı?

... Yarın görüşmek üzere.

Labels: , , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Pazar, Mayıs 21, 2006

Tatil dönüşü... #

5/19/06'da Sefer KILIÇ dedi ki:

Selam Volkan, Burayı bir süre önce keşfettim ve gün gün okuyorum yazdıklarını.
Teşekkürler Sefer.
Açıkçası ben de şuan yaptığını yapabilmek isterdim. Ama biz 9-6 devam ediyoruz şimdilik.

Neyse diyeceğim bunlar değildi. Açıkçası sarmal ın tasarımı beni çok yordu. renklerin kontrası bir yana, renklerin üzerindeki yatay çizgilerde oldukça yorucu. Siteyi incelemek istesemde olabildiğince çabuk kaçtım.

Evet, gözü epey yorduğu konusunda haklısın.

sarmal derken, portföy sayfasından (sarmal.com/client) bahsettiğini varsayıyorum.
Ana sayfa (http://www.sarmal.com) o kadar da yorucu gelmiyor bana.

Portföy sayfasına biraz daha gri katmak ve en azından okunabilir alandaki çizgileri daha az belirgin hale getirmek aklımda olan şeyler. Ancak kendimi biliyorsam, bu işe giriştiğim zaman en azından bir iki günüm tasarımı değiştirmekle, renklerle oynamakla, yapıp bozmakla geçecek.

Şu an yoğun halde uğraştığım projeler olduğu için bunları yapılacaklar listemin daha alt sıralarına yerleştiriyorum.

Ne demiş ingilizler: "One problem at a time." (Türkçesi: "teker teker gelin ülenn!")

Gerçekten çokişlilik (ing. multitasking) zamanımızın en büyük sorunlarından:
Pek çok işi bir arada yapayım derken hiçbirşey yapamamanıza ve dolayısıyla işleri zamanında yetiştiremediğiniz için stres yoğunluğunuzun artmasına ve bunun sonucunda elinizin ayağınıza dolanmasına sebep olan hemen hemen herkesin yaşadığı bir durum. İleride bu konuyu da detaylı incelemek yararlı olur diye düşünüyorum.

Sefer, önerin ve ilgin için tekrar teşekkür ederim. Nerede olduğunu bilmesen de, yaptıklarını destekleyen birilerin olduğunu bilmek gerçekten çok güzel. Zaten bu uğraşımda (gerek donkişot blog'u gerekse kendi işimi devam ettirmekten bahsediyorum) bu destekler yardımıyla yılmadan devam ediyorum.

Not 1:
Tatilden döndüm yorgunum, kafamı toplamaya ihtiyacım var. Yarın, yeni bir konu ile sizlerle birlikte olmaya çalışacağım.

Not 2:
Ağva'ya yolunuz düşerse Tahir Baba'ya benden selam söyleyin ve mutlaka balığını yiyin (tercihen rakısını da için -- özellikle patlıcanlı mezeleri bir harika!). Nehir kenarında küçük bir restoran ve kiremitte palamut konusunda tek geçerim.

Yok yok, kendisinden komisyon falan almış değilim :)

...

Tahir Baba da kendi çapında bir deli:

19 yaşında (yani, çoğumuzun tabiri caizse daha kısa pantalonla ortalıkta gezdiği yaşlarda) Konya'dan Ağva'ya gitmiş ve balık işine girişmiş. Kendi balığını kendi tutuyor, kendi pişiriyor.

Konya neree, karadeniz nere, balıkçılık ne alaka diye sormayın. Çok hoşsohbet bir adam, gidin kendi hikâyesini kendi ağzından dinleyin :)

Yarın görüşmek üzere,
Hoşça kalın...

Labels:


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Perşembe, Mayıs 18, 2006

bir süre ortalarda yokum... #

Kendi işinize sahip olmanızın en güzel yanlarından biri: Kendinize istediğiniz zaman izin verebilirsiniz :)

Hem izin formu doldurmanıza da gerek yok.

Bu son bir ayın çok yorucu (ve verimli) geçtiğine inandığım için kendime izin verdim:
Tatile gidiyorum!

Teknolojiden ve bilgisayardan uzak; grisi az, yeşili bol bir yerlere...

O nedenle, pazartesiye kadar yeni yazım olmayacak.

Pazartesi tazelenmiş olarak; yepyeni bir konu ile görüşmek üzere.
Hoşçakalın...

Labels:


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Çarşamba, Mayıs 17, 2006

Gün 32 - Düşünüyorum, o halde kazanıyorum #

Arkadaşlarım hâlâ bana soruyorlar:
"Rahatlıkla her ay xxxx YTL paranın cebinde olduğuna emin olduğun bir iş bulabilecekken, niye kendini riske atıyorsun?"
Ben de onlara bu bloga bir göz atmalarını öneriyorum :)
Uzaktan çoğu insana delilik gibi göründüğü için (olmadığını kim söylemiş) kendi işinizi başlatmak, kendi girişiminizin sahibi olmanın neden bu kadar çekici olduğunu biraz daha açmak yararlı olabilir:

4. Sıkılıyorsanız, yanlış işi yapıyorsunuz demektir


Ya da eğer sevdiğiniz işi yapıyorsanız, iş yapmıyorsunuz demektir.

Belki yeni serüveninizde yorulacaksınız. Ama kesinlikle eğleneceksiniz. Zaten eğer kendi işinizi yaparken eğlenmiyorsanız yanlış işi yapıyorsunuzdur.

Yeni fırsatlarla karşılaşacak, ve bu fırsatları yakalamak için her gün yeni birşeyler öğrenecek, daima ileriye bakacaksınız. Bundan daha güzel, daha eğlenceli ne olabilir?

Daha fazla macera ve heyecanı bulacağınız fazla yer yok. Bu macera ve heyacanın karşılığını daha iyi alacağınız bir yer de yok: Kimse Afrika'da kaplanlarla safari yaptığınız için "aferin evlat" deyip onbin dolarlık bir çek vermez. Ancak eğer gerçekten orijinal şeyler üretiyorsanız bu onbin dolardan çok daha fazlasını birkaç ay, hatta bazen birkaç saat içerisinde kazanabilirsiniz.

Herşey finansal getiri için mi, tabii ki değil, ama o kısmı başka bir yazının konusu.

Tabi eğer sizin için macera ve risk masa başında oturup patrondan gizli gizli solitaire, mayın tarlası vb. oynamaksa, emin olun bu blog size hiç mi hiç anlamlı gelmeyecektir.

3. Simcity oynamaktan çok daha eğlenceli

Bilgisayar oyunu sevenler civilization, simcity, age of empires, monopoly, capitalism plus türevi oyunları bilirler. Herşeye sıfırdan başlarsınız ve oyunun sonunda inanılmaz noktalara gelirsiniz.

İşte kendi girişiminizi başlatmak bu yaklaşımı alıp, gerçek hayatta kullanmak için bir fırsat sunuyor insana.

Kullandığınız kavramların birebir aynısını gerçek hayatta da uygulayabildikten sonra niye sanal bir firma kurasınız ki?

Evet, hayatı oyun olarak görmek biraz delice olabilir ama çoook eğlenceli.

Bir de diğer tarafına bakın: Hayatı insanın "çaresiz oyuncu" olduğu bir tiyatro sahnesi olarak görmek daha mı iyi?

İnsanı ümitleri, istekleri ve hedefleri ayakta tutar. Bunları kaybetmeyiniz.

2. Düşünüyorum, o halde kazanıyorum

Kendi işinizi ayakta tutmak zor olabilir. Yine gerçekçi olacağım ve çoğu pazarlama kitabında yazan "... ama ödülünüz çok büyük olacaktır" laf salatasını yapmayacağım.

Kendi işinizi ayakta tutmanız size ancak şöyle böyle bir hayat standardı sunar. İşin ödül kısmı ise zekânızı kullanmaktan geçer:

  • Akıllıca hareket eder
  • Kaliteli fikirler üretir
  • Bu fikirleri işleyecek iş gücünü sağlar (ya outsource eder, ya da kendiniz bizzat işin içinde olur)
  • Ve bunları yaratıcılığınızla birleştirirseniz
işte o zaman ödülünüz büyük olur.

Tam tersini alalım: Hiç işe yaramayan bir fikir ürettiniz. O zaman hiçbirşey kazanmazsınız.

Eğer kendi işiniz olmasaydı, yani bir yerlerde 8-5 maaşlı çalışıyor olsaydınız ürettiğiniz kötü fikirlerin cezasını bu kadar acımasız çekmeyecektiniz. Ancak ürettiğiniz güzel fikirlerden de (müdürünüzün ağzından zorla çıkan bir "aferin"den başka) hiçbir şey kazanmayacaktınız.

Bir de işin olumlu tarafına bakın: İstediğiniz kadar fikir üretmekte özgürsünüz. Ürettiğiniz tüm fikirler kötü olacak diye bir şart yok ya. Hem niye düşer insan? Tekrar ayağa kalkmayı öğrenebilmek için.

1. İş güvenliğine yeni bir bakış

Full time işinizden atılma, yerinize başka birinin alınması gibi kaygılar yaşayanların sayısı hiç de az değil.

Bilin bakalım kendi işinizden sizi kim çıkartabilir? Evet kendiniz! Yani başarınızın ya da başarısızlığınızın tek sorumlusu sizsiniz. Niye geleceğinizi, işe devam etme/etmeme kararınızı, "acaba terfi alır mıyım?" beklentilerinizi hayatında birinci önceliği siz olmayan bir yöneticinin elinde tutasınız?

Kendi işinizi yapıyorsanız, birinci öncelikte siz olacağınız için kendiniz için en iyi kararı da siz alacaksınız. Kendi girişiminizi başlatmanız, geleceğinizi ve hedeflerinizi birinci dereceden sorumlu birinin (sizin) kontrolüne verir.

Şans faktörünü unutun. Evet şans diye bir şey var. Zaten strateji kavramı da bunun için var. Olumlu olayları lehinize yönlendirecek ve olumsuzluklardan gelecek zararı en aza indirgeyecek bir stratejiniz olsun ve bildiğiniz yolda ilerleyin.

... yarın görüşmek üzere;

Labels: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Salı, Mayıs 16, 2006

Gün 31 - Daha iyi görebilmek için #

Az önce gözlüğüm kırıldı. Yaramaz muhabbet kuşum almış yere atmış (ben çalışırken hep odada bir yerlerde gezinir de :) ) Ben de fark etmeyip çatırt diye üzerine bastım.

Bu olay, durumumu tamamen farklı bir konuyla ilişkilendirmemi sağladı (ilham gelecek ya):

Bazı şeyleri daha iyi görmek için gözlüğe ihtiyacınız yok. Görmekten kastım tabii ki fiziksel değil; daha üretken olmak, orijinal fikirler bulmak, halihazırda varolan karmaşık bir soruna çözüm bulabilmekten bahsediyorum.

Size olur mu bilmiyorum ama, bir konu üzerinde saatlerce kafa patlattıktan sonra bazen aniden kafamda bir ampul yanar.

İşte, ilham perilerinizin sizi daha sık ziyaret etmesini sağlamak için birkaç öneri:

1. Arada molalar verin ve durumu yeniden değerlendirin

Yaptığınız işten uzaklaşın. Her ne yapıyorsanız bırakın ve o ana kadar yaptıklarınızı / elde ettiklerinizi bir değerlendirin. Acaba doğru şey üzerinde mi çalışıyorsunuz? Üzerinde çalıştığınız iş/proje için doğru miktarda zaman ayırdığınıza (yani ne az, ne fazla) emin misiniz? Bu konuları netleştirin.

2. Arada molalar verin; kendinizi ödüllendirin

Bugün çalışmak istemiyor, gidip boğazda gezmek mi istiyorsunuz. Buyrun gezin. Bu geziyi, daha önceden yüksek dikkatle odaklandığınız ve verimli olarak çalıştığınız günlerin bir ödülü olarak sunun kendinize.

Eğer nefes almaya ihtiyacınız varsa, bu ödülü sunun kendinize. Zaman kaybetmeyeceksiniz. Aksine, verimliliğinizi kat kat arttırdığınızı fark edeceksiniz.

3. Arada molalar verin ve yaptıklarınızı bir arkadaşınıza anlatın

Mutlaka yaşamışsınızdır, bir arkadaşınıza harıl harıl üzerinde çalıştığınız bir problemi anlatırken kendi kendinize sorular sormaya başlar, ve birden bire arkadaşınızın desteğine ihtiyaç duymadan problemi çözüverirsiniz.

O an ihtiyacınız olan arkadaşınızın desteği değildir. Sizin konuşmaya, kendinizi dinlemeye ihtiyacınız vardır.

Kendi sesinizi dinlemek daha önce görmediğiniz pek çok şeyi fark etmenizi sağlayacaktır.

Bakın bu üçüncü "mola verin" deyişim :)

4. Yanınızda küçük bir defter-kalem bulunsun

Bu iş için bilgisayar olacakken son anda evrimleşip cep telefonu olan teknoloji harikası cihazımı kullanıyorum ama bir defter kalem de fazlasıyla işinizi görür.

Her zaman yanınızda bir defter bulunsun. Aklınıza gelen irili ufaklı fikirleri yazın. Fikirlerin ne zaman gelip ne zaman gideceği hiç belli olmaz.

5. Yapacağınız işleri bir kenarı kaydedin

Ben bu iş için basecamp'i kullanıyorum. Ama bir önceki maddedeki defter-kalem de işinizi görür. Yapacaklarınızı bir kenarı yazmak hafızanıza güvenmekten çok daha akılllıcadır. Ne demişler "söz gider, yazı kalır."

6. Smokin giyen insanların arasına saklanmış pengueni fark edin

Tek birşeye odaklanmak belirgin bir problemi çözerken zaman kazandırıcı olabilir. Ancak yaratıcı olmak bakış açınızın mükün olduğunca geniş tutmayı; yaptıklarınızda, ürettiğiniz eserde, güncel hayatınızda, çevrenizde olan zıtlıkları farkedebilmeyi gerektirir.

Sokakta dikkatinizi zar zor çeken "yıkık dökük bir ev", bir fotoğraf üstadı için "müthiş bir perspektif"i yansıtıyor olabilir. Ve inanın, bu perspektifi bakmayı bilmedikten sonra hiçbir gözlükle göremezsiniz (benim kırık gözlüğüm dahil :) )

Farklı olanı, orijinal olanı, yakalayın. Herkesten farklı bir bakışınız olsun. Benzerliklere değil, farklara odaklanın.

Örneğin "ne var ki bunda, herkes kıymalı yumurta yapıyor" demeyin: Kıymalı yumurtada bile yenilik arayın.

Dönüşüm (rotation), zıtlık (duality), ve devinim (oscillation) hayatınızın vazgeçilmez kutsal üçlüsü olsun.

Hayattan zevk aldığınızı, ve çok daha üretken olduğunuzu fark edeceksiniz.

...Yarın görüşmek üzere

Labels: , , , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Pazartesi, Mayıs 15, 2006

Gün 30 - Patronunuzu yönetin #

Bu blogun okuyucularının çoğunun benim kadar manyak olmadığını ve bir yerlerde (büyük ya da küçük, kurumsal ya da az kurumsal) birilerine bağlı çalıştığını tahmin ediyorum.

Kısacası çoğumuzun rapor verdiği, önemli kararlarda fikrini almak zorunda olduğu, işlerinizin zamanında tamamlanması için üzerinizde baskı yapan bir patronunuz var.

Bugün, patronunuzu yönetmenin (hadi yönlendirmenin diyelim :) ) birkaç püf noktasından bahsedeceğim. Yöneticinizi, yönetici olmanın nasıl birşey olduğunu iyi anlamalısınız ki, ileride kendi kendinizin yöneticisi olduğunuzda sudan çıkmış balığa dönmeyin.

1. Kararlar

Eğer yöneticinizin verdiğiniz kararı beğenmemesini, size hayır demesini istemiyorsanız ona yardımcı olun:

  • siz: "Erdil Bey, programlarımız olması gerekenden yüzde yetmiş daha az verimle çalışıyor. Sistemin değişik konumlarında kilit (bottleneck) noktaları tespit ettim."
    Düşünceniz: "kesin gözüne girdim bu sefer. ne kadar dikkatli olduğum takdir eder artık."

    Bir gün sonra siz: "Erdil Bey, sunucularımızdan birine hacker saldırmış, ilk fark eden ben oldum. Hemen kriz planlaması yapmamız gerekli."
    Düşünceniz: (yukarıdaki ile aynı)

    Bir gün daha sonra Siz: "Erdil Bey, sistemde yeni bir güvenlik açığı buldum."
    Düşünceniz: (yukarıdaki ile aynı)

    Yöneticinizin düşüncesi: "iyi * ettin! Üst yönetim tepemde boza pişiriyor zaten. Bir de sen her gün felaket tellallığı yapıyorsun. Bir gün de iyi birşey söyle be adam!"

    Ona sadece kötü şeylerden bahsetmeyin. İyi haberler de verin. Eğer her gün kötü haberlerden bahsedersiniz, gün gelir siz kötü haberin kendisi olursunuz.

    Yani mühendis olmayın!

  • Yapacağınız işin, önerdiğiniz çözüm planının ne ve nasılından değil, amaç ve sonuçlarından bahsedin. Bu kısmı yöneticinizi inanın çok daha fazla ilgilendirir.

    Yani mühendis olmayın!

    (Yanlış anlaşılmasın: Mühendisler alınmasın, onlarla alıp veremediğim yok. Ben kendim de bir mühendisim. Benim derdim çoğu mühendisin kalıp düşünce tarzı ile, dünyayı kendi paradigmalarından algılama konusundaki ısrarlarıyla ilgili.)

  • Ondan ne beklediğinizi net olarak anlatın (riski paylaşmak, iş analizi, kriterleri gözden geçirmek vs.) Sanıldığının aksine, hiçbir yönetici düşünce okuyamaz.

  • Eğer yardım istediğiniz bir konu varsa, yardım isteyeceğiniz noktalara odaklanın.

  • Yöneticinizin sizinle uyuşmayan fikirleri olabileceğine hazırlıklı olun. Özellikle öneriniz maliyeti veya riski yüksek bir öneri ise, yöneticiniz geçmiş deneyimlerini de göze alarak yoğurdu üfleyerek yemek isteyecektir.

    Elinizde durumu netleştirecek verileriniz, grafikleriniz, açıklamalarınız olsun. Unutmayın çoğu insan kavramları görsel olarak daha net algılar.

  • Konuşmanızın bitiminde sonra aldığınız kararları özetleyin ve bir kenarı yazın.

  • Ve son olarak, bir karara varıldıktan sonra (bu sizin kararınız olabilir, onun kararı olabilir, ortada bir nokta olabilir, ya da aslında hiçbir noktaya varılmamış olabilir) dışarıda olur olmaz bu karar hakkında konuşmayın. Görüşme siz ve yöneticiniz arasında oldu. Eğer başkalarının bilmesi gerekseydi, emin olun başkaları da çağırılırdı.
2. Yöneticinizin zamanını yönetin

Siz yöneticinizin problemlerinin ancak yüzde birini yansıtıyorsunuz. Bunu yüzde yüzmüş gibi göstermeyin. Yani hazırlık yapın, durumu özetleyin, seçenekleri derleyin.

Toplantıya hazır olun.

"Nasıl olsa konuya hakimim, orada biraz teknik çorba yapıp kafasını karıştırı, sonra da istediğimi kopartırım" diye düşünmeyin.

Bırakın şu şark kurnazlığını! Yöneticinize yardımcı olun ki, o da size destek olsun.


3. Fikrini sorun


Emin olun her yöneticinin her konuda bir fikri vardır :) Evet, sizin kadar konunun içinde olmayabilir ama ağaca değil, ormana odaklanmış bir insanın görüşü çoğu durumda yardımcı olacaktır.

4. Problemler

Bunu ilk madde de detaylandırdık zaten. Yöneticinizin yanına hep problemlerle gitmeyin. Ona çözümler de sunun.

5. Yöneticinizi eğitin


Konuyu basitleştirin, teknik olmayan anlaşılabilir bir dille ne olup bittiğini anlatın. Konuyla ilgili önceden yapılmış uygulamalar sunun, makalelerden alıntılar yapın. Yöneticinizin bakış açısını genişletmeye çalışın.

Böylelikle aradaki gerilimi azaltır ve karşılıklı bir güven ortamı oluşturursunuz. Bu da sizi daha verimli bir karar alma sürecine yönlendirir.

6. Sözler, sözler...

Başaramayacağınız şeyler için söz vermeyin. Ve eğer yöneticiniz sizden olanaksız birşey istiyorsa ("Bir saate biter değil mi?" -- hayır efendim, hiçbir iş bir saaate bitmez!) bunu ona nedenleriyle beraber açıkça anlatın. Dışarıdan çok basitmiş gibi görünen bir iş aslında çok daha fazla zaman alıyor olabilir. Bunu ona anlatmazsanız, bilmesini de beklememelisiniz. Dediğim gibi yöneticiler beyin okuyamazlar.
(Bazı yöneticiler beyin okuyor muş gibi yapar. O ayrı bir konu...)

Kötü sürprizleri son ana saklamayın. Eğer ortada bir risk varsa, bu riski en başından tartışın.

Kısacası dürüst olun, açık olun, paylaşımcı olun. İnanın (ikiniz açısından da) işler daha kolaylaşacak ve verimlilik artacaktır.

...Unutmadan, ola ki kendi işinizi kurarsanız yukarıdaki yazıyı alın, bir yere kopyalayın; "Yönetici" kelimesini "Müşteri" ile değiştirin. Ve tekrar bir okuyun. Bakalım ne göreceksiniz.

Yarın görüşmek üzere;

Labels: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Cumartesi, Mayıs 13, 2006

Gün 29 - Bir milyon dolarlık bir fikir #

Oyun oynamaktan ve çocuk olmaktan bahsetmişken daha önceden yazdığım bir yazının (ingilizce) Türkçesini burada tekrar yazmanın yerinde olacağını düşündüm. Hazır yazarken de biraz geliştirip ekstra birşeyler daha ekledim.

Neyse, konuya geçeyim...

Diyelim ki bir milyon (ya da bir milyar, ya da bir gazilyon... fark etmez) dolar değerinde bir fikir üretmek istiyorsunuz. Ne yapmanız gerekli biliyor musunuz: Fikir üretmeyi öğrenmek!

Dalga geçmiyorum. Fikir üretmeyi bilmeden/anlamadan nasıl milyon dolarlık bir fikir üretebilir ki bir insan? Eğer yaratıcı olmayı bilmiyorsanız, nasıl yeni birşeyler ortaya çıkarabilirsiniz ki?

Zaman içinde geri gidin ve düşünün, en zon ne zaman "İşte bu!", "Harika! süper bir çözüm bu!", "ya bunu neden daha önce düşünemedim ben!" dediniz?

Bir ay önce? üç ay önce? Bir yıl önce?

Şimdi o anki ruh halinizi gözünüzün önüne getirin. Heyecanlıydınız değil mi? İçiniz içinize sığmıyordu. Sanki dünyayı kurtarmıştınız.

İddiaya girerim, beş altı yaşlarında iken her gününüz yüzlerce buluşla, yeni şeyler keşfetmekle geçiyordu. Ve bulduğunuz en basit şeyde bile yukarıdaki cümlelerden kat kat güçlü bir heyecan duyuyordunuz.

Niye? Çünkü düşünce yapınızı kalıp fikirlerle ve ön yargılarla perdelememiştiniz.

Sonra ne oldu. Okula başladınız. Başlangıçta herşey güzel ve eğlenceliydi. Fakat üniversiteden mezun olduğunuzda yaratıcılığınızın temelinde yatan yeteneklerinizi de büyük ihtimalle kaybettiniz.

Kaybettikleriniz:
  1. Sorgulamak, herşeyi sorgulamak

    ve

  2. İlişki kurmak. Birbiriyle ilgisi bile olmayan iki farklı şey arasında mantıksız, abuk sabuk da olsa bir ilişki kurabilmek.
(Bir düşünün; buluşların / icatların hepsi birbiriyle ilgisi yokmuş gibi görünün varlıklar arasında, başlangıçtan beri var olan ancak kimsenin o ana kadar fark etmediği ilginç ve farklı yönleri bularak ortaya çıkmamış mıdır?)

İlkokula girdiğinizde soru işareti idiniz. Üniversiteden çıkınca ise kocaman bir nokta oluverdiniz.

Ve şimdi tüm bunlar olmamış gibi davranıp, yaratıcı olmak istiyorsunuz. Hadi canım!

Yaratıcı olmak istiyorsanız, öncelikle gözünüzün önündeki şu önyargı perdesini kaldırın. Bildiğiniz, öğrendiğiniz, geçmişten beri size şu ya da bu şekilde empoze edilen herşeyi unutun. Mantıksız olun. "Elalem ne der"leri, "oldu mu şimdi"leri, bildiğiniz tüm normları bir kenarı bırakın.

Ve tüm bunlardan daha önemlisi; özgür olun! Kısacası çocuk olun. Yaptığınız en ufak eylemden bile müthiş bir mutluluk duymaya bakın.

Hepsi bu. Eğer yaratıcı olmak istiyorsanız, çocukluğunuza geri dönün. Hatta mümkünse, annenizin karnına geri dönüp oradan yepyeni bir hayata tekrar doğun.

Peki bunca şeyi söylüyorum ama, ben niye halen milyarder olmadım:
Çünkü henüz altı yaşındayım! Dört yaşına geldiğimde bir servetim olacak ve onunla kendime kocamaaan bir dondurma alacağım. Öyle büyük olacak ki, tüm kuzey kutpunu kaplayacak.

Tüm annelerin anneler günü kutlu olsun!

Görüşmek üzere;

Labels:


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Cuma, Mayıs 12, 2006

Gün 28 - Treni kaçırmamak için birkaç öneri #

Bugün işinizi ve iş yönetim becerilerinizi geliştirmeniz, çağın gerisinde kalmamanız için birkaç öneride bulunmaya çalışacağım.

1. Bir blog başlatın

Blog yazmanın bir avantajı sizi araştırmaya yöneltmesi:

Blog yazıyorsanız, tabii ki blogunuzun okunmasını, ilgi çekmesini istersiniz. Bunu da farklı, alternatifi olmayan özgün bir içerik ortaya koyarak yapabilirsiniz.

Eğer şair değilseniz emin olun özgün içerik "ilham perileri" tarafından size gönderilmez. İçerik oluşturmak için araştırma yapmanız gerekir.
(
Araştırmaktan kastım öyle iki tane sayfa okuyup da "hah tamam, kaptım bu işi" demek değil kesinlikle.

RSS sağolsun bilgi ayağınıza kadar geldiği için bu bilgiye erişmek artık çok çok kolay:
örneğin sırf bugün 1256 adet iş yönetimi / pazarlama / kültürel ilişkiler vb. konulu siteye göz atmışım.

Niye mi?
  • Birincisi kendi işimi yöneten "tek kişilik bir şirket" olarak yazılım uzmanlığından zaman zaman sıyrılmam ve "masanın arka tarafına" geçmem gerekiyor. Bunun yolu da kendimi geliştirmekten geçiyor.
  • İkinci olarak bu blogun okuyucularının kaliteli ve değerli insanlar olduğuna inanıyorum ve sizlerin kalitesine layık içerik sunmak için çabalıyorum.
)

Dağıttım yine.

Ne diyordum: bir blog başlatın.

Blogunuzun olmasının bir diğer avantajı da dünyanın geri kalan kısmının sizi / yaptığınız işleri / karakterinizi tanıması olacaktır. İnsanlar tarafından ne kadar iyi tanınırsanız, iş hayatınız da o kadar yolunda gider. Unutmayın, iş hayatının vazgeçilmez ilkesi sizi daha ilerilere taşıyabilecek, değerli sosyal ağlar oluşturmaktır.

Değer döngüsel (recursive) bir kavramdır. Yani insanlar size ne kadar değer verirse; sizin değerli insanlarla iş ilişkisi kurma imkanınız o kadar artar. Değerli insanlarla başarılı iş ilişkileriniz sonucunda oluşturduğunuz portföy ve referans da insanların size verdiği değerin artmasını sağlar.

Blog hakkında ne kadar yazsam önemini anlatamam.

Belki de sırf blog yazmaktan her ay dolar bazında beş sıfırlı rakamlar kazananlar olduğunu bilmek ilginizi çekebilir.

Sokaktan birisi çıkıp size
"Her gün, ya da en azından gün aşırı, özgün konular yazacaksın, hedef kitlenle sürekli iletişim içerisinde olacaksın. Bir sene bu işe devam edersen oturduğun yerden 10000+ USD kazanma ihtimalin var."
dese
"Yok abi, bu işler bana göre değil."

mi dersiniz ?

2. Size yardım edecek birileri olsun

Birinci adım, problemin var olduğuna ve yardıma ihtiyacınız olduğunu kabul etmektir. Bazı işlerde iyi, bazı işlerde ise felaket olabilirsiniz. Örneğin belki çok iyi bir arka plan (backoffice) yazılım geliştiricisisiniz, ancak kullanıcı arayüzü tasarımında ve görsel yaratıcılıkta tam bir faciasınız. O zaman görsel tasarım işini bu işi iyi yapan birine outsource etmeniz gerekir.

Eğer muhasebeci değilseniz, defter hesaplarınızı bir muhasebeciye yaptırmanız ve karşılığında muhasebecinize kendi hizmetlerinizden bir kısmını sunmanız (barter) zamanı ve kaynakları verimli kullanmanız demektir.

Herşeyi kendi başınıza başaramazsınız, önünde sonunda yardıma ihtiyacınız olur. Bu yardım bugün muhasebecinizden, yarın en değerli dostunuzdan gelecektir.

Yardıma açık olun. Donkişotluk yapmayın :)

3. Birdenbire büyümeyin, olabildiğince küçük kalın

Küçük bir işi idare etmek daha kolaydır. Küçük bir işiniz varsa (SMB: small to medium business) yaptığınız işte ve aldığınız kararlarda hızlı ve esnek olabilirsiniz. Büyüdükçe ve kurumsallaştıkça bu esnekliği kaybedersiniz.

Tabii ki belirli bir nokta gelecek ve girişiminizi büyütmeniz gerekecektir. Ancak bu büyüme nedensiz olmamalıdır:

Bebek adımlarıyla ilerleyin. Emin olmadan büyümeyin.

4. Fiyat rekabetine girmeyin

Şöyle açayım:

Finans yönetimi açısından bakarsak, fiyat rekabetinde başarılı olmanız için ürün ya da hizmetinizin değişken masrafını (variable cost) dağıtmanız gerekir. İşin rakamsal detaylarına girmeden örneklemeye çalışacağım:

Diyelim ayda yüz televizyon üreten küçük bir fabrikasınız. Her ay milyonlarca televizyon üretme kapasitesine sahip Vestel ile fiyat rekabetine girebilir misiniz?

Vestel ölçek ekonomisinden yararlanarak sizin başabaş noktanızın çok altında bile kâr elde edecektir. (çinin yaptığı da bu değil midir?)

Biraz uç bir örnek oldu belki. Söylemek istediğim; fiyat rekabetinde sizden daha düşük fiyatla girecek, ölçek ekonomisi bakımından sizden daha avantajlı bir sektör büyüğü olacaktır mutlaka.

Ya da ne kadar iyi karate bilirseniz bilin sizden daha iyisi çıkacaktır.

Fiyatınızla değil farklılığınızla ve kalitenizle ön plana çıkın. Ucuzlaşmayın. Markalaşın.

5. Sevdiğiniz işi yapın

İnsanoğlu ilgi duyduğu, severek yaptığı bir iş; bir ideal, bir prensip olduğu zaman kendi sınırlarını kat kat aşan bir varlık. Düşününce gerçekten de çok garip.

Kendimden örnek vereceğim:
Full-time işimi bırakalı bir ay oldu. Şu an sevdiğim işi yapıyorum (en azından çoğu zaman :) ) Ve bazen kalbimin daha hızlı attığını, kanımın damarlarımdan daha bir deli deli aktığını hissediyorum.

Sevdiğiniz işi yapıyorsanız, iş yapmıyorsunuz demektir.

Yarın görüşmek üzere.

Labels: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Çarşamba, Mayıs 10, 2006

Gün 27 - Sıkıcı toplantılarda uyumamak için bir yöntem #

Kurumsal ortamı, yani full-time işimi bıraktım ya, kurumsallıkla dalga geçmeden edemiyorum :)

Halen kurumsal hayatlarına devam eden, ya da öyle ya da böyle gruplar halinde toplanıp, toplantıda harcanan zamanın en az yarısının boş ve anlamsız konuşmalarla geçtiğine inananlara bi önerim var.

Ufak bir oyun da denebilir. Yanlız bu oyunu, toplantıya katılan herkesin oynaması gerekli (toplantıyı yöneten müdür/yönetici dahil).

Aslında bu oyunu oynadığınızda toplantı konusuna olan dikkatin ve toplantıdan alınan genel verimin de arttığını fark edeceksiniz.

Gerekli malzemeler:
Kareli bir kağıt
Bir kalem

Yöntem:
  1. Kaleminizle kağıda 5e 5lik bir kare çizin. (yani karenizde toplam 25 hücre olsun -- hücreler içine yazı yazılabilecek büyüklükte olmalı.
  2. Her kutucuğa aşağıdaki kelimelerden birini yazın
    • Sinerji
    • Stratejik uyumluluk
    • Rekabet avantajımız
    • En iyi uygulama
    • Sonuç olarak
    • Erteleyelim
    • Masraflı
    • İşin aslını isterseniz (ya da benzeri: gerçeği söylemek gerekirse vb.)
    • 7 / 24
    • Döngü
    • Test sonuçlarına göre
    • Değer katmak
    • Proaktif
    • kazan-kazan stratejisi
    • olaylara dışarıdan bakmak
    • herşey çok hızlı gelişiyor
    • sonuç odaklı
    • bilgi bankası
    • Günün sonunda
    • müşteri odaklı
    • paradigma
    • oyun planımız (planımız)
    • kaldıraç etkisi
    • vizyon
    • misyon
  3. Konuşulanları dikkatle dinleyin. Ve bu kelimelerden herhangi biri söylenince ilgili kutucuğa bir çizik atın.
  4. Alt alta, yan yana, ya da çapraz beş tane çizik yakaladığınız zaman avazınız çıktığı kadar bağırın: "TOMBALA".
Hatta en çok tombala yapana dikkatinden dolayı ufak bir ödül verin.
Yukarıda sıralı 25 kelimeyi gereksiz yere kullanıp "laf salatası" yapanlara da ufak bir ceza verilebilir.

Toplantıların verimliliğinin ne kadar arttığını görünce şaşıracaksınız.

... Çok ciddiyim!

Yaratıcı mı olmak istiyorsunuz?
Biraz çocuk olmaya ne dersiniz?

Yarın görüşmek üzere.

Labels: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Salı, Mayıs 09, 2006

Gün 26 - Web uygulamam para kazanacak mı? #

Bu yazım daha ziyade web üzerinde uygulama geliştiricilere yönelik; ancak web tabanlı bir işin yönetimine yeni yeni başlamış; masanın pazarlama/iş yönetimi tarafına daha yakın kimseler de kendileri için birşeyler bulabilirler.

Diyelim ki bir web servisi üretmeyi planlıyorsunuz. Ve yine diyelim, çağı yakalamak adına siz de web2.0 trenine katılmak, flickr, meebo, google calendar, basecamp, rallypoint vb. gibi insanların "vay bee!" diyeceği bir uygulama geliştirmek istiyorsunuz.

Eğer ısınmak için sobanızda dolar yakma lüksüne sahipseniz, ya da zevk için kod yazan bir yazılımcı iseniz (ben "gece yazılımcısı" diyeceğim.. daha uygun bir terim varsa önerilere açığım) sorun değil.
Ancak normal şartlar altında web uygulamanız için bir gelir modeli geliştirmeniz gerekli.

Bunu materyalizm olarak görmeyin. Gerçekçi olmalı ve web uygulamanızın nasıl para getireceğini detaylı olarak planlamalısınız.

Biraz daha açıklığa kavuşturmak gerekirse; eğer "eğlence olsun" diye birşeyler yapıyorsanız sorun yok. (ileride eğlence olarak yaptığınız şey google'ın ilgisini çeker de birkaç milyon dolara satın bile alınabilir -- onlarca örnek var ortalıkta)
Ancak, eğer projenize ciddi bir zaman ve emek harcamayı düşünüyorsanız, finansal bir planınız da olmalı.

Gerçekçi olmaya devam edelim.

1. İzleyici kitlenizin en fazla yüzde ikisi ücretli üye olacaktır

Aslında yurt dışında "conversion ratio" olarak bilinen bu oran yüzde üç / yüzde dört civarında. Ancak Türkiye için yüzde üç bile çok iyimser bir oran olabilir. Biz garanti olsun diye yüzde iki diyelim.

Yani iyi bir web uygulaması için; her yüz üyeden yanlızca ikisi para ödemeyi kabul edecektir.

Basit bir hesap yaparsak; diyelim insanların hayatını inanılmaz kolaylaştıracak web uygulamanızın aylık altın üyelik ücreti 10YTL. Eğer 1000 üyeniz varsa ayda 200YTL 'den fazlasını beklemeyin.

Bu da şu anlama gelir; tipik bir web servisinin gelir getirmeye başlaması için en az 20-30 bin aktif üyesinin bulunması gerekir.

Hadi senaryoyu biraz daha iyimserleştirelim: Servisinizin yan gelirleri de olsun (reklam / sponsorluk vs). Yine de en az on-onbeş bin üye elde etmeniz gerekli.

Bu noktada iki soru:

  1. Servisinizin bu kadar üyeyi toplayacak kadar ilgi çekici olduğuna inanıyor musunuz?
  2. Bu kadar üyenin oluşturacağı yüklenmeye (server-load, db bottleneck) dayanabilecek sağlam (robust) bir sistem tasarladınız mı. Kısacası uygulamanız ölçeklenebilir mi (scale-up)?
Bu soruların ikisine de cevabınız evet ise yolunuzda devam edin.
Birinden birine "belki, ama, fakat, ancak, lakin" li cevaplar veriyorsanız konu üzerinde biraz daha kafa yormalısınız demektir.

2. Nakit akışınızı önemseyin

Nakit akışı tablosu, en basit tanımıyla ileriki dönemlerdeki olası gelirinizden, yine ileriki dönemlerdeki olası harcamalarınızın çıkarılması ve bunların dönem dönem listelenmesi demektir.

Dünyanın en önemli buluşu değil (ing: it's not rocket science). Ancak önünüzü görebilmeniz için gerekli bir adım.

O kadar karmaşık uygulamalara da ihtiyacınız yok. Herşeyi basit bir excel dosyası ile bile halledebilirsiniz.

Söylemişimdir finansal işlerim için acemoney 'i kullanıyorum ben. Daha önceki organize işler iletimde işinize yarayabilecek başka araç ve sitelerden de bahsetmiştim.

3. Riski minimize edin

Demesi kolay, yapması zor :)

Riski minimize etmenin en kolay yolu, yeni web uygulamanızı bir ek iş olarak yürütmeniz.
Yani şu ana kadar neyden para kazanıyorsanız (freelance / full-time iş / kontrat bazlı çalışma vb.) o işi yapmaya devam edin. Ancak bir yandan kendinize ayırdığınız zamanlarda web projenizi geliştirin.

Kısacası kendi kendinizin müşterisi, kendi kendinizin patronu olun.

Bu şekilde, ne zaman isterseniz o zaman size para getiren asıl işinizi bırakıp projenize tam anlamıyla yönelebilirsiniz. Arada da bir miktar sizi idare edecek fon biriktirmiş olursunuz.

Zor bir iş. Motivasyon, organizasyon ve disiplin gerektiriyor. Ancak öyle ya da böyle faydasını göreceğinizden eminim.

4. Kredi kartı testi

Bu da basit ama önemli bir test.

Kullanıcılarınız (ya da müstakbel kullanıcılarınız) servisinize ücretli üye olmak için kredi kartı numaralarını bir forma girecekler mi?

  1. Kullanıcılarınızda kredi kartı bilgilerini verecek kadar güven oluşturuyor musunuz? Unutmayın kredi kartı bilgisi, ad-soyad-email bilgisinden daha hassas bir bilgidir. Kullanıcılarınız bu konuda daha fazla ince eleyip sık dokuyacaklardır.
  2. Kullanıcılarınız kredi kartı ile hizmetinizi satın almak istiyor mu? Hizmetinize gerçekten değer veriyorlar mı?
  3. Siz kullanıcılarınızın yerinde olsanız kredi kartınız ile hizmetinizi satın alır mıydınız? Size bu süreçte engel olan ne gibi bariyerler var (psikolojik, fonksiyonel, teknik)? Bu engelleri kaldırmak için neler yapabilirsiniz?

5. Araştırma

Aaah aah (derin iç çekiş). Bizim en eksik olduğumuz konu:

  • Rakiplerinizi tanıyor musunuz?
  • Sizin hizmetinize benzer hangi hizmetler var ortalıkta?
  • Sizin diğerlerinden farkınız ne ki (örn: hız, kullanım kolaylığı, rakip servislerde olmayan ve kullanıcıların gerçekten işine yarayacak bir özellik, teknik destek vb.) kullanıcılar sizin hizmetinizi diğer alternatiflere tercih etsin?

Sitenizi açtığınız zaman google'ın ya da yahoo'nun bu işi zaten "hayrına" ücretsiz olarak yaptıklarını öğrenmek mide spazmı geçirmenize neden olabilir. Aman ha!

Yarın görüşmek üzere...

Labels: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Pazar, Mayıs 07, 2006

Gün 25 - Gülü seven dikenine katlanır #

Her gülün bir dikeni vardır:

Eğer kendi işinizi kurduysanız ve yeni yeni ayaklarınızın üzerinde durmaya çalışıyorsanız bu dikenlere daha bir dikkat etmeniz gerekir.

Yine eğer tek kişilik bir şirketseniz harcamanız gereken bu dikkat miktarı çok daha fazla olacaktır. Özgürlüğün bir bedeli vardır: artan sorumluluk.

Eğer kendi girişiminize yeni yeni başlıyorsanız, ileride başınızın ağrımaması için iş yönetimi konusunda dikkat etmeniz gereken birkaç noktaya parmak basmak isterim naçizane:

1. Kalite önemlidir, ama hız da önemlidir

Yanlış anlaşılmasın, kaliteyi hıza tercih etmekten nefret ederim. Benimle daha önceden çalışanlar çalışma yapımı, problemlere ne kadar modüler yaklaştığımı, olası en iyi çözüm için ne denli kafa patlattığımı, mükemmelliğin ayrıntıda gizli olduğuna gönülden inandığımı çok iyi bilirler.

Ancak global değişimlerin ışık hızıyla gerçekleştiği; bir trendin bir diğerini kovaladığı (özellikle web alanında) bir dünyada bazen çabuk çözümler, kaliteli çözümlerden daha değerli olabiliyor.

O kadar ince bir nokta ki, nasıl tam olarak ifade edeceğimi bilemiyorum: Bazen öyle bir zaman gelir ki kaliteyi sağlamak çok masraflı olabilir. Eğer eklediğiniz ekstra kalite çok masraflı olacaksa; bu kaliteyi ne müşteriniz (ve daha da önemlisi) ne de müşterinizin hedef kitlesi algılayamayacaksa, projenin başka bir bölümüyle ilgilenmenizin zamanı gelmiş demektir.

Bu dönüm noktası kişiden kişiye ve projeden projeye değişmekle beraber hep vardır. Mükemmellik, sonsuz zaman gerektirebilir.

Gerçekçi olun. Maksimize etmeyin, optimize edin.

2. Gecikmeli ödemeler için bir politikanız olsun.

Diyelim tüm müşterileriniz yapmaları gereken ödemeleri onbeş gün geciktirdiler. Bu ne demektir: Sizin de ödemeleriniz gecikecektir; faturalarınızı cezalı ödeyecek, kredi kartı ödemelerinize ekstradan faiz ödeyeceksiniz vb.

Müşterileriniz ödemelerinin gecikmeli yaparak borcun kaldıraç etkisinden (leverage factor of debt) ve zamanın fırsat maliyetinden (opportunity cost of time) sonuna kadar yararlanmaktadırlar.

Ve bilin bakalım kabak kimin başına patlamaktadır. Evet, sizin!

Uzun lafın kısası:
Müşterilerinizle yapacağınız sözleşmelerde gecikmeli ödemelere bir yaptırım olsun. Böylelikle:
  1. Müşterilerinizi ödemelerini daha erken yapmaları için motive etmiş olursunuz,
  2. Yukarıda sıraladığımız fazla ödemeleri (fatura faizi, kredi kartı faizi vs.) telafi etmiş olursunuz.
3. E-mailler arasında kaybolmayın.

Ben halen bu durumdan kurtulamadım. Üye olduğum listelerden, müşterilerden, ekonomi/pazarlama vb. gruplardan, kendi arkadaş çevremden, (spamleri hiç saymıyorum) günde en az iki yüz mail geliyor.

Yani tüm günümü bu mailleri okumakla geçirebilirim.

Emaillerin günümü öldürmemesi için kendime birkaç kural belirledim.
  1. İş için kullandığım mailleri düzenli olarak takip ediyorum.
  2. İş ile ilgili olmayan yazışmaları ise tanımladığım kurallar ile (gmail süzgeci, outlook filtre ve kuralları) "OKUNACAK" adı altında klasörlüyorum.
  3. Gerçekten önemli bir gerekçe olmadıkça, gün içerisinde "OKUNACAK" diye işaretlenen maillere dokunmuyorum. Bunlara gün bitiminde göz atıyorum.
  4. gmail bildiricim (gmail notifier) sağolsun yeni bir email geldiği zaman mailin başlığını anında bana duyurduğu için, eğer gerçekten ilgimi çekecek bir mail varsa "kendimi tutamayıp" akşamı beklemeden göz atabiliyorum.
Bunlar benim yöntemim. Siz de kendinize en uygun yöntemi üretebilirsiniz. Önemli olan; yazışmalarınızı yönetmeniz. Yani emailleriniz sizi yönetmesin; siz emaillerinizi yönetin.

4. Şu an yapacak zaman bulamıyorsanız, ileride hiç yapacak zaman bulamazsınız.


Bu maddeyi uzatmaya gerek yok.

Ertelemeyin! Şimdi yapın. İşleri ertelediğiniz sürece elinizde gittikçe büyüyen ve büyük ihtimalle yapılmayacak bir iş yığınınız olur.

yapamam, vaktim yok diyerek bahane değil; zamanınızı verimli kullanmak ve zaman darlığından dolayı oluşan gerilim ve krizi yönetmek için çözüm üretin.

5. Müşterilerinizle ilişkinizi sonlandırmadan önce iki kere düşünün.


Bazen müşterinizle profesyonel anlamda uyuşamayabilirsiniz. Ancak aradaki köprüleri tamamen yıkmadan önce tekrar düşünün.

Elinizdeki iş ilişkisinin değerini küçümsemeyin. Evet, ilişkiniz artık kabak tadı veriyor olabilir. Yine de son kararı vermeden önce iki kere düşünün.

İş bağlantınızı sonlandıracaksanız da profesyonel olun; durumu kişiselleştirmeyin.

İş ilişkinizi ne zaman sonlandırmanız gerektiğini bilmek önemlidir. Ama asıl önemlisi, iş ilişkinizi nasıl sonlandırmanız gerektiğidir.

6. Odaklanmak için elinizden geleni yapın.

Çalışırken konsanstrasyonunuzu dağıtacak herşeyi engelleyin: RSS besleyiciniz her saat değil, günde bir kez kendini yenilesin, e-maillerinize yarım saatte bir değil, günde iki kez bakın. IM (msn messenger, gmail talk vs.) uygulamalarını mümkün olduğunca az kullanın.

Aynı anda birçok işi yapmaya çalışmayın (multitasking). Ya da en azından aynı anda daha az (evet daha az) işi beraber götürmeye çalışın. Beyniniz bir işten başka bir işe atlarken zorlanır.

Örneğin; küçük küçük parçalara ayrılmış yirmi iş kalemini aynı anda yapmak yerine; büyük bloklar halindeki dört iş kalemini beraber götürün. Göreceksiniz ki işler çok daha çabuk ve daha az hata ile tamamlanacak.

7. Sezgilerinize güvenin.

Proje planını, iş planını, akış diyagramlarını her şeyi haftalarca düşünmüş olsanız bile, gerçek hayatta, önünüzde mutlaka belirsizlikler olacaktır. Yapılan iş ne kadar büyük ve önemli ise, işin içerdiği belirsizlik ve dolayısıyla risk faktörü de o kadar fazla olacaktır.

Elinizdeki verileri, elinizden geldiğinin en iyisini yaparak noktasına virgülüne kadar analiz edin. Projeyi kafanızda şekillendirin, modeller oluşturun. Kısacası işe başlamadan önce işi tüm varlığıyla yaşayın/hissedin.

Kısacası, mantıklı olabildiğiniz kadar mantıklı davranın. Arada kalan boşluklara ise sezgilerinizi yerleştirin.

Örneğin A projesi harika bir proje gibi görünüyor: her şey çok iyi planlanmış, kısa vadede çok büyük kazançlar elde edeceksiniz. Ama A projesinde kelimelere dökemediğiniz, anlatamadığınız bir şey var; sizi rahatsız ediyor.
Sezgilerinizi dinleyin ve projeye başlamayın.

Ya da B projesi dışarıdan bakınca tam bir fiyasko (ingilizlerin deyimi ile: a total f*ck up) gibi görünüyor. Ancak yine B projesine sizi çeken bir şey var. Sanki bir şeyler sizi zorla bu işe doğru yönlendiriyor. Bu işin biraz sancılı olsa bile ileride çok tutacağını seziyorsunuz.
Yine sezgilerinize kulak verin.

Analitik düşüncenizin ve mantığınızın yeterli olmadığı o noktada sezgilerinizi dinleyin. Çoğunlukla olumlu ve güzel sonuçlar aldığınızı göreceksiniz.

... Yarın görüşmek üzere.

Labels: , , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Cuma, Mayıs 05, 2006

Gün 24 - Yalaaan, yalaan (koro halinde) #

Bugün, hemen her işletmenin vizyonunun/misyonunun bir parçası olmuş ve yine hemen her işletmede inanarak uygulanmadığı için koca bir yalan olmaktan kurtulamamış özelliklere değineceğim.

Başlamadan;
  1. Aşağıda yazılanlar kişisel görüşümdür, beni bağlar; başka kimseyi bağlamaz. Herkes kendi işletmesini / kuracağı işletmeyi alttaki kategorilerden uzak saymakta sonuna kadar özgürdür.
  2. Tüm genellemeler yanlıştır. Aşağıdaki genellemeler dahil.
Gelelim beylik yalanlarımıza:

Yalan 1: "İnsanlar kaynakları, firmamızın en önemli varlığıdır."

Eğer bir şirkette bu sözler, üst yönetim tarafından sık sık söylenilmeye başlanmışsa; yakın zamanda olası bir yönetim hiyeraşisi / maaş ve ücretlendirme sistemi vb. re-organizasyonu olacak demektir.

Yurdum şirketlerinin çoğunda en değerli varlık insan kaynakları değil; en likit maddi dönen varlık olan firmanın kasa hesabıdır. Yani firmanın marka değeri değil, muhasebe defter değeri ön plandadır.

İnsan kaynakları niye değerli değildir? Çünkü insanları tahmin edemezsiniz, ne zaman ne yapacakları belli olmaz. İnsanları mutlu etmek zordur. Ne gereği var? Hem ne demiş Napolyon...

Yalan 2: "Çok mantıklı bir karar aldık"

Külliyen yalan!

İşin felsefesine girersek, insanın mantıksız düşünmesi neredeyse olanaksızdır. Yani yaptığınız her eyleme mantıklı bir kulp bulabilirsiniz. Örnek mi? kendini pikachu (şu pokemon) sanarak uçacağına gönülden inanıp camdan atlayan çocuk kendi referans çerçevesi içerisinde oldukça mantıklı davranmıştır.

Çocuğun mantıksal çıkarımını açarsak:

- Pokemonlar uçar.
- Ben pikachu'yum.
- Pikachu bir pokemondur.
- O zaman ben de bir pokemonum.
- Ben de uçabilirim! (ve camdan atlar, şans eseri fazla zaiyat almadan kurtulur)

Yukarıdaki listede mantıksız (lise mantığından bahsediyorum) bir önerme var mı. Yok!

Şirketlerde de durum aynen böyledir. Mantıklı olduğu için yapmazsınız. Öyle olmasını istediğiniz için yapar, sonra da buna mantıklı bir minare kılıfı uydurursunuz.

Yalan 3: "Burada insanları performanslarına göre değerlendiririz."

Yalaaan, yaalaaan... (grup hepsi'nin "yalan" şarkısına benzeterek söylerseniz daha eğlenceli oluyor, hani şu dört eleman çılgınlar gibi yalan yalan diye bağırıyor ya :) )

Kimin performansı daha yüksektir? Sizin beğendiğiniz şekilde çalışanın. Çalıştığınız kimseler sizi severse terfi alırsınız. Çalıştığınız kişiler sizi sevmezse kovulursunuz. Performans sadece bu "sevgi" kavramına uyarlanmış bir kılıftır (yurdum firmalarının bir kısmından bahsediyorum, kişisel görüşüm bunlar vesaire, vesaire...)

Yalan 4: "İşimi asla kişiselleştirmem!"

Gerçek: Herşey kişiseldir. Biz insanız ve birbirimize kızabiliriz, birbirimizin iş kararları canımızı sıkabilir. Kırılabiliriz...

İş hayatında herşey kişiseldir.

Kişisel olmamak ve tırnak içinde "profesyonel" bir robot olmaya çalışmak yerine karşımızdakilerle insancıl ilişkiler içerisinde olursak kazanan biz oluruz.

Yalan 5: "Önce Müşteri gelir."

Hayır efendim, önce ben gelirim! Hiçbirşey benden önemli değildir. Canımı sıkan müşteriyi de bir yolunu bulur tekmeler giderim. Zaten müşteriden bol ne var ki! Biri gider, diğeri gelir.

Zaten ben "insana değer veren", "mantıklı kararlar alan", "performansa göre objektif değerlendirmede bulunan", "işimi kişiselleştirmeyen" bir "profesyonel" olduktan sonra müşteriler de oluk oluk akacaktır.

Müşteri mi? üüü... şu yeşile boyanmış içi para dolu çuvallar var ya, hah işte onlar müşteri!

Değil mi yoksa...

Yarın görüşmek üzere;

Labels: , , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Çarşamba, Mayıs 03, 2006

Gün 23 - Bilgi Merdiveni #

Türkçe'nin her zaman mükemmel bir dil olduğunu savunmuşumdur. Eğer bir bilim dilimiz olacaksa bu dil geçmişteki gibi Fransızca, şu anki gibi İngilizce değil, kendimizi ifade edebildiğimiz, sezgilerimizi öldürmeyen bir Türkçe olmalıdır.

Ancak;

Bazı kelimelere Türkçemizde adam gibi karşılık bulunmamasını bu konular üzerinde o kadar da düşünmediğimize bağlıyorum.

Örnek:
data, information, knowledge, wisdom, understanding.

Biz bu kelimelerin hepsini tek bir potada toplamışız: bilgi.

Bu da bence ulus olarak bilgiye ve araştırmaya veremediğimiz önemin açık bir göstergesi.

Bu yazımda bu kelimeleri biraz açmaya ve Türkçe karşılıkları ile açıklamaya çalışacağım.

1. Data (veri)

Veri, bir araştıma sonucu toparlanmış, organize edilmemiş ham bilgidir. Mesela bir pazar araştırması için yaptığınız binlerce anketin masanızın üzerinde yığılmış hali veridir.

2. Information (bilgi)

Bilgi, verinin organize edilmiş halidir. Yani siz veriyi süzersiniz, farklı parametrelere göre incelersiniz ve bundan bir sonuç elde edersiniz. Bu bilgidir.

3. Knowledge (bilgelik)

Yazık ki information ile knowledge'ı aynı anlamda kullanıyoruz (bilgi). Bence knowledge bilgi'nin çok daha üstünde bir bilgelik gerektirir. Bilgileri bir araya getirerek tekrar tekrar kullanabileceğiniz yararlı kalıplar oluşturursunuz. Yani bilgelik, bilgiden uzun vadede hızla tekrar tekrar yararlanabilmek için, bilginin içerisindeki ortak yönleri görmek, çıkarımlar üretmek; bilgiden belirli formlar çıkarmaktır. Bilgelik, ağacı değil, ormanı görmektir.

Bir örnekle anlatayım: Ahmet bir yazılımcıdır, o kadar çok bilginin içerisinde boğulmuştur ki üzerinde çalıştığı projenin niye yavaş çalıştığını, beklentileri neden karşılamadığını bir türlü bulamaz. Halbuki Ahmet, konu ile ilgili her türlü testi yapmış araştırma sonuçlarını grafiklere dökmüş ve projenin şüphelendiği kısımlarını harıl harıl optimize etmektedir. Yine de bir sonuç alınamamaktadır.
Derken Ahmet'in arkadaşı Osman yanına gelir. Ahmet'in çıkarttığı istatistiklere, grafiklere on dakika göz atar. Parmağıyla tek bir noktayı işaret eder ve gider.

Bu senaryoda Ahmet bilgili, Osman ise bilgedir (tamam, biraz da ukaladır :) )

4. Understanding (anlayış)

Bilgelik genellikle nasıl sorusuna cevap verir. Anlayış ise neden sorusuna cevap arar.
Bilge olmadan, anlayışlı olamazsınız. Çünkü anlayış, bilgelik ile sezginin birleşmesinden oluşur.
Bilgelik ile anlayış arasındaki fark, ezberlemek ve öğrenmek arasındaki farka benzer.
Anlayış, elinizdeki varolan bilgi ile yeni bilgileri sentezleyebilmenizdir. Kısacası anlayış, bilginin kendi kendisini geliştirmesidir. Anlayış sahibi bir insan farklı ve özgün eserler çıkarabilir. Çünkü varolan bilgisini tamamen özümsemiş ve bu bilgiyi yeni bilgilerle sentezleme yetisini kazanmıştır.

5. Wisdom (erdem)


Erdem ise, anlayışın değerlendirilmesidir. Bundan önceki dört aşamanın aksine erdem neden nasıl gibi cevabı kolay olan sorular sormaz. Erdem daha ziyade anlayış aşamasında sürekli ve akıcı olarak şekillenen bilginin felsefi bir süzgeçten geçirilmesidir. Erdem, kişinin o anki anlayışının doğru mu yanlış mı, iyi mi kötü mü olduğunu değerlendirmesidir.

Yapay zeka sayesinde bilgisayarlar belirli bir düzeyde anlayışa sahip oldular diyebiliriz (kendi kendine öğrenen satranç programları mesela). Ancak bir bilgisayar bence asla ve asla erdem sahibi olamaz. Erdem üst seviyeli ve yanlızca insana özgü bir durumdur.

...

Belki de erdem ve anlayış insanın neyi yapmayı değil, neyi yapmamayı öğrenmesidir.

Yani bilginin erdeme dönüşmesi bir bakıma

1. Bir şeyi (tasarım yapısını, programlama dilini, şu yeni viral pazarlama kampanyasını...) ne zaman kullanmamak gerektiğini,
2. Yapılacak işin aslında o kadar da iyi sonuçlar getirmeyeceğini,
3. Daha önce yapılan benzeri işlerden hangilerinin iyi, hangilerinin kötü olduğunu ve bunların nedenlerini

anlama sürecidir.

Çok felsefi olmadı umarım :)

Yarın görüşmek üzere.

Labels: , , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Salı, Mayıs 02, 2006

Gün 22 - Etkileyici bir hikaye yazmak #

Eğer kendi girişiminizi başlattıysanız ve bu girişim varolandan farklı, sıradışı, yaratıcı bir eser ortaya çıkarmak üzerine ise; ya da böyle bir girişimi başlatmak istiyorsanız; kısaca bu blogun tipik bir takipcisi iseniz, mutlaka bir hikayeniz vardır ya da olacaktır.

Etkileyici hikayeler dikkat çeker (google'ın hikayesi mesela, ya da yakın zamanda HipCal'ın birkaç milyon dolara plaxo tarafından satın alınması).

Konuyu bilmeyenler için; hipcal ortalıkta mantar gibi benzerlerinden geçilmeyen bir elektronik takvim, not defteri ve ajanda uygulaması. Siteyi gezindikten sonra "herhalde bu eseri on-onbeş kişilik bir ekip bir senede çıkarmıştır" diye düşünebilirsiniz.

Hayır! Hipcal'i tasarlayanlar topu topu 4 tane üniversite öğrencisi. Ve bu işi beş altı ayda bitirdiklerini söylüyorlar. Düşünebiliyor musunuz, altı ayınızı riske atıyorsunuz ve bir milyon dolar sahibi oluyorsunuz. Adam başı ikiyüzelli bin dolar yani. Fena para değil.

E, risk varsa getiri de olacaktır.

Konuyu dağıtmadan geri döneyim. Yaratıcı bir başlangıçsanız, ve insanları arkanızdan sürüklemek istiyorsanız onlara inanacakları, şaşıracakları, adeta büyülenecekleri bir hikaye sunmalısınız.

Bu yazımda sizinle iyi bir "ürün hikayesi"nin nasıl olması gerektiğini paylaşmaya çalışacağım:

1. Etkileyici bir hikaye doğrudur

Hikayeniz doğru değilse, içine fazla hava üflenmiş bir balon gibi birden şişer, ama patladığında ortalıkta hiçbirşey kalmaz. Hikayenin doğru olması için gerçekçi olması gerekmez. Özgün ve kendi içerisinde tutarlı olması gerekir. Çünkü takipçileriniz hikayenizdeki en ufak tutarsızlığı dahi yakalayıp büyütmek konusunda oldukça başarılı olacaklardır.

2. Etkileyici bir hikaye birşeyler vaad eder

Eğlence, rahatlık, kolaylık, farklılık... Etkileyici bir hikaye, bu hikayenin takipçisine birşeyler sunmalıdır.

3. Etkileyici hikayelere güvenilir

Güven belki de en az bulunan maddi olmayan varlığımız (intangible asset). Günümüzde kimse kimseye güvenmiyor. Reklamlara güvenmiyoruz, gazete köşe yazılarına güvenmiyoruz, haberlere güvenmiyoruz...

Sonuç olarak eğer hikayeniz için bir güven ortamı oluşturamadıysanız, siz istediğiniz kadar çevrenize mesaj vermeye; hikayenizi anlatmaya çalışın sizi inanarak dinleyecek bir kitle bulamazsınız.

4. Etkileyici hikayeler kolay fark edilmezler


Şaşırtıcı ama gerçek olan; eğer hikayeniz hakkında ne kadar çok muğlak kısım varsa, hikayenizin bilinmeyenleri "ne olacak"ları, "ama ama ama..."ları ne kadar fazla ise, hikayeniz o kadar dikkat çeker.

İnsanların kendi sonuçlarını kendilerinin oluşturmasına izin verin, insanlar hikayenize kendilerinden birşey katabilsinler; kendilerinden birşey bulabilsinler.

Analoji yaparsak, sinemanıza gelen seyirci kitlenize filmin sonunu en baştan anlatmayın ve filmi de sonlandırmayın.

5. Etkileyici hikayeler hızlı gerçekleşirler

İlk izlenim önemlidir. Bunu kimse yadsıyamaz sanırım. Ancak bence ilk izlenim sanılanın çok üstünde bir öneme sahiptir. Etkileyici hikayeler on sayfalık bir ön yazı, yirmi slaytlık powerpoint gösterisi, bir fasikül iş planı ve maliyet analizi içermezler.

Ya hikayenizi dinlerler; hikayeniz ilk anda kendini dinletecek kadar çarpıcı ve etkileyicidir. Ya da dinlemezler. Bu ikisinin arası ise nerdeyse yok gibidir. Acı ama gerçek.

6. Etkileyici hikayeler mantığa değil, duygulara seslenirler

Neden? Çoğu yaratıcı buluş mantıklı değildir. Ya da mantığı, ya da faydası çok sonradan anlaşılır. Ama bilirsiniz, "bir şey" vardır. Ve o şey, buluşunuzun "sezgi"lere hitab etmesidir. "Sezgi", "mantık"tan çok daha güçlüdür. Sezgilerinize değer verin.

7. Etkileyici hikayeler, nadiren herkesi hedefler

Odaklanın! Hedef kitlenizi belirleyin. Ortalama insanı hedeflemeyin. Ortalama insan, sizi rahatlıkla yoksayabilir.

Şöyle örnek vereyim: Bu blogda bir bakıma "hikaye anlatıyorum". Hatta bazılarınız "ya yine hem yazıyor, hem oynuyorsun; gerçek hayatta işler bu kadar kolay mı?" bile diyordur.

Aslında gerçek hayatta da (o da ne ise) ses getirecek özel bir proje ile uğraştığım için rahatlıkla söyleyebilirim ki: Kolay değil. Hatta deli işi bile denebilir. Şu an full-time işimde çalıştığımdan en az iki üç kat daha yoğun çalışıyorum denebilir.

Hiçbir zaman fırsatlar size gümüş tepsi ile sunulmaz (Eğer para sahibi ve özgün bir projeye yatırım yapmak isteyen bir Venture Capitalist ya da Angel iseniz durum farklı tabi: çünkü VC'ler her şeyin önlerine gümüş bir tepside sunulmasını isterler :) )

hikaye kısmına geri dönelim. Ben olası herkesi hedefleseydim, bu blog neye dönerdi sizce?
Bir gün sevdiğim karikatürleri yayınlar, bir gün şiir yazar, bir gün son izlediğim filmi eleştirir (çok güzeldi ama :) ), başka bir gün XHTML / AJAX, .net veya ruby üzerine konuşur, daha başka bir gün bizim kanka grubuyla yaptığım nargile muhabbeti ve tavla maçının sonuçlarını anlatırdım.

Sizce böyle bir durumda bu blogun takipçi sayısı kaça düşerdi:
Evet "0" (yazıyla sıfır).

8. Etkileyici hikayeler kendi içlerinde çelişmezler

Örneğin çin lokantası açtınız ama menüde yuvalama, şiş, kebap ve antep yemekleri var.
Müşterileriniz, takipçileriniz sandığınızdan çok daha zekidir ve yukarıdaki örnekteki kadar açık olmayan çelişkileri bile anında fark edebilirler.

9. Etkileyici hikayeler, o anki dünya görüşü ile paralellik gösterirler

En önemlisi, sanıldığının aksine, etkileyici hikayeler insanlara yeni şeyler öğretmezler. Aksine, etkileyici hikayeler, dinleyicilerinin zaten inandığı bildiği şeyleri ön plana alırlar.

Böylelikle dinleyiciler zaten başından beri "ne kadar haklı" olduklarını, zaten işlerin "böyle olması gerektiği"ni düşünürler.

İnsanlar hikayede ne kadar kendilerinini bulurlarsa; hikaye insanlara ne kadar kendilerini "ayrıcalıklı ve zeki" hissettirirse, o kadar başarılı olur.

Eminim siz de bu işlerin zaten böyle olması gerektiğini düşünüyorsunuzdur ;)

Yarın görüşmek üzere.

Labels:


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 



Geçmiş iletiler

RSS de ne ola ki? RSS

RSS register icon

Arşiv

Çeşitli

Sponsor

Önerdiğim Bağlantılar

Çnerdiğim Tarayıcı

Sponsor