.

Pazar, Nisan 30, 2006

Gün 21 - Proje ve Müşteri Yönetimi #

Bu gün birkaç önemli ayrıntıyı tekrar toparlamaya çalışacağım.
Kendi işini kurmak isteyenlerin neler yapması, belki de neler yapmaması, gerektiğine değineceğim.

1. Web ortamında bir kimliğiniz olsun

Günümüzde herkes için gerekli bir konu. Ancak web ile uğraşıyorsanız zaten olmaması abes kaçar. Kendi açımdan yaklaşırsam duruma daha iyi örnekleyebilirim:
Internette çözüm üretmeye yeni başlayan birisi olarak elimde en fazla bir iki küçük site ve birkaç kişisel proje varken bir portföy sayfası yapmanın komik olacağını düşündüm ilk başta. Belki de önce başarılı projeler oluşturup, elimde yeterince proje birikince bir portföy sayası açmak daha doğru olabilir dedim.

Ancak sonra kararımı değiştirdim:

i. Portföy sayfası, işinize verdiğiniz ciddiyeti gösterir ve kurumsal kimliğinizi, prensiplerinizi ortaya koyar.
ii. Aslında portföyünüzün en önemli parçası "web sayfanız"dır. Eğer müşterileriniz portföy sayfanıza girip de tasarımı inceledikten sonra "vay be!" diye ayrılıyorlarsa, sizin daha önce kaç kişiyle iş yapıp yapmadığınızın pek bir önemi kalmaz.
iii. Kendinize bir portföy sayfası yapmak yeteneklerinizi geliştirmeniz için de bir fırsat olabilir.

Portföy sayfanız hazır ve çalışır hale geldikten sonra, yakın çevrenize, arkadaşlarınıza ve tanıdıklarınıza, ve varsa iş bağlantısında olduğunuz kimselere bu siteden bahseden "bir defalık" (bir defanın altını çiziyorum -- temcih pilavı gibi haftada bir "benim şu yeni portf..." ile başlayan cümleler sarf ederseniz dikkat çekici değil "can sıkıcı" olursunuz)
... ne diyordum, servislerinizden bahseden bir defalık bilgilendirici bir e-posta gönderin ve mümkün olduğunca kaliteli kişiyi yeni sitenize yönlendirin.

2. Müşteri Yönetimi

Aslında ilk bakışta kolay gibi gelebilir. Ama müşteri yönetiminin de temelinde düzenli olmak ve hiçbir ayrıntıyı kaybetmemek yatar. Unutmayın ki müşteriniz sizinle iş yaptıktan sonra, aradan bir iki sene geçince yaptığınız projeye yeni bir eklenti isteyebilir. Böyle bir durumda

i. Bağlantıda olmanız gereken kişilerin iletişim bilgilerini.
ii. Önceki proje için ne kadarlık bir zaman öngördüğünüzü / ne kadar bir ücret talep ettiğinizi.
iii. Projenin son durumu ile ilgili iş analizini ve teknik dokümantasyonları.
iv. O ana kadar aklınızın ucuna bile gelmeyecek bir yığın eski ayrıntıyı

anında hatırlamanız gerekecektir.

Bunun için

i. Bilgisayarınızda düzenli bir dizin yapısı oluşturun (her proje için ayrı bir klasör açın ve bu klasörleri düzenli olarak arşivleyin -- her yıl, ya da her ay).
ii. Müşterilerinizin iletiğim bilgilerini ayrı bir klasörde tutun.
iii. Bu iki bilginin elle tutulur yazılı, güncel bir çıktısını da bir yerlerde saklayın.

Unutmayın bilgisayar elektronik bir cihazdır ve oldukça da hassas bir elektronik cihazdır. Müzik setinize ne kadar güveniyorsanız, bilgisayarınıza da o kadar güvenin.
Hatta daha az güvein:
Bilgisayarların başına herşey gelebilir, Harddisk bozulabilir (harddisklerin ortalama ömrü beş yıl öngörülür), bilgisayarınıza virüs girebilir, küçük kardeşiniz oyun oynayım derken dosyalarınızı silebilir, evin yakınına yıldırım düşebilir, kasanın içinde kısadevre olabilir... yeter heralde.

- Her türlü verinizi birkaç yerde yedekleyin.
- Eğer yazılım ile uğraşıyorsanız, özellikle kaynak kodlarınızın düzenli olarak yedeklerini alın.

Kısacası düzenli olun ve hiçbirşeyi kaybetmeyin. Aksi takdirde zaman kaybedersiniz.

3. Proje yönetimi


Hangi iş kaleminin ne kadar zaman aldığını çok iyi belirleyin (Bu iş için çok yararlı ve ücretsiz araçlar var mesela openworkbench: http://www.openworkbench.org)

Daha da önemlisi hangi işin ne kadar vakit aldığını müşterinizin de çok iyi bilmesini sağlayın. Dışarıdan "iki dakikalık iş" gibi görünen birşey sizin günlerinizi, hatta bazen haftalarınızı alabilir. Siz durumu müşterinize anlatmadıktan sonra, müşterinizin eğer telepatik yetenekleri yoksa, sizi anlamasını bekleyemezsiniz.

Unutmayın, proje ne kadar az detaylandırılmış ve muğlak ise, siz o kadar para almadan bedavaya iş üretiyorsunuz demektir.

Unutmayın ücret rekabeti değil, kalite rekabeti yapmalısınız. Müşterinizin beklentilerini aşmanın tek yolu, onun bütçesini aşmamak değildir. Hatta proje bütçesini düşük göstermek yaptığınız işe olan güveni zedeleyebilecek yanlış bir tutumdur.

Yaptığınız işin bedeli ne ise, bunu en ince ayrıntısına kadar projelendirin ve fiyat ile değil, kaliteniz ile, müşterinizin beklentilerini anlamanız ve onlara cevap verebilmeniz ile ön plana çıkın.

4. 50% 50% esası

Gerçi yurt dışında 50% 50% olmasına rağmen Türkiye'de bunun standardı 1/3 genellikle.
Yani projenin bedelinin üçte biri proje başlamadan avans olarak alınır, diğer üçte bir proje ortasında alınır ve son üçte bir proje tesliminde talep edilir.

Bu bir standarttır. Müşterinizin sizi aksi yönde ikna etmesine izin vermeyin. Sonuçta siz kendi işinizi yapıyorsunuz. Ve iş prensiplerinize uymayan birisiyle iş ilişkisinde bulunmamak konusunda sonuna kadar özgürsünüz.

Eli sıkı müşterilerle yapılan projeler genellikle zaman kaybı, stress yoğunluğu ve hayal kırılıklığı olarak size geri dönecektir.

Bir duruşunuz olsun ve çizginizi peşinen çekin.

Şimdilik bu kadar;
Yarın görüşmek üzere.

Labels: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Çarşamba, Nisan 26, 2006

Gün 20 - Ödevimi yaptım, daha ne yapayım! #

Diyelim ki;
  • posta kutunuzda hiç e-postanız kalmadı, hepsini cevapladınız.
  • yapılacaklar listenizdeki tüm işleri bitirdiniz.
  • üzerinde uğraştığınız proje bitti ve karşılığında gereken ödeme de size yapıldı.
Yani, yapılası tüm işlerinizi en iyi şekilde (altını çiziyorum: olabilecek en iyi şekilde) yaptınız.

"E, yapacak iş kalmadığına göre dinlenebilirim artık. Nerede şu televizyonun kumandası?"

mı diyorsunuz?

Yani ödevlerinizi yaptınız. Hem de en iyi şekilde. Ve göreviniz bitti mi?

Bu düşünce yapısını, yani bize verilen ödevi yapmak amacıyla çalışmamız gerektiğini, ilkokuldan beri kafamıza kazıdıkları için belki pek çoğunuza normal geliyor olabilir bu davranış biçimi.

Hatta

"Tabii ki, bundan doğal ne olabilir ki. İşini gücünü bitirmiş eleman. Dinlensin biraz."

de diyebilirsiniz.

Sorun dinlenmekte ya da dinlenmemekte değil:

Sorun fabrika gibi çalışmaya alışmış zihin yapımızda:

iş varsa yaparız, iş yoksa bakarız kesinlikle kaçınılması gerekilen bir düşünce tarzı.

Aslında bu yaparız/bakarız noktası girişimci bakış açısı ile çalışan bakış açısı arasındaki çizgiyi net bir şekilde çekiyor.

Eğer girişimci iseniz işleriniz bitince (ki bitmeyeceğine bire on bahse girerim) yapmanız gereken:

"Peki şimdi sırada ne var?" sorusunu sormak olmalı.

"Sırada ne var?, bundan bir sonraki aşama nedir? başka neler yapabilirim? "

Amaç mail kutunuzu boşaltmak değil; yönlendirici, geleceğinizi çizen sorular sormak ve ileriye dönük projeksiyonlarda bulunmaktır.

Zor olan ise doğru soruyu sormaktır. Soruyu sorduktan sonra gerisi gelir.

Bu uzakgörüyü edinmek, hem olası fırsatları kaçırmamanız için, hem de kendinizi geliştirmek; zamana ayak uydurabilmek için mutlaka gerekli.

Unutmayın, sınırlarınızı zorlamazsanız, sizi sınırlayan barajı kırmazsanız kendinizi de aşamazsınız.

Yarın görüşmek üzere.

Labels: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Pazartesi, Nisan 24, 2006

Gün 19 - tekerleği değil, kendinizi yeniden keşfedin #

Ne demek mi bu şimdi?

On üzerinden on puan verebileceğiniz kaliteli bir müşteriyi nasıl tanımlarsınız?
  • Üzerine düşen yükümlülükleri yapan, projeyi size en ince detayına kadar açıklayan,
  • Sorduğunuz sorulara açık bir şekilde cevap veren, sizinle fikir alışverişinde bulunan,
  • Emeğinizin karşılığını fazlasıyla veren,
  • Ödemeler konusunda dakik (hatta bazen erken bile davranabilen),
  • İnatçı olmayan, uzmanlığınıza güvenen, sizden gelecek önerileri anlayışla karşılayan,
  • Size güvenen,
  • Takdir etmesini bilen, dünyanın öbür ucunda bile olsa teşekkür için bir kartpostal gönderme nezaketinde bulunan (bir ara taa İngiltere'den çiçek yollamışlardı, acaip duygulanıyor insan)
Eminim ki listeyi daha da uzatabilirsiniz.

Böyle müşteriler var mı? Tabii ki var.

Peki sizi bulmalarını nasıl sağlayabilirsiniz. Basit: Siz de onlardan on puan alacak kaliteye erişmelisiniz.

Hemen hemen her sektörde benzerdir; ama özellikle "bilişim" sektöründe "on üzerinden on puan" alabilecek (gerek teknik gerekse iş yönetimi anlamında) bir girişimci olmak istiyorsanız bazen kendinizi yeniden keşfetmeniz gerekir.

Hatta "bazen" kısmını da atıyorum:

Eğer --özellikle bilişim sektöründe-- on üzerinden on puan alan bir girişimci olmak ve böylelikle yukarıdaki baldan tatlı on numara müşterilerle iş yapmak istiyorsanız kendinizi yeniden keşfetmelisiniz.

Böylelikle ortaya farklı birşeyler çıkarabilir, sıkıcı "ben de ben de" firmalarından biri (me too companies) olmaktan kurtulursunuz.

Kendinizi nasıl mı keşfedeceksiniz?

1. Öncelikle sizi önceden keşfedenlerden yararlanın:


Eski müşterilerinizden, işyerlerinizden, yaptığınız işin kalitesi, disiplininiz, olaylara farklı açılardan bakarak sıradışı çözümler üretebildiğiniz (bunları yapamıyorsanız zaten hiç girişmeyin bu işe) konusunda referans yazıları toplayın.

2. İlişkilerinizi koparmayın, çevrenizle bilgi ve görüş alışverişi içinde olun.

Kendi işini yapan bir kimse için bir "sosyal ağ" oluşturmak o denli önemli ki, bunu ne kadar vurgulasam az gelir. İş ilişkisi, projenin tesliminde sona ermez. İş ilişkisi, müşterinizle ömür boyu sürecek bir değer alışverişidir. Öyle olmalıdır.

3. Göz önünde olun. Birşeyler yazın, çizin. Ve bu yazdıklarınız çizdikleriniz boş şeyler olmasın.

Unutmayın ki başkalarının bizim hakkında algılarını belirleyen iki önemli şey, dilimiz ve görünüşümüzdür. Ve başkaları sizi kaç puanlık algılarsa, o kadar puanlıksınız demektir.

Yanlış anlaşılmasın; mış gibi yapıp da olduğunuzdan farklı görünerek başkalarını idare edin demiyorum. Sadece, daha önce farkında olmadığınız yönlerinizin inatla üzerine gidin.

(
örneğin; teknik bir insan olarak, pazarlama ve iş yönetimi üzerine bu kadar yazıp çizebileceğimi aklımdan geçiremezdim; her gün --olmasa bile gün aşırı-- yeni bir şeyler paylaşmaya çalışıyorum sizlerle burada. Ve site istatistiklerine bakılırsa pek de sıkıcı değilim :D
)

Unutmadan, paylaşımlarda sen/ben oranı 2 ya da 3 civarında olması etkili iletişimin yazılı olmayan kurallarından biridir. Yani siz bir konuşmanızda, bir yazınızda kullanığınız birinci şahıs (ben/biz) adedinin iki ya da üç katı kadar ikinci şahıstan (sen,siz) bahsetmelisiniz ki, konuşmanızın karşıdaki kitle için bir anlamı / değeri olabilsin. Aksi durumda, konuşmada kendinizi övmekten öteye gitmezsiniz ve en hafif tanımıyla "sıkıcı" olursunuz. Kimse sabahtan akşama kadar kendisinden bahseden birisi ile uzun süreli iletişimde olmak istemez.

Ne diyorduk, farkında olmadığınız yönlerinizin üzerine inatla yürüyün. Deneyim ve bilginizi, hedef kitlenizi anlamak; kendinizi bu kitleye anlatmak ve bu kitlenin sizi anlamasını sağlamak için harcayın.

Evet bunların hepsi zaman alacaktır. Ama yapılamayacak bir şey de değil sonuçta. Sadece ilk bebek adımını atmaya bakıyor herşey.

Görüşmek üzere;

Labels: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Perşembe, Nisan 20, 2006

Gün 18 - Organize olmak için organize olun #

Bu ileti, bir önceki organize işler bunlar iletimin devamı niteliğinde. Hızlı bir giriş için önce o iletiye bir göz atabilirsiniz.

Organize olmak, kendi disiplininizi kendinizin sağlaması eğer 9-6 mesaide çalışmayı yeni yeni bırakmışsanız gerçeten de çok önemli. Çünkü çoğunun aklında olduğu gibi hayatınız rahatlamış değil. Sevdiğiniz, istediğiniz işi yapıyor olmanız hiç çalışmayıp yan gelip yatmanız anlamına gelmiyor kesinlikle.

Aksine maaşlı dönemde çalıştığınızdan iki, belki de üç kat daha yoğun çalışmanız gerekli. Çünkü artık işin hem ürün tarafı sizin üzerinizde, hem de iş geliştirme ve müşteri ilişkilerinden sorumlusunuz.

Bu yoğunlukta kendinizi organize etmezseniz kaybolursunuz.

1. Organize olmak için organize olun

"Bu ne yaa şimdi!" diyenleri duyar gibiyim. Demek istediğim öncelikle neyi organize edeceğinizi bilin.

Organize olurken temel amacınız verimliliğinizi arttırmak ve zaman kazanmak olmalı.
Organize olmak ile obsesif bir şekilde elinizin altına gelen herşeyi kataloglamak, kutulara yerleştirmek, üzerine etiketler yapıştırmak arasında çok büyük fark var.

Eğer yapacağınız düzenlemenin sizin verimliliğiniz açısından getirisi o kadar da önemli değilse, boşu boşuna vaktinizi harcamayın.

Bir örnekle daha rahat anlaşılabilir:

Diyelim bir kütüphaneniz var. Kitaplarınızı raf raf ayırmışsınız, teknik kitaplar, romanlar, dergiler... vb. gibi. Daha sonra "organize olmalıyım! zaman kazanmalıyım!" diye beyninizde şimşekler çakarak, tüm kitapları başlıklarına göre alfabetik olarak sıralama kararı alıyorsunuz.
İki gününüz bu iş için geçiyor.

Sizce bu işin pratik bir yararı olmuş mudur? Hem evet hem de hayır.
Evet. Eğer tüm gününüzü deliler gibi kitap okuyarak, bir kitapta okuduğunuzu başka bir kitapla karşılaştırarak geçiren atıyorum bir "kitap eleştirmeni" ya da bir yazar iseniz mutlaka faydası olmuştur ve harcadığınız iki gün uzun vadede size yararlı olacaktır.

Hayır. Eğer haftada bir kitap okuyan ortalama bir ev kullanıcısıysanız, günde en çok yarım saat kütüphanenizle uğraşıyorsanız boşu boşuna iki gün kaybetttiniz demektir.

Kısacası organize olmaya çalışırken obsesif olmaktan kaçının. Mantıklı olun.

2. En önemli işi en önce yapın.

Bu konuda fazla söze gerek yok. En önem verdiğiniz görevi en önce halledin. Çalışma ortamınızı toparlamak mı sizin verimliliğinizi en çok arttıracak şey, o zaman önce onu yapın. Bilgisayda çok çalışıyorsunuz ve oradaki dosyaları düzenlemek mi hayatınızı kolaylaştıracak, o zaman oradan başlayın. Ve daha az önemli olan görevlere doğru devam edin.

İşlerinizi önceliklendirin.

3. İşleri karmaşıklaştırmayın.


Kendinizi organize etmek uzay mekiği inşaa etmek değildir. Unutmayın amacınız verimliliğinizi arttırmak ve işlerinizi mümkün olan en kolay yoldan halletmek.

Eğer kafanızda üç dört alternatif varsa, en kolay, en çabuk yapılabilecek ve en akılda kalanı genellikle verimliliğinizi en çok arttıracak olandır.

4. Son ana bırakmayın.

Lisans döneminde sınavlara genelde son iki gün çalışırdım. Hatta bazen son akşam. Üzerinizde zaman stresi olunca gerçekten dikkatiniz ve motivasyonunuz dehşet derecede artıyor.

Çoğu zaman iki gün öncesinden geceli gündüzlü, bazen sabahlayarak çalıştığım bu sınavlardan oldukça başarılı olurdum.

Dediğim gibi, zaman stresi dikkat ve motivasyonu önemli derecede arttırıyor. Hatta bu konu üzerinde yapılmış bir araştırmaya göre (kaynağı aklıma gelmiyor şimdi) bu stres çok yoğun yaşandığı zaman beyin temel ihtiyaçlar dahil herşeyi unutup tamamen yaptığı işe yoğunlaşıyor.

Ancak madalyonun bir de öteki yüzü var: Sınavdan sonra yatağa serilip bir gün deliksiz uyuyordum. Çünkü bünyem gerçekten de çok yoruluyordu.

Kendinizi bilerek (ya da bilmeyerek) zaman stresi altına sokmanız yorgunluk / gerginlik ve stres yaratır. Bunlar da hata yapma olasılığınızı arttırır. Yerinde ve rasyonel kararlar veremeyebilirsiniz.

Yazılımcı arkadaşlar bilirler. Gecenin ikisinde "ya neden çalışmıyor bu *#$€@#@ kod parçası" diye küplere binerken, sabah bir de bakarsınız ki hiç yapılmaması gereken basit ötesi bir hata yapmışsınız.

O nedenle plan yapın ve bu plana uyun. Hem daha az yorulursunuz, hem de daha az hata yaparsınız.

Umarım işinize yarayacak birşeyler yazabilmişimdir.
Yarın görüşmek üzere.

Labels:


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Salı, Nisan 18, 2006

Gün 17 - Akıllı, köprü ararken; deli dereyi geçmiş #

Nerden mi çıktı?

Dün bir e-posta geldi bana

"kendi girişimimi başlatmak istiyorum, sizce doğru zaman ne olmalıdır?"

diye soruyordu.

Bu e-postaya bireysel cevap vermektense aklında benzer sorular olan herkesle görüşlerimi paylaşmanın daha doğru olacağını düşündüm:

Öncelikle zaman konusunu açıklığa kavuşturayım. Kendi işinizi başlatmanız için en uygun zaman "herhangi bir zaman"dır. Yani kendinizi hazır hissediyorsanız, kendinize güveniyorsanız; başaracağınıza inanıyorsanız durmayın.

Dışsal faktörler (external forces) bir işin başarısını veya başarısızlığını sanıldığı kadar fazla etkilemez. Başarınızı etkileyen en önemli unsur sizin azminiz, istekliliğiniz, aklınızdaki fikri hayata geçirmeye duyduğunuz özlemdir. Ve hayatın pek çok alanında olduğu gibi başarılı bir iş kurmak varış noktasıyla değil, bu noktaya varmak için geçtiğiniz yol ile ilgilidir.

O nedenle siz yolunuzda yürümeye odaklanın, noktayı boşverin.


1. Sevdiğiniz işi yapmalısınız

Belki bunu daha önce beş altı kere tekrar ettim, ancak bir kez daha tekrarı hak ediyor.
Eğer kendi işinize başlamayı düşünüyorsanız bu işi kesinlikle "iş olarak" görmemeniz gerekiyor. Yeni işinizi "bir hobi gibi" algılar, bu işi yaparken zamanın nasıl geçip gittiğinin farkına varmazsanız zaten başarı yolunu yarılamışsınız demektir.
Eğer işinizi eğlenerek yapmıyorsanız, daha yolun başında iken kendinize yeni bir iş alanı bulun.

Eğer işinizi severek yapıyorsanız, emin olun işinizi yapmaktan duyduğunuz mutluluk müşterilerinizin yüzünde size duygukları güvenden dolayı oluşan bir gülümsemeye dönüşecektir.

2. Sevdiğim işi yapıyorsam zamanın ne önemi var ki?

Yani en doğru zaman herhangi bir zamandır. (bunu daha önce de demiştim sanki :) )
Düşünmeyin, ilerleyin ve derhal harekete geçin.
İlk adım ürkütücü görünebilir (gerçekten ürkütücü de :) ) Ama ilk adımı attıktan sonra eğer yeni işinizi severek yapıyorsanız mutlu olan siz olacaksınız.

Durmayın! hayallerinizin peşinden koşun!

Evet, ilk başta belki bir iki kez tökezleyebilirsiniz. Ama ileride, geriye dönüp baktığınızda bu tökezlemelerinizi eğlenceli ve heyecanlı birer anı olarak hatırlayacaksınız.

3. Yeni yürüyen her bebeğin elinden birilerinin tutması gerekir.

Destek almaktan çekinmeyin. Kendi işinize daha yeni yeni başladınız (ya da başlayacaksınız) ve dışarıda tamamen fransız olduğunuz kocaman bir dünya var. Bu dünyada kaybolmamak için sizden daha deneyimli olanların fikirlerini alın.

Destek konusunda en yakın çevrenizden başlayın. Kendi işinizi kurmak istediğinizi ailenize açın. Psikolojik ve maddi olarak ne gibi zorluklarla karşılaşabileceğinizi onlara anlatın. Birilerinin desteği olmadan (destek derken maddi desteği kastetmiyorum) ilerlemeniz, girişiminizin kendi ayakları üzerinde durabilmesi çok güç olacaktır. İnsanlardan destek ve yardım eli istemekten çekinmeyin.

4. Sevdiğiniz işi yaparsanız ödülünüz de büyük olur.

Bu yazıda "sevdiğiniz iş" konusundan kaçıncı bahsedişim bilmiyorum.

Sizi bilmem ama ben kendi işime sadece daha iyi bir finansal getiri sağlayacağı için başlamadım. Ben patronumu kovdum ve karşılığında özgürlüğümü satın aldım. Bundan daha değerli birşey olabilir mi?

Demek istediğim öyle bir iş yapıyor olmalısınız ki bu işten hiç para kazanmasanız, hatta zarar bile etseniz mutlu olabilmelisiniz. Kısacası gerçekten sevdiğiniz işi yapmalısınız.
Eğer size uygun böyle bir iş yoksa kendi işinizi kurmanıza da gerek yok bence.

5. Bir kaçış planınız olsun, ama daha da önemlisi bir iş planınız olsun.

Tamam, heyecanlısınız, bilgilisiniz ve birkaç senede beş altı zilyon dolar para kazanıp Bahama'lara tatile çıkmayı planlıyorsunuz.

Olabilir. Neden olmasın ?

Yeni işinizi seviyorsunuz, ve bu işi yıllarca yapmaya devam edebilirsiniz.

Peki ya işler beklediğiniz gibi gitmezse, ya aslında "uygun zaman" konusunda yanıldığınızı fark ederseniz.

Böyle bir durumda bir kaçış planınız olmalı. Ama her olumsuzlukta bu plana sarılmamalısınız.

Kaçış planından daha da önemlisi bir iş planınız olmalı. Yani olası bir kriz durumunda, krizi yönetmeyi; geminizi fırtınadan minimum zararla kaçırabilmeyi başarmalısınız. Eğer bu öngörüyü kazanmışsanız zaten kaçış planına da ihtiyacınız kalmaz.


Yarın görüşmek üzere.

Labels: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Pazartesi, Nisan 17, 2006

Gün 16 - Düzenli olmak adına... #

Geçen cuma full-time işimde resmen son günümdü.
Yani bu pazartesi ilk "özgür" pazartesim :)

Günün çoğunu çalışma ortamımı düzenlemekle geçirdim.

Düzenli bir çalışma ortamı, verimliliğinizi etkileyen önemli bir faktör. Hele ki artık kendi işinizi yapıyorsanız elinizin altında daha önceden hiç uğraşmadığınız tonla belge geliyor demektir. Bu durumda çalışma ortamınızın düzenli olması hayati önem kazanır.

Bugün, kendi çalışma ortamımı bir düzene oturtmak için yaptıklarımı sizlerle paylaşacağım. Umarım basit ama kullanışlı önerilerim, benim hayatımı kolaylaştırdığı kadar sizlerin de işlerini kolaylaştırır.
...

Eğer siz de benim gibiyseniz, masanızın üstü tam bir savaş alanına dönmüştür: Kitaplar üst üste yığılmış, sağda solda ne zamandan kaldığı bile belli olmayan tonla kağıt parçası, çizimler, rakamlar, telefon numaraları, printer çıktıları...

Masama bu sabah iki adım geri çekilip baktıktan sonra "artık bu kadarı yeter" dedim. Zaman benim için değerliydi ve masaüstü düzensizliğimin bu değerli zamanımı çarçur etmesine izin veremezdim.

Öncelikle masmın üstünde gereksiz ne varsa kaldırdım (bir torba dolusu kağıdı da attım).

Sonra, aldığım iki adet evrak kutusunun birini masamın soluna, diğerini ise sağına yerleştirdim. Soldaki evrak kutusuna, şu an üzerinde çalıştığım ve yakın zamanda çalışmaya devam edeceğim belgeleri yerleştirdim. Sağdaki evrak kutusuna ise üzerinde çalışmayı tamamladığım belgeleri koymaya başladım.

Bu yerleşimin iki yararı oldu. Öncelikle iskambil kağıtları gibi dağılmış belgelerimi derli toplu tutmuş oldum. Bundan daha da önemlisi, bu düzen, gün içinde hangi işleri tamamladığımı net olarak takip edebilmemi sağladı.

Daha sonra bu düzensizliğin sadece masamın üzerinde olmadığını fark ettim. Bilgisayarımdaki klasör ve dosya yapısı da tamamen karmakarışıktı. Onları da belirli bir düzene oturttum:

Yeni klasör yapım şöyle:
  • /PROJECT : projelerim;
  • /ARTICLE: yararlı makaleler;
  • /DOCUMENTATION: daha kapsamlı bilgi, teknik e-kitaplar;
  • /DESIGN: ikonlar, yazı tipleri, resimler;
  • /TOOLBOX: yararlı olabilecek kod ve yazı parçacıkları;
  • /BUSINESS: iş, iş hayatı, iş ve zaman yönetimi, pazarlama vb. ile ilgili yararlı makaleler;
  • /DATA: veritabanları için veri dosyaları;
  • /WEBS: geliştirmekte olduğum web siteleri.

Daha sonra düşündüm; yukarıda anlattığım ikili evrak kutusu yöntemini rahatlıkla kendi projelerimde de uygulayabilirdim.

böylece şöyle bir yapıya geçtim:

  • /PROJECT/[proje_adı]/inbox/
  • /PROJECT/[proje_adı]/outbox/

Yani her projem için bir "inbox" (gelen), bir de "outbox" (gönderilen) klasörü açtım.

Örneğin bir proje için bir antlaşma hazırladığım zaman dosyayı "inbox"a kaydediyor; dosya düzenlendikten sonra müşteriye gönderilecek en son halini ise "outbox"a kaydediyorum.

...

Söz düzenden açılmışken, birden fazla görevi aynı anda takip edebilmek (multitasking) insanlara göre değil. Ayı anda onlarca işi yaptığını iddia edenler de aslında yanılıyorlar.

Eğer gün içinde bitirmeniz gereken birden çok işiniz varsa, bir ona, bir diğer işe atlayıp hepsini aynı anda yetiştirmeye çalışmak sandığınızın aksine veriminizi düşürür. Çünkü beyniniz bir işten bir diğerine geçerken önceden odaklandığı konudan apayrı bir konuya odaklanmaya çalışacaktır. Tamamen konstantre olduğunuz bir işi bırakıp, başka bir işe aynı yoğunlukta konsantre olmanız zaman alır ve sizi yorar. Eğer bir işten bir diğerine geçme işlemini gün içerisinde sık sık yapıyorsanız geçişlerde kaybettiğiniz zaman ve yorgunluğunuz katlanarak artar.

Şöyle basit bir örnek verelim: Önünüze beş tane kitap koyun, önce birinci kitaptan bir sayfayı anlayarak okuyun, sonra ikinci kitaba geçin bir sayfa anlayarak okuyun, ... beşinci kitaba kadar gelin. Sonra birinci kitabın ikinci sayfasını anlayarak okuyun. ... Bu şekilde her kitaptan onar sayfa okuyun. Bu işlemi yaparken geçen zamanı bir kenarı not alın.

Bir de şöyle deneyin: Birinci kitaptan on sayfa okuyun. bir dakika bekleyin. İkinci kitaptan on sayfa okuyun... Beşinci kitaptan da on sayfa okuduktan sonra geçen zamanı ölçün.

Sizce hangi durumda kitaplarda yazanları daha iyi anlarsınız? Ya da hangi durumda okuma işinizi daha çabuk bitirirsiniz?

İşte gün içindeki işleriniz de aynen böyledir. Hangi işe gün içinde ne kadar zaman ayıracağınızı tespit edin ve ilgili işi bitirmeden bir sonraki işe geçmeyin. İşleri küçük parçalar halinde atlayarak değil, büyük bloklar halinde tamamlayarak bitirin.

...

Artık daha düzenli bir çalışma ortamım olduğu için çok daha verimli çalışabileceğim.
Üşenmeyin deneyin bence, verimliliğinizin ne kadar arttığını görünce bana hak vereceksiniz.

Yarın farklı bir konuda görüşmek üzere;

Labels: , ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Salı, Nisan 11, 2006

Gün 15 - Zamanın Fırsat Maliyeti #

Eğer yeni yeni işinizi kurmaya başladıysanız; yani sabit bir gelir modeliniz olmaksızın kendi ayaklarınız üzerinde durmayı daha yeni öğreniyorsanız dikkat etmeniz gereken pek çok nokta var demektir:

1. Fırsat Maliyeti

Çoğu zaman, "bir miktar daha nakit akışı" sağlamak için en önemli değerimizden, zamanımızdan fedakarlık edebiliriz. Ancak unutmamak gerekir ki, harcadığımız zamanın da bir "fırsat maliteti" (opportunity cost) var.

Şöyle örneklersek: Diyelim iki hafta sürecek ama size hiçbirşey katmayacak bir iş aldınız. İş aldığınız kişiyle gelecekte benzer bir iş yapmayacaksınız, tek seferlik bir iş yani. Uzun vadeli bir ilişki düşünülmüyor. Ve diyelim ki bu işten (atıyorum) 10K dolar kazanacaksınız.

Ancak bu işe girmeyip, bu işe harcayacağınız iki haftayı X teknolojisini öğrenmek için harcarsanız, size başka bir iş teklifi gelebilecek ve X teknolojisini bildiğiniz için teklifi kabul edebileceksiniz. Diyelim ki bu iş de 2 haftalık ve getirisi (yine atıyorum) 80K dolar.

İlk işi almış olsaydınız 4 haftada elinize 20K geçecekti (çünkü ikinci işi alamayacaktınız). İlk işi es geçip kendinizi geliştirip diğer işi aldığınızda ise 4 haftada elinize 80K geçmiş olacaktı.

İşte aradaki 60K dolarlık fark harcadığınız zamanın fırsat maliyetidir.

Zamanın sizin en değerli hazineniz olduğunu ve zamanınızın her zerresini çok iyi değerlendirmeniz gerektiğini asla unutmayın.

2. Yanlış kişilere satış yapmak

Ya da önünüze gelen herkese ürününüzü ya da hizmetinizi satmak için çabalamak.
Ürünüzü herkese tanıtmak zamanınızın fırsat maliyetini yanlış değerlendirmek demketir.

Ürününüzü ya da hizmetinizi gerçekten faydası dokunacak kimselere tanıtmalısınız.

Benzer şekilde bir kişi sizden bir hizmet isterse, eğer bu iş anlaşmasının size pozitif bir getirisi yoksa (yani 60K lık fark örneğindeki gibi bu işi almamanın fırsat maliyeti daha yüksek ise) ya da ne bileyim, iş yapacağınız kişi eli sıkı, geçinilmesi zor bir müşteri ise, sizde gereğinden fazla baskı ve stres uyandıracaksa; işi kabul etmemekte özgür olmalısınız.

Unutmayın, müşterinizi seçmek sizin en doğal hakkınız.

3. Gereğinden fazla para harcamak

Bu ay sizin için çok kârlı geçmiş olabilir ve kazancınızın bir kısmı ile kendinize yepyeni bir bilgisayar, bir dizüstü bilgisayarı, bir ev sineması almış olabilirsiniz. Ve halen kasanızda para olabilir.

Fakat bir sonraki ay durumun böyle olacağından nasıl emin olabiliyorsunuz? Elinizde en az üç-dört aylık rezerviniz yoksa ekstra harcama yapmayın. Nakit akışınızın hangi dönem ne düzeyde olacağını kimse bilemez.

4. Antlaşmalara güvenmeyin

Müşterinizle karşılıklı antlaşma imzalamış olmanız en iyi ihtimalle birbirinize karşılıklı güvenin ifadesidir. Eğer aranızda bir anlaşmazlık çıkarsa ve müşteriniz projeyi iptal etme kararı alırsa; inanın bana hakkınızı aramak için mahkemelerde geçireceğiniz zamanın fırsat maliyetini tahmin bile edemezsiniz!
(Bu tarz mahkemelerin bazen seneler sürdüğünü göz önüne alırsanız, mahkemeye harcayacağınız zamanda yeni müşteriler arayın daha iyi :) )

Yani bir anlaşmazlık olmaması için elinizden geleni yapın.
Mümkün olduğunca yasal yollarla değil, konuşarak, tartışarak çözüm üretmeye gayret edin.

5. Sezgilerinize güvenin

Hayat (özellikle iş hayatı) o kadar çok değişkenle dolu ki, çoğu zaman tam anlamıyla mantıklı kararlar verebilmek için elinizde yeterli veri olmuyor.

En başta insanlar olarak bizler "mantıklı" değiliz. Ve "mantıklı" olmayan bir toplumun içinde mantıksal sonuçlara varmak hayli zor.

İşte mantığın atının çatladığı noktalarda, aradaki boşluğu doldurmak için sezgilerimizi kullanırız.

Sezgilerin, iş hayatında karar alma süreçlerinde çok önemli yeri vardır
(bazı firmaların binlerce TL verip şirket falcıları -- evet bildiğimiz falcı! -- tuttuklarını düşünürsek :) )

Şaka bir yana, sezgilerinizi küçümsemeyin. Doğru olmasına inandığınız şey, genellikle doğru olması gereken şeydir.

6. Fazla resmi olmayın

Zaten iş hayatıdaki resmiyetten kaçmak için kendi işinizi kurmadınız mı biraz da?
Aşırı ciddi, mesafeli, resmi olmayın.
Müşterilerinize onlardan biri olarak yaklaşın. Onların dilini konuşmaya çalışın.

Öncelikle insan ilişkileri kurun; iş ilişkisi daha sonra arkasından gelir.

7. Kişiliğinizden ödün vermeyin

Yani maske takmayın:
Başkasıy "mış gibi" davranmayın.
Kim iseniz, ne iseniz, osunuz. Ne bir eksik, ne bir fazla.

Eğer robotlarla çalışmak isteyen müşterileriniz varsa, onları ayrıldığınız "kurumsal" firmaya yönlendirirsiniz :)
Siz bir insansınız ve insan olarak bir kişiliğiniz var.

(Varsa) kurumsal kimliğiniz, kendi kişiliğinizin bir yansıması olmalıdır.

Kısaca kurumsal, ciddi ve hayali bir benlik yaratmayın.
Kendiniz olun, rahat olun.
Göreceksiniz ki böylelikle kendinizi, ürünlerinizi, eserlerinizi çok daha rahat ifade edebileceksiniz.

8. Değer üretmeye odaklanın

Yaptığınızın işin amacı "para kazanmak" değil "değer üretmek"tir.

Para kazanmak amacıyla yola çıkarsanız kazancınız kısa vadeli ve az olur.
Eğer değer üretirseniz, uzun vadede çok daha fazla kazanırsınız.

İşiniz niye var? Bir değer sağlamak için.

Eğer başkalarından farklı bir şeyler sunmuyor, bir değer katmıyorsanız, piyasada yeriniz o kadar iyi olmayacak demektir.

Dünya yeni ürünler istemiyor!

Süpermarketlerin raflarına bakın: En az elli çeşit yoğurt var. Sizce müşteriler bir elli birinci yoğurdu büyük bir arzu ile bekliyorlar mıdır?

Önemli olan daha çok satmak değil, özgün bir değer üretmektir. Ancak bu şekilde gerçek başarıya ulaşabilir ve işinizi büyütebilirsiniz.

Aksi takdirde kendinize full-time bir iş aramanızı öneririm, çünkü girişimcilik pek size göre değil demektir.

Yarın görüşmek üzere.

Labels: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Cuma, Nisan 07, 2006

Gün 14 - Marka #

Son birkaç gündür yoğunluktan dolayı buraya yazmaya pek vaktim olmadı;
Özür diliyorum.

...

Bugün bir firmanın olmazsa olmazından bahsetmek istiyorum: Markanız.

Bu konuyu iki başlık altında inceleyeceğim
  1. Eğlenceli kısım: marka seçimi
  2. Sıkıcı kısım: marka tescil işlemleri
Marka seçimi

Markanız bir bakıma sizin kimliğinizdir. Ve de işinizin kalitesinden sonra yaratacağınız en önemli varlıklardan biri markanızdır.

Bu yazımda marka seçiminde dikkat edilmesi gereken noktalardan bahsetmeye çalışacağım:

  1. Farklılık:
    • Markanız farklı ve orjinal mi?
    • Girmekte olduğunuz sektörde göz önünde olmanızda yardımcı olacak mı?
    • Gireceğiniz sektörde benzer markalar var mı?
    • Başka sektörlerde benzer markalar var mı?
    • Eğer varsa, bu markalar marka imajınızı olumlu mu olumsuz mu etkilerler?
  2. Kısa ve anlaşılır olmak:
    Eğer marka olarak "demircan bileşik uzay çatıları" seçtiyseniz, pek de iyi bir seçim yaptığınız söylenemez. Böyle bir markayı insanlar er ya da geç kısaltarak kendi zihinlerinden "DBU" gibi bir markaya çevirecektirler zaten. Sizce IBM, GE gibi markaların aslında ne anlama geldiğini kaç kişi hatırlıyordur?
  3. Uygunluk:
    Aslında bu biraz da ucu açık bir madde. Çünkü bir markayı ne kadar özel ve farklı yaparsanız o kadar bulunduğunuz alandan uzaklaştırırsınız. Yani ortada 1. ve 3. maddeleri arasında bir öncelik karmaşası yaşayabilirsiniz. Aradaki dengeyi kurmayı başarmanız gerekli.
  4. Kolaylık:
    İsim kolay söylenebiliyor mu? kolay yazılabiliyor mu? farklı dillerde söylenmesinde bir sorun var mı? TÜLOMSAŞ'ı örnek alalım (Türkiye Lokomotif Sanayii A.Ş.) Sizce söylenmesi, yazılması ne kadar kolay? Ya da bir ingilize "Tülomsaş" demeyi öğretmek için kaç gün işkenceye katlanabilirsiniz?
    Bir de Erpen 'e bakın (markaları tamamen rastgele seçiyorum, bu iki örnekten daha iyi ve daha kötü örnekler de tabii ki bulunabilir) ve bu iki soruyu bu marka için sorun.
  5. Popülerlik:
    İnsanlar markanızı sevecekler mi? Markanız insanlar üzerinde nasıl bir duygu uyandırıyor?
  6. Genişletilebilirlik:
    Markanızı birden fazla amaçla kullanabilir misiniz? ya da bir kısmını kullanarak alt markalar üretebilir misiniz? (Nestle'den Nescafe mesela)

Marka tescil işlemleri

Haftalarca düşündükten sonra tam işinizin karakterini yansıtan süper bir marka buldunuz diyelim. Bu markayı başkalarına kaptırmamak için yasal olarak markanızı patentlemeniz gerekir.

Yakın zamanda bu işlemleri yaptırdığım için merak edenlerle paylaşmak istiyorum:
Aslında tüm yasal işlemleri kendiniz de takip edebilirsiniz ama bu işin hukuksal/bürokratik kısmı o kadar fazla ki inanın istemezsiniz.
Bu durumda öncelikle bir patent bürosu bulmanız gerekli.
  1. Patent bürosunu bulduktan sonra, marka tescili araştırması içiin başvuruyorsunuz:
    Bu araştırmada, tescil etmeyi düşündüğünüz markaya benzer markalar var mı, hukuki açıdan markanızın tescili bir sorun oluşturuyor mu gibi maddelere bakılıyor.
  2. Her ne kadar patent bürosu araştırma sonuçlarının bir iki günde belirleneceğini söylese de, siz bir haftanızı gözden çıkarın ve belirli aralıklarla (her gün mesela) bir gelişme olup olmadığı konusunda patent bürosu ile bağlantıya geçin.
  3. Patent ofisi size araştırma sonucunda üç farklı şekilde dönebilir i)olumlu, ii) riskli, iii) olumsuz.
  4. Eğer cevap olumsuzsa zaten markanızı başka birisi tescillemiştir ve başka bir marka bulmak zorundasınız. Eğer cevap olumlu ise sorun yok demektir bir sonraki adıma geçebilirsiniz. Eğer cevap riskli ise, benzer isimlerde ya da logoları sizin logonuza benzer markalar var demektir. Bu durumda markanızın tescili için başvurabilirsiniz ancak markanızı biraz değiştirip, başına sonuna bir şeyler ekleyip başvurmanız ileride olumsuz bir şeyle karşılaşmamanız için daha yararlı olur.
  5. Artık markanız tescile hazır. Patent ofisine bir vekaletname gönderdikten sonra işlemleri patent ofisi sizin adınıza takip edecektir.
Marka tescil işlemlerinin sonuçlanması altı ay ile bir sene arasında sürebilir.
Bir de yukarıdaki adımlardan her biri için ödeme yapmanız gerekiyor. O nedenle cebinizde bugünün parasıyla birkaç bin YTL olması yararınıza olur.

Yarın görüşmek üzere;

Labels: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Salı, Nisan 04, 2006

Gün 13 - Riskten korkmayın #

Risk, gerek iş hayatının gerekse sosyal hayatınızın vazgeçilmez bir parçasıdır. Ve çoğu zaman risk deyince aklımızda kötü şeyler çağrışır:
  • tehlike
  • gerginlik
  • kayıp
Ancak, riskin çoğu kişinin görmekten çekindiği bir de olumlu yönü var:
  • turnayı gözünden vurmak,
  • başlangıç harcamanızdan çok daha fazlasının size kazanç olarak geri dönmesi,
  • tanınırlığınızın ve bilinirliğinizin bir anda artması, popüler olmanız,
  • ... daha gider bu.

Tabii ki her risk eşit değildir. Daha doğrusu kontrollü risk almak ile, Nasreddin Hoca misali "ya tutarsa" deyip göle maya çalmak arasında ince nüans farkları vardır: Birincisi (kontrollü risk alabilmek) öngörü, tecrübe ve duygusal zeka gerektirir. İkincisi (göle maya çalmak) bunların hiçbirini gerektirmez.

Demek istediğim, bazı işler vardır ki bu işlere girişmek risk değil "aptallık"tır.

Mesela, yaptığınız pazar analizi sonucunda hiçbir dondurma üreticisinin "kerevizli dondurma" satmadığını fark ettiniz. Tanrım ne büyük şans! Henüz kimsenin girmediği bir pazar segmenti buldunuz! İleride bu dondurmanın karnıbaharlısını, bir de ıspanaklısını yaptınız mı paraya para demezsiniz!

Kerevizli dondurma tutar mı peki. Eeee, orası da işin risk kısmı. Riski bol olursa, getirisi de bol olur :)

Demek istediğimi anlamışsınızdır. Risk almak ya da almamak konusunda akıllıca kararlar verin.

Tabi risk almanın akıllıca olup olmadığı kerevizli dondurma örneğindeki gibi bariz bir şekilde belli olmayacaktır çoğu zaman.

O nedenle iyisi mi, biz akıllı risk nedir, onu tanımlamaya çalışalım:

Riski, risk yapan, işin tutmaması durumunda sizden birşeyler götürmesidir. Benzer şekilde eğer riske ettiğiniz iş tutarsa, birşeyler kazanırsınız.

Yine kerevizli dondurma örneğine dönersek;
Eğer bu iş tutarsa:
  • Normal dondurma tüketicilerinin bir kısmını kerevizli dondurma tüketmeye ikna etmiş olursunuz. Kerevizli dondurmadan elde edeceğiniz kâr marjı, atıyorum aynı miktarda vanilyalı dondurma satsaydınız ondan elde edeceğiniz kâr marjını pek geçmeyecek -- hatta belki bu değerin altında kalacak ve sürümden kazanmaya çalışacaksınız (kim kerevizli dondurma yer ki yaa!) Kısaca, riskimizin getirisi o kadar da fazla değil.
  • Götürüsü ise; "kerevizli dondurma" üretmek gibi dahiyane bir fikir için harcadığınız tüm ar-ge masrafını çöpe atmış olacaksınız. İleride vanilyalı dondurma üretmeye kalksanız bile kerevizli dondurma başarısızlığınızdan dolayı kimse sizden vanilyalı dondurma satın almayacak. Belki insanların alay konusu olacaksınız... vs. vs.
yani bu işin getirisi az; götürüsü ise fazla. Pek akıllıca değil.

Akıllı risk, potansiyel götürüsü az ya da sınırlı; potansiyel getirisi ise oldukça yüksek -- hatta sonsuz olarak tanımlanabilecek risktir diyebiliriz.

Birkaç akıllı risk örneği:

  • Gerçekten hoşlandığınız birine aniden çıkma teklif edersiniz:
    • Götürü: Reddedilme, kısa süreli utanç duygusu, motivasyon eksikliği.
    • Getiri: Ömür boyu mutlu bir beraberlik.
  • Patronunuzdan zam istersiniz:
    • Götürü: Size zam vermez, vermeyenin iki yüzü kara... bir daha istersiniz ilerde. En fazla bu durum işten ayrılıp kendi işinizi kurmanız yönünde sizi motive eder ;)
    • Getiri: Patronunuz bir an düşünür, sizin firmanıza ne kadar çok emeğiniz geçtiği gözlerinin önünden şerit halinde geçer. Ve yüklü bir zam alırsınız. Akşam da rakı-balık olayına girersiniz belki ;)
  • İş hayatı ile ilgili bir blog başlatırsınız:
    • Götürü: Kendiniz yazıp kendiniz okuduğunuz bir günceniz olur.
    • Getiri: Daha on iki gün olmasına, ve hemen hemen hiç tanıtım/reklam vs. yapmamış olmanıza rağmen günde en az iki yüz kişinin ziyaret ettiği ve bu oranın eksponansiyel olarak artmakta olduğunu gözlemlediğiniz bir blogunuz; söylediklerinizi dinleyen, sizi anlayan, size hak veren bir kitleniz olur.
Öngörülü Olun

Akıllı riskler almanın önemli malzemelerinden biri de öngörüdür. Risk alırken bir yıl ilerisini değil, beş yıl sonrasını düşünün.

Bu düşünce tarzının bir avantajı, olaylara daha detaylı, daha derinlemesine bakıp daha sağlıklı bir karar vermeniz olacaktır. Bir ikinci avantajı ise; uzun vadeli düşünürseniz, kısa vadede yaptığınız başarısızlık ve yanlışların motivasyonunuzu düşürmemesini sağlarsınız.

Hedefleriniz büyük olsun ve ileriye bakın!

Plato dönemleri

Riskli (ya da akıllı risk alarak geliştirilen) girişimler genelde aşağıdakine benzer bir getiri/zaman eğrisini takip ederler:



Grafiğin ortasındaki durgun dönem, plato dönemidir. Çoğu girişimci yaptıkları işin meyvesini vermediğini düşünüp bu noktada işi bırakabilir. Plato döneminin uzunluğu alınan riskin cinsine, hedef kitlenin yapısına (yeniliğe açık / kapalı, lider / takipçi, riski seven / riskten kaçan olmaları gibi) göre değişkenlik gösterebilir.

Bu dönemde ümitsizliğe kapılmamanız; bıkmadan usanmadan fikrinizi/girişiminizi desteklemeniz gerekir. Eğer pazar girişiminize gerçekten değer veriyorsa bunu plato dönemi bittikten sonra getirinizde üssel bir artış yakaladığınızı fark edeceksiniz.

Dikkat ederseniz kâr yerine, getiri kelimesini uygun gördüm. Çünkü beklediğiniz getiri ille de finansal olacak diye bir şart yok: İnternet üzerinde bilinirliğinizin artması da bir getiridir, insanların güvenini kazanmanız da bir getiridir. Getiriler finansal olmayabilirler. Hatta finansal olmayan getiriler (intangible assests) elle tutulan değerlerinizden çok daha önemli olabilirler.

Düşünün; markanızın tüm dünya'da sektörde akla gelen ilk marka olmasını mı istersiniz; yoksa bir milyon dolar nakit para mı?

Riskli bir soru mu oldu :)

Yarın görüşmek üzere; hoşçakalın.

Labels: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Pazar, Nisan 02, 2006

Gün 12 - Organize işler bunlar #

Zaman yönetimi demişken;

kişinin zamanını iyi yönetebilmesi öncelikle pek çok konuda kendini organize etmesi gerekli.

Kişisel organizasyon işinin de en kolay yardımcı siteler ve programlar aracılığıyla yapılacağını düşünüyorum.

Aşağıda farklı kategorilerde kendinizi organize etmenize yarayacak programlar bulacaksınız. Listelediğim program ve sitelerin hepsini profesyonel hayatımda kullanıyorum ve gerçekten faydalarını görüyorum.

1. Gelişmeleri takip etmek

FeedReader
:
FeedReader bir RSS okuyucusu.

Eğer değişen ve gelişen dünyaya ayak uydurmak istiyorsanız uzmanlık ve ilgi alanlarınızla ilgili güncel gelişmeleri takip etmeniz mutlaka gerekli. Bu takip işlemini de en iyi, alanınızla ilgili RSS beslemelerine üye olarak yapabilirsiniz.

RSS okumak ve görüntülemek konusunda ise FeedReader oldukça hızlı ve kullanışlı bir program.

Henüz RSS ile tanışmadıysanız bir an önce tanışmanızı tavsiye ederim. Burada ne kadar yazarsam yazayım, siz bunu kullanıp denemediğiniz sürece söylediklerim havada kalacak. Yine de şöyle özetleyebilirim; eğer RSS teknolojisi olmasaydı ben bir günde yaptığım araştırmayı, derlediğim doküman ve incelemeleri üç haftada zar zor bir araya getirirdim. Öyle böyle değil yani :)

2. Dosya yönetimi, senkronizasyon ve versiyon takibi

writeboard:
online bir beyaz tahta. Aynı sayfa üzerinde (mesela bir pazarlama raporu), internet bağlantısı olan bir grup insan ekleme/düzeltme yapabiliyor. Eğer fiziksel olarak birbirleriyle iletişimi zor olan, ülkeye ya da dünyaya dağılmış bir ekibiniz varsa; çok yararlı bir uygulama.

FolderSync:
Klasörleri senkronize eder.

FileSync
:
Dosyaları senkronize eder.

FTPSync
:
FTP ile yüklediğiniz dosyalar ile yerel dosyalarınızın senkronizasyonunu sağlar.

3. Düşüncelerinizi organize edin


FreeMind:
Bu programdan daha önce de bahsetmiştim. Beyin fırtınası yaparken, kafanızdan geçenleri birbirleriyle ilişkili kelime ve sembollere dökmenizi sağlayan harika bir uygulama.
Yeni bir projeye başlarken ilk analiz ve iş planını mutlaka FreeMind ile yapıyorum.

4. Proje yönetimi, zamanlama, iş takibi

basecamp headquarters:
Proje yönetimi konusunda bir numara.

time tracker:
Hangi iş birimine ne kadar zaman harcadığınızı takip etmenize yarayan web tabanlı çok kullanışlı bir uygulama. Özellikle adam/saat olarak ücretlendirme yapıyorsanız çok işinize yarayabilir.

5. Finansal işlemler


sidejobtrack:
basecamp proje takibinde ne kadar iyiyse, sidejobtrack de müşteri/ödeme/fatura takibi ve raporlama konusunda o kadar iyi.

acemoney:
lite versiyonu ücretsiz olan bu programla her türlü muhasebe / finansal raporlama / nakit akışı takibi / ödeme planlaması vb. işlerini yapabilirsiniz. Kendi işini kendi yapıp, muhasebecilerini ayda yılda bir görenlerin kendi bütçelerini düzenleyebilmeleri; gelir-gider analizlerini doğru yapabilmeleri için mutlaka kullanmaları gereken bir program.


6. Bilgisayar yönetimi

SIW:
Windows işletim sistemleri için, kullanılan portlardan, kullanıcı listesine, çalıştırılan servislere; oradan işlemcinizin saat çarpanına kadar bilimum detayı listeler.

log me in:
internet bağlantısı olan herhangi bir makinadan (mobil telefon, pda, laptop, pc) bilgisayarınıza uzaktan erişmenizi sağlayan çok yararlı bir site. Örneğin çok önemli bir raporu bilgisayarınızın masaüstünde unuttunuz. Eğer bilgisayarınız internete bağlı ise; laptopunuzdan bilgisayarınıza bağlanıp bu önemli dosyayı kendinize e-posta olarak gönderebilirsiniz.

...

Umarım bu program ve siteleri benim bulduğum kadar sizler de yararlı bulursunuz.
Yarın görüşmek üzere.

Labels:


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 

Cumartesi, Nisan 01, 2006

Gün 11 - Portfolio sayfam da hazır #

Gün boyu uğraştım ve sonunda ürün ve hizmetlerimi tanıttığım bir sayfa hazırladım.

Sayfaların İngilizcelerinin de hazırlanması gerekli.

Halen niye böyle bir işe giriştiğimi, ne tarz hizmetler sunduğumu, ürünlerimi, vizyonumu, bilmeyenler varsa bu sayfadan öğrenebilirler.

İsteyenler daha önceden geliştirdiğim bir iki uygulamaya da göz atabilir. Gerçi gizlilik politikası, telif hakları vs. nedeniyle epey bir projeyi ekleyemedim ama isteyene şartlar el verdiğince anlatabilirim.

Bu siteyi tamamlayarak, web ortamında tanıtımım ve pazarlama işlemine başlamak için gerekli temeli atmış oldum.

Bundan sonraki aşamalarda;

  • Oluşturduğum portföy sitesinin İngilizcesini versiyonunu tamamlayacak ve üye olduğum yabancı tartışma gruplarında tanıtacağım. Amacım yabancı müşteri çekmekten ziyade portföy sayfamın googledaki bilinirliğini arttırmak olacak tabii ki.
  • e-posta ve forum imzalarımı değiştireceğim; imzalarımda portföy sayfama link ekleyeceğim.

Zaten yarın büyük olasılıkla üye olduğum atmışküsür tane siteyi tek bir noktada toplayacak bir sistem yapmakla geçecek. Zamanımı verimli kullanmalıyım.

Zaman ve verimlilik demişken, hafta içi zaman belli olmayan üç tane toplantım var.
Üüüü, beş günü olan bir haftada üç toplantıdan herhangi ikisinin aynı güne düşme olasılığı nedir acaba?

Hatta üşenmeyip hesaplayalım:

(1 - (5*4*3/5*5*5) = 13/25)

nerdeyese yarı yarıya! Daha şimdiden böyle ise, ileride bu zaman yönetimi olayıyla epey bir haşır neşir olmam gerekecek :)

...

Konudan bağımsız bir ayrıntı olarak; adalara gideceğim yarın.
Genç girişimciler de dinlesinler değil mi :) ?

"girişimciler dinlensinler, waffle da yiyebilsinler."

Tamam tamam, uykum var; ondan saçmalıyorum :))
...


Bugün yaptığım işlerden biri de bir adet proje istek ve gereksinim anketi hazırlamak oldu. Müşterilerimi ilk başta bu ankete yönlendireceğim. Böylelikle proje başlamadan, projeden ne gibi beklentileri var; kafalarında oluşan imaj nedir; benden proje bağlamında kısa ve uzun vadeli beklentileri nelerdir öğrenmiş olacağım.

Müşterilerim bu anketi doldurup doldurmamakta serbestler tabi. Ama ne kadar detaylı doldururlarsa, ben de müşterilerimi o kadar detaylı tanırım.

Yararlı olacağına inanıyorum. Çünkü, bence iş ilişkisi tarafların birbirlerini çok iyi tanımasıyla güçlenir. Amacım, uzun vadeli ve verimli iş ilişkileri kurmak ve müşterilerimin beklentilerini aşmak.

Yorucu ama verimli bir gündü. Yarın görüşmek üzere.

Labels: ,


 bu yazıyı sevdin mi?  hemen una ekle!
 



Geçmiş iletiler

RSS de ne ola ki? RSS

RSS register icon

Arşiv

Çeşitli

Sponsor

Önerdiğim Bağlantılar

Çnerdiğim Tarayıcı

Sponsor